Joseph Malderoyce çok genç yaşta resme başlar ama Mondrian’ın resimleriyle tanışınca asla onun kadar iyi bir ressam olamayacağını anlayıp vazgeçer. Tüberküloza takıntılı şekilde merak duyan, felsefi görüşlü biridir Joseph. Ailesinden yüklü bir miras kalınca, çalıştığı hukuk firmasından istifa eder ve ülkenin en kuzeyinde küçük bir kasabaya yerleşir. Orman kenarındaki evinde münzevi bir hayat sürerken bir sabah verandasında uyuyan, fena halde dövülmüş bir çocuk bulur. Kimsesiz ve yardıma muhtaç olduğu anlaşılan Abel, böylece Joseph’ın hayatına girer ve çok geçmeden onun en yakını olur. Ama ilişkileri ilerledikçe, şeytani bir zekâya sahip Abel’ın davranışları tuhaflaşmaya başlar. Sonunda Joseph, evinde kendi eliyle beslediği bu sorunla yüzleşmek zorunda kalır. Son derece titizlikle işlenmiş, tüyler ürpertici bu çağdaş roman, insan ruhunun kötücül doğasını ve karanlık köşelerini keşfe çıkıyor. Olayların sadece karakterler arasında değil, aynı zamanda gizliden gizliye okurla karakterlerin arasında da geçtiği kitaplardan olan Kralın Laneti, Zeynep Enez’in çevirisiyle...
iyiliğin ve kötülüğün nerde başlayıp nerde bittiğini sorgulayan, bunu nefis bir biçimde incil’e ve mikail’le şeytana bağlayan, haneke filmleri kadar rahatsız edici, içinde olmak istemeyeceğiniz bir roman “kralın laneti”. zengin mirasyedi joseph malderoyce’un kendini 17’sinde ressam sanıp mondrian sergisinden sonra resim yapmaktan vazgeçmesi aslında bize joseph’in karakteri hakkında fikir veriyor. hakkaten hayatı boyunca iyi bir insan olduğunu sanmış ama aslında amaçsız, tutkusuz, dümdüz bir yaşam sürmüş joseph sandığı kadar iyi olmadığını ne zaman anlayacak? kapısında bulduğu yaralı genç abel’i eve alırken son derece yüce duyguları var joseph’in. çocuğu gibi bakacak bu genç oğlana, doyuracak, eğitecek. oysa abel feleğin çemberinden geçmiş, şiddetin de. birkaç ay içinde geçmişinden ve zekasından kaynaklanan arızalar ortaya çıkıyor ve evin sahibini parmağında oynatıyor. ta ki şiddet olayı küfürlere, ırkçılığa ve tecavüze uzanana kadar. şimdi ben belki de öğretmenlikten dolayı joseph’in anbean yaptığı yanlışları gördüm. gördükçe sinirlerim bozuldu. çocuğa sonsuz özgürlük verilmez, çocuğa sonsuz fedakarlık yapılmaz, hayatta her şey karşılıklı. ve hep söylediğim gibi cezasız bir hayat da olmaz. burada da doktor micheal nefis bir portre çizerek abel’in ona ettiği küfürlere, ırkçı, anasına filan ettiği laflara alayla karşılık vererek abel’i sindiriyor. evet sınıfın en pişkin ve yaramaz çocuğuyla da aynen böyle baş edersiniz. sizin sinirinizi bozduğunu anladığı an ipler eline geçer. oysa ipler yetişkinin elinde olmalıdır. romanda joseph iyilik yaptığını sanarak -ki karşılıksız ve sonsuz iyilik aslında kendini büyük görmedir, eşit olmayan bir ilişkidir- kendisi abel’dan daha korkunç bir canavara dönüştü. roman bu dönüşümü müthiş veriyor. ben joseph’in yerinde olsam abel’i ilk olayında yetimhaneye yollardım, aynen doktorun dediği gibi. çünkü düzelmeyecek şeyler vardır ve meleksi iyilikte inat ederseniz işte böyle boka sararsınız. ama yıllardır pek çok eserin didiklediği gibi asıl sormamız gereken abel gibi bir çocuğun nasıl bu hale geldiği. şeytani zeka ve kötülüğün doğuştan mı sonradan mı olduğu?
başından sonuna kadar içimde garip bir huzursuzlukla okudum kralın laneti’ni. hikâyeden çok bir ruh hâlini anlattığını hissediyordum zaten. joseph’in yalnızlığı, resimle ilgili hissettiği eksiklik, içindeki o derin boşluk.. hepsi öyle sessiz ve ağır ilerliyor ki.
kapısının önünde bulduğu abel’le birlikte hayatı değişiyor ancak bu değişimle beraber bir anda kendini karanlığın tam ortasında buluyor. abel bence yalnızca bir çocuk değil; hepimizin içindeki bastırılmış kötülüğün, korkuların, hatta şefkatin bile karanlık tarafının bir simgesi gibi.
heinrich’in dili sade ve çok etkileyici. gerilim hep orada ancak asla patlamıyor. sanki içten içe çürüyen bir şeyler var ve biz de gözlerimizi çeviremeden izlemek zorundayız.
Çok beğendim. Görece kısa sayılabilecek ama güçlü bir metin. İnsanın ruhunun derinliklerine, iyi ve kötünün saklandığı kuytularına incelikli bir bakış atıyor yazar. Hakkında ne kadar az şey bilinirse o kadar çok keyif verecek bir öyküsü var. Bir iyilik hikayesinin nasıl değiştiğini görüyoruz adım adım. Bir noktadan sonra kitabın içine girip bazı karakterleri dövmek istiyorsunuz. Bu hissi yaratan metinleri çok özel buluyorum. “Saltburn” filmi geldi aklıma, Haneke filmleri geldi. Çok güçlü, çok etkileyici.
Hayatta kendisi olmayı bir türlü başaramamış, ressam olmayı isterken babasının mesleği avukatlığı seçmiş, Kralın Laneti ismiyle de anılan tüberküloz hastalığından ailesini kaybedince şehir dışında ıssız bir eve yerleşen Joseph'in yolu bir gün Abel ile kesişir. Bu kimsesiz, asi genç çocukla olan ilişkisi onun hayatla, kendisiyle olan ilişkisini de değiştirir ve dönüştürür.
Kralın Laneti, insan olmanın kusurlarına dair yazılmış en sahici, en çarpıcı eserlerden biriydi benim için. Kısacık bir kitaptan böyle ağır bir tokat yemeyi beklemiyordum hiç. İyilikle kötülüğün arasındaki sınırlara, birine iyilik yapmanın o üstten bakan tavrına, iktidar ve erkin insana neler yaptırabileceğine dair çok sarsıcı bir metin bu. Çok sevdim ve etkilendim, gerim gerim gerilerek okudum. Yılın ilk favori kitabı oldu benim için Kralın Laneti.
Kötülük ne zaman başlar? Yoksa kana yavaş yavaş mı karışır? Gözle görülür olduğunda artık iş işten geçmiş midir? Habil bir günde mi öldürüldü? Yoksa Kabil günden güne bilendi mi? Bir çocuk, size sığınan-morluklar içindeki çelimsiz bir çocuk size ne yapabilir? Hele ki adı Abel ise~ . Merhametten marazın doğacağını varsaymak her zaman canımı sıkar. Bir iyiliğin kötülükle karşılanacağını düşünmek istemem çünkü. Ama bazen olur, açtığınız kucaklar yangın yerine döner. Kralın Laneti’nde kapısında bulduğu Abel’a nasıl davranmasını gerektiğini bilemez Joseph. Bugüne kadar yalnız olduğu hayatında her şey sıradan ama olması gerektiği gibidir. Sonra Abel gelir. Mondrian tablosundaki düzenli çizgiler tuvalin dışına taşmaya başlar. . Kralın Laneti hacminden çok daha fazlasını taşıyan kitaplardan. Kendimle şüpheye düşmeme neden oldu, sayfaları çevirdikçe içimdeki kötünün de sesi yükseldi. Kendimden bunu beklemiyordum. Joseph’ten de. Kitaptaki her karaktere büründüm. Will Heinrich, ilk cinayeti tekrar tekrar hatırlatıyor. Atılacak ilk taşı kimin eline verdiğini düşünmemizi istiyor. Okurla oyun oynuyor. Sinirlendikçe keyif aldığım Kralın Laneti, uzun bir süre aklımdan çıkmayacak. Unutur gibi olursam yine, yeniden okuyacağım. . Zeynep Enez çevirisi, Gray318 kapak tasarımıyla~
İnsan doğasına dair okuduğum en iyi ve en tüyler ürpertici romanlardan birisi Kralın Laneti. Okurken ve bitirdikten sonra insan denen varlığa bakışınızı değiştirebilecek, kendi içinizdeki iyiliği, kötülüğü ve şiddetle olan mesafenizi sorgulatabilecek güçte muazzam bir roman.
Resim sanatına gönül vermiş bir gencin bir gün bir müze ziyareti sonrasında kendisini yetersiz hissederek resim yapmayı bırakıp “sıradan” bir hayatı tercih etmesiyle açılıyor metin. Sonrasında karakterin yetişkinlik dönemine gidiyoruz ve tek başına bir kasabada yaşayan, aslında avukatken kendisine kalan yüklü miras sonrası işini bırakıp bir kasabada münzevi bir hayatı seçen karakterimizin bir sabah hayatına şiddet görmüş, kimsesiz bir çocuğun dahil olmasıyla beraber yaşananları okuyoruz. Bu ikilinin ilişkisi ekseninde yazar Will Heinrich, insan denen varlığın en karanlık dehlizlerine giriyor, insan tabiatını didik didik ediyor ve insanın bilmek istediği istemediği, kabullendiği ve hasıraltı ettiği tüm “gerçekliğini” ortaya çok sarsıcı bir kurguyla döküyor.
Metnin bu kadar ürpertici ve güçlü olmasının nedeni konuyu, insan psikolojisinin kompleksliğini ve doğasının karmaşıklığını tanıyan şekilde çok yönlü bir biçimde ele alması. Önce iyilik ve kötülüğü, iyi insan olmakla kötü insan olmayı, bunların neden ve sonuçlarını irdeliyor. İlerledikçe bu meselenin köklerine iniyor; sevgisiz ve ilgisiz büyümenin sonuçları, özgüven yetersizliği, kendini gerçekleştirememenin açtığı yaralar ve uzun vadeli sonuçları gibi meselenin özüne derinlemesine dalıyor Heinrich. İyi nedir, gerçek iyilik nedir, hangi durumlarda gerçek iyilikten bahsedilebilir, hangilerinde aslında iyilik zannettiklerimiz sevgi ve ilgi açlığının aşağılık kompleksine bürünmüş halde ortaya çıkışıdır ve bu şiddetle olan ilişkiye nasıl yansır, asıl merhamet nedir, iyi ve kötü nasıl bir arada varolur, başta olmak üzere hem sunduğu farklı bakış açısıyla ufuk açan hem de insanı belki daha önce defalarca kafa yorduğu konularda bir kez daha sarsmayı başarabilen sorularla bırakıyor okuru.
Sorgulamalarına layık, çok iyi inşa edilmiş bir kurgusu var aynı zamanda kitabın. Elimden bırakamadan okudum. Sonuna doğru neyin geldiğini hissetmeme rağmen de tüylerim ürperdi ve bitirdikten sonra kalakaldım. Herkesin ama özellikle ebeveynlerin, eğitimcilerin, insanı anlamak ve onu yetiştirmekten sorumlu herkesin okumasını çok isterim. Benim en sevdiklerim arasında sayabileceğim bir kitap daha var artık.
Mükemmel ! Bana okumayı ve edebiyatı neden sevdiğimi hatırlatan bir kitap oldu. Akıcı ve düşündürücü; iyi ve kötünün ötesinde , gri alanda dolaşan; felsefenin temel etik ve estetik sorularına değinen bir kitap ; herkese tavsiye ederim.
Gidişatın nasıl olacağını az çok kestirdiğiniz, bunu yüreğiniz ağzınızda beklediğiniz, bu arada herhangi bir işareti kaçırmamak için dikkat kesildiğiniz bir kitap Kralın Laneti. Kapakta yer alan Andrew Sean Greer'in betimlemesine atıfla: Ürkütücü bir masal, şu bildiğimiz masalların çocuklara uygun hale getirilmesinden öncesinde olduğu gibi.
Bu kitapta kimseyi sevmeyecekseniz, hatta karakterlere sinir olacaksınız ve sizde uyandırdığı bazı duygulardan rahatsız olacaksınız. Ama bu edebi yolculuğa çıkmaya değer bence. 4/5
Joseph S. Malderoyce,13 yaşında boyalarla uğraşarak bir dört yıl geçirir ve 17 yaşında Modern Sanatlar Müzesi’nde ki bir Mondrian sergisine defalarca yapılan ziyaretler onu sanatta bir gelecek peşinde koşmaktan caydırır.Onun yerine babası gibi bir avukat olur.Yirmi yıl sonra,ruhsuz,sıkıcı,yalnız ve sıradan hayatı anne ve babasının bir kaç dakika arayla tüberkülozdan ölmeleriyle değişmeye başlar.Bir anda kendisini zengin birisi olarak bulur.Babası ona dudak uçuklatacak bir servet bırakmıştır.İşinden istifa etmesine kimse şaşırmaz.Şehri terk eder ve kuzeyde önemsiz bir kasabaya taşınır.Bir sabah verandasında fena halde hırpalanmış ‘eve düşen yıldırım Abel’i bulur.Ve asıl hikaye bundan sonra başlar…
Hikayenin sonrası,atmosferi,ruh hali inanılmaz ve rahatsız edici. Ahlaki değerler ve kötülük doğuştan mı gelir,yoksa zamanla mı oluşur? Neticede Schopenhauer’a göre,özünde bencil olan ve başkalarına,hatta hayvanlara zevk için eziyet eden insan,doğası gereği kötüdür ve karakter özellikleri asla değişmez. Karakterleri sinir bozucu bu kitap,insana bildiği her şeyi sorgulatan,yüreğini ağzına getiren,ürkütücü ve çok etkileyiciydi.
En iyi kitaplar zaten kendinizi anlatının içinde bulduğunuz sizi düşünmeye, düşündürmeye, değerlendirmeye hatta vicdanınıza soru sorduran kitaplardır.
Kitap bölüm bölüm çok rahatsız ediciydi, hepimiz Joseph'in içinden geçeni yapmak istedik. Sonunda yapmak istediğimizi yaptığımız için de rahatsız olduk. Sanki küreğin bir ucunu da biz tuttuk.
Koltuğunuza gömülecek ve kitap bitene kadar başınızı kaldırmayacaksınız.
sadece şunu söyleyebilirim hangi beceriksğz yönetmen bu kitabı perdeye aktaracak merakla bekliyorum bence hic bulaşmamaları gerek çünkü haneke parodisi yapmaktan öteye geçemezler
Kendini kendine kırdıracak şefkati olanlar için… diye özetlemek isterim. Muazzam bir kitaptı bayılarak ve çook çok zevk alarak okudum. Kurban-zorba-kurtarıcı üçgenini harika işlemiş yazar. Bunu mu yapmaya çalıştı bilinmez, bende bunu uyandırdı ve buradan okudum. Farklı zihinlerin farklı yorumlamalarına da açık bir kurgu. Çok iyi bir kitap kulübü kitabı olur. Bitirince keşke filmi çekilse diye düşünmeden edemedim. Çok başarılı. Orijinal dili İngilizce, yalnızca Türkçe’ye çevrilmiş, Jaguar’a büyük bir teşekkür.
Joseph daha 17'sinden hayattan elini ayağını çekmiş sözde iyi ve sakin bir hayat yaşayan amaçsız birine dönüşmüş bir karakter. Yıllar sonra aileden kalan mirasla işini bırakarak yeni bir hayata atılır. Yeni taşındığı evin verandasında bulduğu Abel'a karşı kendini sorumlu hissetmesiyle beraber asıl hikaye başlar. Abel ise insanın içindeki kötülüğün sembolü gibi geldi bana. Kötülük karşısında ne kadar sabırlıyız ya da sabırlı olmalı mıyız? Yoksa herkes yaptığının bedelini ödemeli mi? Kötülüğe karşı kötülük kişinin kendisini de kötü yapar mı? Bizim atasözümüzdeki gibi "Kötülüğe karşı kötülük her kişinin, kötülüğe karşı iyilik er kişinin işi" midir? Abel'a iplere vererek aslında öfkenin kancasına mı takılmıştır Joseph. Sondaki Mikail ve şeytan tasviri aslında öykünün özeti gibi. Kötülük kime göre kötülük?
Iyi ile kotunun birbirine gectigi, icsel catismalarla dolu insan dogasinin karanlik yonleri uzerine dusunmemizi saglayan psikolojik gerilim dolu bir eser. Icinde tektikleyici ogeler mevcut o yuzden okumak isteyenlerin aklinda bulunsun diyorum.
Ama zaten bu bencillik ve zalimlik, üstesinden gelmek istediğim şeytani isteklerin arasında yer alıyordu.s. 141 İyilik ve kötülük insanlık tarihinin en çok sorgulanan konularından. Ve bütün tarihteki olaylar bu kavramlar üzerinden ilerlemiş. Gerek tarih, gerek felsefe, gerek teoloji olsun bu kavramları yıllardır sorguluyor. Dünyaya şekil veren, çoğu zaman dünyanın dengesini de bozan Habil ve Kabil 'den beri var olan tartışmaların sonu hiçbir zaman gelmiyor. Kralı Laneti bu kavramları gerilimli bir şekilde okuyucuya sorgulatıyor. İyilik nerede başlar?Nerede biter?Mutlak İyilik ve mutlak kötülük var mı? Merhamet ve sevgi herkesi iyileştirir mi? İyiliğimiz hep bizi ödüllendirir mi? Bu soruları öyle gerilimli bir şekilde yerleştirmis ki metne yazar ,okuyucuyu karanlık bir atmosfere çekiyor. Kitabın gücü de burada başlıyor. Joseph resme meraklı ama resimde başarılı olmayacağını anlayınca hukuk okumuş, nezaketli bir birey. Ailesinden yüklü bir miras kalınca küçük bir kasabaya yerleşiyor ve bir gün kapısının önünde Abel isimli bir çocuk buluyor. Joseph'in hayatı o noktada karanlık ve kaotik bir atmosfere dogru sürükleniyor? Abel Joseph'i icindeki iblisle tanıştırıyor ve biz çağdaş bir Habil Kabil olayına tanıklık ediyoruz. Kitabı çok sevdim. Okurken çok gerildim. Abel karakteri bir çocuktan öte bir karakter. Yaşadığı travmaları kötülükle bastıran ve etrafındaki iyiligi de parçalayan bir şeytan metaforu bence. Aslinda metne içimizdeki seytan ve melek mücadelesi olarak bakabiliriz. İnsanın herkesten sakladığı kötücül doğasını, bastırılmış duygularını, karanlık tarafını cok iyi anlatan metin olduğunu düşünüyorum. Okurken etrafıma baktım hala Habil ve Kabil mücadelesi devam ediyor. Yoksa bu kadar savaş olur muydu? En yakın zamanda Filistin'de yasananlar insanlığın kötücül doğasını bize hissettirmiyor mu? Kitabin iyilik kavramı sorgulamasını biraz Dogville filmine benzettim. O kasabadaki insanlar da beni şok etmisti. Her ne kadar bir Haneke filmi olmasa da. Kralın Laneti kitabının filmi çekilse bunu en iyi yapan yönetmen Haneke olur diye düşünüyorum. Okumak isteyen herkese iyi okumalar
Oldukça rahatsız edici ve bir o kadar da insanı sürükleyen bir romandı. O kadar ki hayatta yapmadığım bir şeyi yaparak biraz rahatlayabilmek adına kitabın sonlarına baktım.Kutsal Geyiğin Ölümü filmini seyrederken (gerçeği öğrenene kadar) benzer bir öfke hissetmiştim. Aslında burada da benzer bir ikilem yaşadım, burada kötü kimdi? Mesela Abel’ın davranışlarının nedenini hiç öğrenemedik ama romanın başında ortaya çıkma biçimi, benzer süreçleri yaşayıp böyle oradan oraya sürüklenip gittiğinin ipucunu da veriyor. Abel gerçek mi acaba diye de düşündüm yer yer. Abel ismi de Türkçe’de “Habil ve Kabil” kardeşler olarak bilinen Hristiyan inancındaki “Abel and Cain” anlatısına da atıf yapıyor aslında. Romanın dini referanslar içermesi bunu düşündürttü bana. Joseph ismi de aynı şekilde Yusuf peygambere atıf yapıyor. Dini anlatılarda Habil de Yusuf da kardeşi/ kardeşleri tarafından yok edilmek istenen iki karakterken bu romanda bu bağlamda ele alınmaları oldukça ilginç geldi bana. Tabii bu tamamen bir çıkarım. Eserde bu isimlerle ilgili bir dipnot da olmadığı için yazarın niyetini okumuş oldum sadece.
En temelinde roman karakterinin bir çocuğu yanına alarak tamamen iyi niyetle başladığını düşündüğü yolculuğu aslında nasıl da bencilce ve egoistçe sürdürdüğünü gördüğümüz çok etleyici bir hikaye. Yazar tüm süreç boyunca sıkıntıların kaynağını sadece karşı tarafa yükleyen, onun hikayesine dair en ufak ayrıntı ile ilgilenmeyen, nedenler ile değil de sonuçlar ile inanılmaz bir alaka içinde olan bir kişinin yalnızlığı, çaresizliği ve zayıflıkları üzerine sürekli tetiklenmeleri ile neler yapabileceğini gözler önüne sermiş. Çok etkileyici bir okumaydı.
İkilemler, şüpheler, sorgulamalar, sanmalar, fark etmeler…; insanın içini yer yer huzurla dolduran, yer yer müthiş rahatsız eden dönüşümler. Ayrılmaz ikili kötülük ve iyilikle çevrili hayatın bir izdüşümü.
Tekrar okumak istediğim kitaplar oluyor elbette ama bunda ilk defa son sayfayı kapattıktan sonra tekrar ele alıp baştan başlamak istedim. Üzerine tekrar tekrar düşünmek istediğim sorgulatmaları üzerine biraz daha yardımına ihtiyacım var sanki.
Problemli / ilgisiz ailelerde büyüyen (!) süper zeka çocuk profili benim korkulu rüyamdır . Kurgu başlangıçtan sonuca götürene kadar bir çok eksiklerle dolu . Ama zaten boşluk ve Eksikler yüzünden biz de Müge Anlı 'nın programına malzeme var. Abel isterse atom mühendisi olamazdı çünkü Joseph gibilerin saçma merhameti buna izin vermezdi .Merhamet kadar kötü tatminkar bir duygu yoktur herhalde 🫣 Bu kurguda hissettiğim duyguyu aşağıdakilerde de hissettiğim için öneri niteliğinde sıralayacağım .Bakalım aynı duygularda buluşacak mıyız? 🌸Sakar / Alexandre Seurant 🌸Beşinci Çocuk/ Doris Lessing 🌸Hoşnağme / Leila Slimani
bu kitap hakkında herkesin “tüylerim ürperdi, o kadar rahatsız ediciydi ki” gibi yorumlar yaptığını görüyordum ama en fazla ne olabilir😄😄😄 diyerek okumaya başladım sinir sistemimin içinden geçti🤠🤠🤠
insanın ne kadar acımasız olabileceği ve bu acımasızlığın gerekçelerini gördüğünde ona hak veriyor olmanın yarattığı ürkütücü bir farkındalık var. Kitap, insanın ne kadar ileri gidilebileceğini gösteriyor. Özellikle bazı karakterlerin acımasız kararlarını, olayların derinliğini kavradıkça anlamaya başlamak, okurun içindeki ahlaki dengeyi sarsıyor. Bu noktada kendini sorgularken bulmak, insan doğasının karanlık yönlerine dair güçlü bir vurgu yapıyor. Heinrich, bu ahlaki karmaşıklığı ve soğukkanlı kararların ardındaki insan psikolojisini işliyor