El narrador de Si fuéramos animales, una novela plagada de iluminaciones cotidianas, es un típico personaje de Genazino: un arquitecto de mediana edad que deambula por la ciudad mientras medita sobre su existencia, es decir, sobre su incapacidad para comprometerse con un trabajo estable, su rechazo a los placeres del consumo y sus falencias afectivas en el terreno del amor. Son tres las mujeres que van y vienen en esta historia que se mueve con admirable fluidez entre la experiencia vital y la contemplación reflexiva, revelándonos lo difícil que puede volverse la vida para alguien que sospecha del éxito, la seguridad material y la racionalidad. Porque, de pronto, ¿no sería mejor que fuéramos animales?
Wilhelm Genazino was a German journalist and author.
In the 1960s, he studied German, philosophy and sociology at Johann Wolfgang Goethe University in Frankfurt am Main. He worked as a journalist until 1965. During this time, he worked, inter alia, for the satirical magazine Pardon and co-edited the magazine Lesezeichen. Since 1970 he has been working as a freelance author. In 1977 he achieved a breakthrough as a serious writer with his trilogy "Abschaffel". In 1990 he became a member of the Academy for Language and Poetry in Darmstadt. After living in Heidelberg for a long time, Genazino moved to Frankfurt in 2004. That same year he was awarded the Georg Büchner Prize, the most prestigious award for German literature.
Eski bir dostumla bir yılın ardından oturup kahve içip, şehirde yürüyüp bir sürü şeyden ve en çok da hayatlarımızın elden düşmeliğinden bahsetmişiz gibi hissediyorum. Güneşli ama serin bir hava, öyle çok bayıltmayan cinsten, arada tanıdık insanlara rastlıyoruz, huzursuzlanıyoruz, birbirimizden çekiniyoruz daha çok sanırım, diğer insanların yanında kime dönüştüğümüzü bir diğerinin görmesinden. En güzeli de bi vitrinin camında yan yana durduğumuzda yansımamız çok güzel Genazino dostumla, hem kendimizi, hem birbirimize benzerliğimizi görüyor, hiç yadırgamadan sohbete, yola devam edebiliyoruz. Aradan görüşmeden geçen onca zamana rağmen dostluğumuz hiç eskimiyor.
Ne zaman Genazino okusam böyle hissediyorum. Elden DüşmeDünya'yı okurken de değişmedi. Şimdi tek sorun, bir dahaki karşılaşmamızı beklemek.
"Bu manzara alabildiğine hoşuma gittiği halde göğsümde bir sızı hissediyordum. Çünkü güzelliğin acayip tarafı, insanın onu sadece seyredebilmesidir. Bir tarafını alıp evine götüremez veya küçük bir parçasını özel bir yerde saklayamaz. İnsan güzelliğe ancak hep bakar durur, fazlasını elde edemez. Uzun uzun baktıktan sonra yoluna devam etmek zorundadır. Çok çok güzelliği birden görmüş (örneğin Venedik veya Aşağı Taunus bölgesi) ve sonra da eli boş ayrılmak zorunda kalmışsa, bir parça hüzünlenir insan. Bu yüzden, güzelliğin küçük miktarlarıyla yetinmek yerinde olacaktı."
Genazino'nun en olgun eserlerinden olan bu roman, "Elden Düşme Dünya" adıyla ve Tevfik Turan çevirisiyle çok yakında Türkçede...
Öncelikle, mükemmel roman. Genazino’nun son eserlerinden. Aldığı felsefe eğitiminin izlerini görebilmek bence mümkün. Çok zamandır bir roman karakteri ile bu denli duygudaşlık yaşamamıştım. Genazino romanda kendi kendine sorduğu sorularla bana da çok farklı bakış açıları sağladı. Elimden geldiğince ağır ağır, kana kana okudum. Jaguar’a teşekkürler.
Çok çok iyi bir roman. Edebiyatın bu açısı kesinlikle daha çok ilgimi çekiyor. İnanılmaz bir olay örgüsünden ziyade, gündelik hayatı tüm yalınlığı ve dürüstlüğüyle önümüze seren kahramanları okumak çok daha etkili bir his bırakıyor. Hikaye anlatımı her zaman özel ama hayatın sıradanlığını edebiyatın gücüyle anlatabilmek benim okuma alışkanlığımla daha uyuşuyor.
Genazino okumayı seviyorum. Arada tüm gerçeklikten alıp bambaşka ama çok da tanıdık bir gerçekliğe götürüyor insanı. Kadın erkek ilişkileri konusundaki o kara mizah anlayışı ve anlatım gücü de enfes.
Öncelikle tekrar bir Genazino kitabıyla buluşturduğu için Jaguar'a çok teşekkürler 💚
Modern insanın sıkıntılarını, günlük dertlerini, 'elden düşme'liğini çok güzel yansıtmış Genazino. Biraz canım sıkıldı, biraz düşündüm böyle mi gidecek diye... İncecik kitaplar yazıyor ama iyi yansıtıyor bize vermek istediğini.
"Çünkü güzelliğin acayip tarafı, insanın onu sadece seyredebilmesidir. Bir tarafını alıp evine götüremez veya küçük bir parçasını özel bir yerde saklayamaz. İnsan güzelliğe hep bakar durur, fazlasını elde edemez."
genazino'nun o gün için bir şemsiye'si şaşırtıcıydı. ama türkçeye daha sonra çevrilen romanları aynı formülle yazdığını düşündürdü ya da belki bilerek isteyerek aynı romanı yazdığını, bilmiyorum. hepsinde gözlemci bir kahraman, önemli bir kararın ya da değişimin arifesinde, kafası karışık, sokaklarda yürür, pencerelerden bakar, kafelerde oturur gözlemler, düşünür, basit diyaloglara girer düşünür, okura gösterir, bazen anlatır, açıklar, kendini sorgular, arada sırada bir aforizma patlatır...gündelik hayata felsefe kırıntıları. ama genazino aynı romanı her defasında vasatın üzerine taşıma gücüne sahip. kısa roman ustalığı, ölçü, denge...ama asıl sır, yine kendini tekrarlamasına rağmen, başkahramanlarında olsa gerek.
genazino'nun kahramanları kendilerinin de hayatın da farkında, duyarlı insanlar, düşünüyorlar, sorguluyorlar en azından. zaaflarını biliyorlar, benciller mesela, ilişkilerinin tamamında sorunlular. biraz korkak, biraz çekingen, biraz beceriksizler ama bir ölçüyü de koruyorlar. yapabileceklerini yapıyorlar zarar vermemek için, çok da zorlamadan. aslında mutlu olmak istiyorlar ama mutsuzlar, yalnızlar, bazen katlanamıyorlar ama bunları taşımayı biliyorlar bir şekilde. hayatı seviyorlar, geleceği düşünüyorlar, yaşlılıktan çok korkuyorlar. kaybediyorlar, hep kaybetmeye mahkum gibiler ama küçük bir direnişleri de var, kendilerince mücade ediyorlar. sisteme hafif muhalefetteler, öyle, olduğu kadar. bugünün dünyasında, bugünün okurunu yakalayacak karakter bu. biraz sempati, biraz şefkat uyandırıyorlar, biraz da belki avutuyorlar. roman adlarına bakalım: mutsuzluk zamanlarında mutluluk, aşk aptallığı, elden düşme dünya...sorun hep bende değil hesabı!..
elden düşme dünya'da farklı-yeni bir şey yok. atmosferinin tekinsizliğinden bahsedilebilir belki: yıkık dökük terkedilmiş evler, bomboş mağazalar, her yerde bir anda beliren dilenciler, sürekli artan değişen evsizler, sokaklarda insanların, hayvanların anlık tuhaf davranışları, sürekli yağmur, çöpler...küçük sahtekarlıklarla, hırsızlıklarla beslenen bir güvensizlik, bir çöküş atmosferi. kahramanın hikayesinde ilerledikçe etrafında olup bitenleri daha çarpık yorumlaması, düşüncelerinin giderek dağınıklaşması, dağılması. sonuç olarak okuruna beklediğini veren ve şaşırtmayan bir roman.
3,5 * İnsanlar güneş ışığını fazla göremediğinde genel bir karamsarlık çöküyor sanırım ulusların üzerine. Wiedenzhausen’a güneş açtığında çalışma arkadaşlarımın sesine de yansıyor bu ve ben İstanbul’daki parlak günlerden şikayet ederken düşmanlık besliyorlar bana. O karamsarlık hissinden çok uzaklaşmıyor metin de. Biz beyaz yakalılar plazalara hapsolup havayı bile dert etmeye bayılırız, Genazino da karakterini böyle bir adam olarak seçmiş. Başarı hırsını kaybetmiş, orta yaş krizinde sürüklenen ve dertleri birçoklarına göre dert bile olmayan mutsuz bir adam. Yer yer Doppler okurken hissettiklerimi hissettim bunu okurken de ama bu isimsiz adamla beklediğimden çok daha fazla bütünleştim ve bundan rahatsız oldum. * PS: Eğer siz de Micheal ismini “maykıl” değil de “mihayıl” gibi okuduysanız gelin sarılalım.
Bir yorum denk gelmişti sosyal medyada. Türk okuru bu adamın karakterlerinde ne buluyor, neden bu kadar tutuldu diye. Sürekli aynı olaylar, aynı bunalmış, ikilimde kalmış karakterler. Aslında Genazino’nun edebiyatının sevilmesi belki de sadece bundandır. Gündelik hayattan, acayip canı sıkkın bir adamın evinden çıkıp marketten bayat ekmek alırken hissettiği küçük gerilimi okumak, sokakta yürürken gözüne çarpan detaylara odaklanmak, dünyanın başka bir ülkesinde başka bir sokağında yaşayan orta yaşlı bir adamın düşüncelerinin ne kadar bizden, ne kadar tanıdık olduğunu görüp kendi adımıza rahatlamak, ve bu duyguları, bu çıkmazları son derece basit ama bir o kadar esprili ve gerçekçi bir dille okumak bize iyi geldiği içindir.
Bugüne kadar okuduğum Genazino kitaplarındaki diğer karakterlerden daha kafası karışık bir adam vardı bu kez. Daha sık annesini hatırlayan, sanki biraz daha merhametli, daha çok depresif ve duygusal ve kesinlikle daha cesur bir karakterdi. Okurken sık sık Erlend Loe’nın Doppler’ını hatırladım. Hiçbir anlam yüklemeden gerçekleştirdiği eylemlerde hep bir Doppler izi gördüm. Elbette çok farklılar Doppler ile. Modern dünyanın içinde yalnız birer adam olmaları çok benzer. Genazino’nun mimarı medeniyetten kaçmıyor ama onun da ince sınırları var. Asla tatile çıkmıyor, gerekmedikçe yeni bir kıyafet almıyor. Sevgilisinin yanından ayrıldığı gecelerde eve gitmeden önce mutlaka o bara ( aşk korkusu kaçkınlarıyla dolu ) uğruyor. Ritülellerine sadık bir adam.
Bu seferki karakterimizin daha gerçekçi bir mesleği var. Dünyada olup bitene ve hayata daha çok kafa yoran biri. Belki de bu yüzden mutsuz. Mutlu olmadığını hissettiğimiz çok yer var metinde. Ama çok dert etmiyor bunu. Yaşlanma ve yalnız kalma olasılığı üzerine daha çok kafa yoruyor. Biraz felsefe de yapıyor. İç monologları ve bazen sevgilisi Maria ile arasında geçen diyaloglar muhteşem. Tekrar tekrar okuyası geliyor insanın. En sevdiklerimden birkaçını yazayım buraya:
” -Ben çalışırken işe karşı isteksizliğimi de yaşayabilirsem çalışabilirim ancak.
– Bu kaçınmanın ardında ne olduğu hakkında bir fikrin var mı?
–Kayıtsızlık, bıkkınlık, tiksinti, melankoli.
–Ya onun ardında?
-Hey Tanrım, onun da ardında içimdeki ölüyor olma duygusu var. ”
Karekterin kendini tanımlayış biçimi : ” Ben modern, zaman zaman kafası dağınık ve kendi benlik arayışından bıkmış bir adam olmuştum ( böyle tahmin ediyordum) ; geçici bunaklığını gittikçe daha çok kabullenen biri. “
Ve zaman zaman kapıldığı duyguları anlatımındaki doğallığa bakın:
‘‘ Çocukluk günlerimden beri bildiğim bir duyguya kapıldım, belki de zamanın dışına düşmüş olduğum duygusuna. ”
“ İnsanları bir çırpıda defterden sildiğim için suçluluk duyuyordum. Ben konuşmaya hazırdım ama kimse gelip ifademi almıyordu. Dünyadan ölüm gibi uzaktım. ”
‘‘Külüstür bozuk bir şey gibi caddeden aşağıya yürüdüm. Yaralanmışlığımı gören yoktu.”
” Birkaç saniyeliğine, içimin en derinindeki düşmanı gördüm: o gülünç haddini bilmezlik.”
” Benim varlığımın ana hedefi hayattan tasarruf etmek. “
Çevresinde olup bitenleri öyle detaylı anlatıyor ki tam da orada, parkta tam karşıdaki bankta oturuyormuş gibi hissediyorum. Tam bir Genazino klasiği. Öyle ki artık yürüyüşlerimde Genazino gibi bakıyorum çevreme. Bir kuşun topraktan solucan çıkarma uğraşısı takılıyor gözüme. Ya da marketten elinde fileyle dönen bir kadının akşam yemeği planını tahmin etmeye çalışıyorum. Ne zaman bir Genazino kitabı okusam gözlem oyunu tatlı bir hastalık gibi yapışıp kalıyor üzerime.
Şansımıza Türkçeye çevrilen her kitabının çevirmeni farklı. Elden Düşme Dünya’yı, Patrick Suskind çevirilerinden de aşina olduğum Tevfik Turan çevirmiş. Çevirmenlerin işi çok zor. Çok incelik, çok zaman isteyen, büyük emek gerektiren bir iş yapıyorlar. Tevfik Bey’e bu titiz ve incelikli çevirisi için teşekkür ederim. Sevdiğim bir yazarı kendi dilimizde böyle güzel bir tükçeyle okumak büyük şans.
Ne yazık ki bu değerli yazarı 2018 yılında kaybettik. Benim için çok özel bir yazardı. Kitaplarının çok ayrı bir yeri var bende. Mizahi dili, zekice kurduğu diyaloglar, metinlerindeki doğa detayları, karakterlerinin monologlarının derinliği onun edebiyatını eşsiz yapan unsurlar. Tek umudumuz Jaguar yayınlarının diğer kitaplarını da yayımlaması. Ve şimdiye kadar dilimize kazandırdıkları o muhteşem kitaplar için de ayrıca teşekkürler.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Epeydir satır atlamadan bir kitabı bitirmemiştim. İlk kez tanıştığım Genazino bana bu keyfi ve nicesini yaşattı.
Kendi tabiriyle "gündelik hayat mistisizmi" yaşayan isimsiz başkarakterimizle birlikte ağır akan bir zamanda, sayısız mekanda aynı mistisizmin parçası oluyoruz. Karakterin bir türlü herhangi bir konuda karara varamaması, daha doğrusu varmamayı seçmesi, yapılacaklara dair aksiyon almaması, daha doğrusu hayatının her alanındaki elden düşmeliğe razı oluşu beni büyülüyor. Genazino'nun gündelik hayata karşı öyle tespitleri var ki bu bana hiç benzemeyen başkarakterle tuhaf empatiler kurmama neden oluyor.
"Sempatik dilenciler olmasının sonu neye varır? Ona (keyfimden, tesadüfen) bir şey vermemişsim vicdani açmazlara düşerdim. Niçin ona bazen para veriyorsun da bazen vermiyorsun? Dayanılmaz durumlardı bunlar!"
Ama bir yanım da suratına suratına, avazım çıktığı kadar "Artık bir karar al be adam!" diye bağırmak istiyor. Okurken Yusuf Atılgan'ın Aylak Adamı'nı andığım çok oldu.
Bazı eserler insana kara aynalar tutar ya, bu kitapta üstü tozlu, tozunu almanın da hiçbir anlamı olmayan bir ayna var. Neden alalım? Öyle de böyle de aynı şeyi gösteriyor. Bir kayıtsızlık halinin, ikinci el reyonların mahremliğini taşıyor. Yaşanmışlığını açıkça sergiliyor. İşte okur olarak tam olarak bunları hissettim.
Son olarak, çevirinin muazzamlığı ve dilde akışkan bir tat bırakan yapısına değinmek isterim. Tevfik Turan'ın ellerine sağlık.
Genazino ile maceram burada bitmeyecek. Eminim ki amaçsız adımlarla, kendi düşüncelerimizle baş başa adımlayacağımız daha nice sayfalar var.
Genazino iyi bir yazar. Ne yapmak istediğini iyi biliyor ve bunu her romanında çok iyi kotarıyor. Günümüz insanının yalnızlığını, deliliklerini, aklından geçenleri, kendiyle olan monologlarını, toplumdan kopup kendine bile yabancılaşmaya başlamasını anlatma tarzı oldukça etkileyici ve bir o kadar da edebi. Benim edebiyat anlayışıma direk olarak hitap ettiğini söyleyebilirim en azından. Tek eleştirim yarattığı karakterlerin ve başlarına gelenlerin birbirlerine benzerliğinin fazla olması. O yüzden kitaplarının çok kısa aralıklarla okunmaması daha iyi olur diye düşünüyorum. Etkileyiciliklerini bir nebze azaltabilir..
Genazino’nun daha önce üç romanını ilgiyle, beğeniyle okumuştum. Elden Düşme Dünya’yı da çok sevdim. Aslında Genazino okuduğum tüm romanlarında “normal” hayata uyum sağlayamayan veya sağlamak istemeyen orta yaşlı erkek karakterler üzerinden benzer temalar üzerinde duruyor. Ama bu klasik bir tekrar duygusu vermiyor. Yazarın ustalığı da burada belki. Varoluşu, konformizmden kaçma çabasını mesele ediyor. Hayatın gerçeklerine, sahteliklerine, tüketim toplumunun değerlerine netlikle bakabilen baş karakterlerinin kadınlarla ilişkilerindeki rahatlığı da (bencillik de denebilir tabii) ayrıca dikkat çekiyor. Ama bu romandaki isimsiz baş kahraman da bütün “acayiplikleri”ne karşın, esasta kötü bir insan değil, kızamıyorsunuz.
Genazino, yarattığı tekinsiz ortamlara rağmen yer yer kullandığı mizah gücüyle de etkiliyor. Daha önceki bir yorumumda Camus ve Yusuf Atılgan’ı (özellikle Aylak Adam) hatırlattığını belirtmiştim. Bu kitapla bu fikrim pekişti. Kısaca sağlam bir yazar.
Çeviri (Tevfik Turan) bazı cümlelerdeki sentaks tercihi yadırgatıcı görünse de iyi. Romanın ismi de harika çevrilmiş; İkinci El gibi Türkçe’ye doğrudan İngilizce’den girmiş bir terim yerine bize has Elden Düşme isabetli bir tercih olmuş.
Bu arada son bir ilginç not. Goodreads’te kitaba girilen yorumların ezici çoğunluğu Türkçe (İngilizce’ye sanırım henüz çevrilmemiş). Örneğin en fazla beğeni alan ilk 40 yorumun 38’i bizim dilden! Genazino hayatta olsaydı kitaplarının bizde bu kadar tutulmasından herhalde mutlu olurdu. Bu da bizim küçük gururumuz olsun:)
Ich war erstaunt, wie unoriginell das Leben wieder war.()
Over the past decade or so I've read seven of Wilhelm Genazino's texts, but, in some sense, if you've read one, you've read them all, for they have so much in common. The protagonist is usually a man between 30 and 50 living in a sizable German city and working in a job that he neither likes nor hates, primarily in order to survive and fill up some of the time that weighs heavily on his hands; he is usually in a sexual relationship with a woman he is ambivalent about and whose pros and cons he analyzes again and again; and he takes long, long walks through the city observing the surrounding life closely and obsessing about his problems over and over. The protagonist is usually the narrator and a careful observer, though he is often uncertain and even confused about his life. Roughly speaking, in the earlier texts the protagonist was a university graduate with (usually faded) intellectual aspirations and a bohemian lifestyle which was portrayed with a certain amount of wry humor, but in more recent books the characters find themselves among the not quite successful middle class, constantly threatened with a sudden and rapid slide into the economic and social abyss. And no traces of the humor remain. Earlier in Genazino's career, the characters were somewhat bemusedly hopeful; later they were resigned; and more recently the characters have long since lost their hopes and dreams and are desperately trying to hold onto their resignation, because life's pressures are beginning to break them down.
Most recently, in Das Glück in glücksfernen Zeiten (2009) the failed Philosophy professor protagonist works in an industrial laundry and after trying to resign himself to his life crumbles under the weight of his disappointments and crosses over to madness. Now in Wenn wir Tiere wären (If We Were Animals, 2011) a freelance architect manages to get by with commissions from a successful architectural firm and is involved with a woman with whom he is not really compatible and who no longer compares well with the woman he threw over for her; his intellectual pretensions have vanished, only his observational powers, his constantly churning introspection and his indifference towards "appearances" separate him from the Spiesser he still disdains. Though most of us can do little more than react to what happens to us, the passivity of this protagonist is exceptional, and it slides him into circumstances he can no longer bear. In his desperation he makes a not entirely conscious choice to allow something extreme to occur, which breaks him out of the bind and hurls him into a more bearable state. But one's own shadow cannot be leapt over, and he finds himself even more desperate than before.
In 2004 Genazino was awarded the Georg-Büchner-Preis - the most prestigious in Germany - but I could not claim that his work is great literature; it is minor literature about small and increasingly desperate lives, the lives of much of the middle-aged, urban middle class in the West, wondering how they arrived at a life to which they are just resigned, if not balancing at the very brink. With laconic precision Genazino evokes with seismographic sensitivity the pressures and disappointments of the educated Mittelstand in this early 21st century; forebodingly, these, our most recent literary stand-ins are collapsing under those pressures and disappointments.
Genazino’nun kahramanı, pasif agresif bir yeraltı adamı, freelance bir aylak adam, muhteşem bir “flaneur”, zorbaların arasında “tehlikesiz” bir nifak, “uyrukların arasında uygunsuz biri”.
Varoluşunu sorgulayan ve dünyayla uyumsuz, -ezeli ve ebedi- edebi problemin kendimize yakın bulduğumuz onlarca kahramanlarından biri..
Kitabın Almanca orijinal ismi, “wenn wir Tiere waren”, “eğer hayvan olsaydık”..
“ …Uçabilen hayvanlar olsaydık arada bir kanat çırpabilirdik. Ama insandık ve bütün çıplaklığımıza rağmen alışkanlıklarımızla örtünüyorduk..” (sayfa 67)
Genazino’nun kahramanı, sürekli hayvanları izliyor ve onlara öykünüyor. Kente karşı tek ayağı üzerinde uyuyan umursamaz ördek, bir anda havalanıp kaybolan tuygun, sütlü kahve fincanı içerisinde gezen eşek arısı ve benzerleri. Kahramanımızın aksine, bu hayvanların hepsi doğalarının ve kendi olmalarının gerekliliklerini yerine getiren ve en azından kafalarında kurup duygusal acı çekmeyen varlıklar.
D.H. Lawrence’ın buyurduğu gibi: “I never saw a wildthing sorry for itself...”.
Öte yandan: “ Kendime yönelttiğim taciz, içimde varoluşuma ilişkin her daim mevcut olan o başlıca ithama odaklandı: Ben kendime sahici ve şüphe götürmez bir şekilde uyan hayatı bulamayacaktım..” (Sayfa 103)
Kitapta, kahramanımız yakın arkadaşının cenazesine uyumsuz ve eski takımıyla gitmek ister ve hayatındaki kadın ona yeni bir siyah takım elbise alması gerektiğini söylemektedir. Cenazelere yeni ve uyumlu bir takım elbise ile gidilmesi gerekliliği gibi, toplum tarafından dayatılan ve kahramanımızca -haklı ya da haksız sebeplerle- anlamsız bulunan, kendisinden taviz vermek istemediği bir çok olgudan bahsediliyor.
“ Yas elbisesinin tam da uygunsuz oluşuydu yasın işareti. Bu kıyafet onların, kendi eksikliklerinden dolayı içinde oldukları yası dile getirirdi, bir cenaze için bundan uygunu olamazdı..” (sayfa 11)
Gelgelelim, bu tarz gözlem ve tespitleri ilginç ve hatta eğlenceli bulsam da, kahramanın psikolojik çözümlenmesi bakımından çok önemli görmüyorum. Demek istediğim, kahramanımızın problemi toplumla ve bu tarz anlamsızlıklarla tabii ki. Ama onları “önemsiz detay”lar yerine, ayakkabı içindeki taşa çeviren kahramanın kendisi ve dünyayla olan ilişkisi ve bakış açısıyla olan problemi.
“ Bütün o bireyciliğim, çocukça bir saklambaç oyunu ve yine de elden bırakmak istemiyorum… Kayıtsızlık, bıkkınlık, tiksinti, melankoli..”
Diğerlerinden vazgeçemediği içindir, seçemiyor kahramanız. Olaylara, kişilere, nesnelere karşı net bir tavır alamıyor. Dolayısıyla tüm ihtimalleri içeren hayali bir alem içerisinde, gerçek ve kendine ait, onu kendisi yapacak, doğru ya da yanlış, seçimlerden uzak, pasif bir hayat yaşıyor.
“Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım”
Bir noktada kaçmayı bırakıp; faydasız gurur, inatçı alışkanlıklar, memnuniyetsiz uyuşukluk gibi yüklerimizden kurtularak, en önemlisi kalbimizi tehlikeye atarak o uçurum kenarına gelmek gerecektir. Umulur ki, bu noktada biliçaltımızda -kendimizden bile gizleyerek- ve nakış nakış işlenmiş planlı bir delilik, uçuruma atlamak için işimizi görür ve bu atlayış bizi “varlığımıza, içimizde kaçış düşünceleri belirlemeksizin, sakin sakin katlanacağımız bir kadın/erkeğe” ulaştırır.
Atlamadan önce 3-5 adım geri çekilip içimizden tekrar etmekte fayda var;
“ Dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle. Kendi kendini kurtarmayanı hiç kimse kurtaramaz..”
Tutunamayanlara, tutunmak istemeyenlere, yeraltındakilere, yaşamın ucundakilere, yabancılara; doğuştan verilmiş ya da sonradan edinilmiş, uzaklara bakınca beliren siyah pusu gözlerinde taşıyanlara selam olsun.
Şimdi soru şu; “Should we kill ourselves or have a cup of coffee?”
Hayatın tuzağına yakalanmak istemeyen bir mimar, arkadaşının ölümü ile birlikte kendini içinden çıkılmaz bir halde buluyor. Birden kendisini ölen arkadaşının masasında ve eşinin hayatında buluyor. Seçmediği bir hayat ona elden düşme bir şekilde sunuluyor. Ama yaşamak isteyip istemediği hayatı sürekli sorguluyor. Hem içerisinde yarım kalmış bir evliliğin acısını, hem de yeni aşkı Maria’nın ona hissettirdiği duygularla birlikte çalkalanıyor. Aynı zamanda ölen arkadaşının karısının da gündelik yaşamda başa çıkma oyununa entegre olma çabası da sarsıyor.
Genazino, anlatıcının gündelik yaşamla mücadelesini ve kendini kendi kısıtlamalarından kurtarmak istemesini bazen kişisel, kısa bazen de anlamlı cümleler ile anlatıyor. Anlatırken de kara mizahı kullanmaktan çekinmiyor. Sonuna kadar okurken içerisindeki bölüm geçişlerinden büyülenebilirsiniz. Neredeyse herkesin kendine sorduğu ama cevap alamadığı sorular ile bu kitabı keyifli bir okuma keyfi haline getiriyor.
Genazino'nun anlattığı somutlaştırılamayan, adı konamayan bir "biz" var.
"Ve benim gibi insanların memnun (mutlu) olmalarının sebebinin, kafalarında gülünç ayrıntılarla uğraşarak tali konuları kendi asli konuları haline getirebilmeleri olduğunu düşündüm. Mutluluğun başlıca gerekliliklerinden biri, kendine uyan tali konuları bulmaktı."
Son derece ikilemde kaldığım bir kitap oldu. Öncelikle kitabın çok beğendiğim yönlerinden bahsedeyim. Genazino o kadar güzel betimlemeler ve benzetmeler yapmış ki tadı damağımda kaldı. “Külüstür, bozuk bir şey gibi caddeden aşağı yürüdüm. Yaralanmışlığımı gören yoktu”. Acıdan sersemlemiş bir insanın ruh hali ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Yine aynı şekilde çevirmen Tevfik Turan da ne güzel kelimelerle karşılamış eseri Türkçede, ne lezzetli kelimeler bulmuş çıkarmış. Bilinç akışına yakınsalayan bir teknikle yazılan novella bizi isimsiz kahramanın zihninin zaman zaman dehlizlerine sokuyor, onun sosyal fobisinin bir gözlemcisi yapıyor; hapisanede dışarıdan daha fazla rahat ediyor neticede!
Kitapla ilgili beni rahatsız eden de anlatıcının ta kendisi. Herhalde Genazino bilinçli bir şekilde böyle bir karakter yaratmıştır diye tahmin ediyorum. Özellikle cinsellikle ilgili tarifleri estetikten yoksun, hatta belki mide bulandırıcı bir noktaya varıyor. Tüm bunlara ek olarak Genazino Alman olmasına rağmen milliyetini bilmesek İskandinav diyebileceğimiz bir tarzda ayrıntı vermiş bu kitapta. ( Vesaas gibi değil de Loe tarzı diyelim ki ben bundan hoşlanmıyorum).
Kısacık bir okumada yine de tarzını konuşturdu Genazino, kendine has bir yazar ne de olsa.
"Monet'nin resimlerini şimdiye kadar hep ucuz kitaplarda ve kötü basılmış takvimlerde görmüştüm. Ama şimdi, orijinallerinin yarım metre berisinde, takatimi kesen bir hayranlık duyuyordum. Bu ressamın neredeyse dile gelmez ustalığı beni ezip geçmişti. Monet daha o zamanlar bile ruhsuzlaşmış elden düşme dünyadan daha yeni, orijinal bir dünya yaratan bir ressamdı."
"Benim gibi insanların memnun (mutlu) olmalarının sebebi, gülünç ayrıntılarla uğraşarak tali konuları asli konuları haline getirebilmeleriydi. Mutlu bir hayatın başlıca gereklerinden biri, kendine uyan tali konuları bulmaktadır."
"...güzelliğin acayip tarafı, insanın onu sadece seyredebilmesidir; insan onun bir tarafını alıp evine götüremez veya küçük bir parçasını özel bir yerde saklayamaz, insan güzelliğe ancak hep bakar durur, fazlasını elde edemez."
"Mutluluğu en iyi sınıf atlamış burjuvalar bilir."
"Cinsel kıskançlık erkekleri kuvvetle birbirlerine benzetir; bir aydının kıskançlığı, herhangi bir büro elemanınınkinden daha kaliteli bir kıskançlık değildir."
"...şipşirin bir tatilciler toplama kampına düşmüşsün."
"Hedonizmimin beni kendime yabancı kılmaya başladığını hissediyorum."
"İçimdeki, bir gün öleceğimi bilmekten kaynaklanan kayıtsızlık, bıkkınlık, tiksinti ve melankoli nedeniyle, çalışırken işe karşı isteksizliğimi de yaşayabilirsem çalışabilirim ancak."
3.5 toplumsal kodlara ve tüketim alışkanlıklarımıza getirdiği bazı eleştiriler oldukça yaralayıcıydı. yasın nasıl tutulması gerektiği konusunda söylediği "yas elbisesinin tam da uygunsuz oluşuydu yasın işareti” cümlesi unutulan malumun ifşası olmuş.
ayrıca kitabın sevgili çevirmeni Tevfik Turan'a, beni "kadid" ve "rikkat" kelimeleri ile tanıştırdığı için teşekkür ederim.
"benim en şiddetli korkularımdan biri, aşkın gittikçe daha güçlü bir biçimde tedarik işlerine kaymasıydı; öyle ki sonunda geriye sadece tedarik kalıyor, aşk uçup gitmiş oluyordu."
Bu kitabı okurken son okuduğum Genazino’ya devam ediyormuş gibi bir hisse kapıldım; yoğun düşünceler ve karar verme dürtüsü ile hareketlerine devam eden bir kahraman vardı yine. Mutlu olmak isteyen ama mutsuz olan bir kahramanın kararsızlıkları, yalnızlıkları, sorgulayışı, kendi ile mücadelesi, hayata ufak ufak direnişleri…
“Ben kendim, normal hayat dedikleri şeye karşı pek kusurlu bir yetenek sahibiyim.”
Monet’nin resimlerini şimdiye kadar hep ucuz kitaplarda ve kötü basılmış takvimlerde görmüştüm. Ama şimdi, orijinallerin yarım metre berisinde, takatimi kesen bir hayranlık duyuyordum. Bu ressamın neredeyse dile gelmez ustalığı beni ezip geçmişti. Monet o zamanlar bile ruhsuzlaşmış elden düşme dünyadan daha yeni, orijinal dünya yaratan bir ressamdı. Bu arada, resimlerinde sunduğu dünya yüz yıldan fazla geride kalmış olsa da taze ve canlı görünüyordu[…]
//
Hepimizin hayatında var olan bir karakter aslında bu isimsiz eleman. O nedenle okurken karakteri özellikle iç dünyasını yadırgayacağınızı sanmıyorum. Kolay bir okuma fakat akılda kalıcılığı tartışılır.
Genazino okumaktan hep keyif almışımdır. Kendisiyle "Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk" romanıyla tanışmıştım birkaç yıl önce ve hâlâ en sevdiğim romanı da budur. Belli konularda belli bir tarzda yazan, bu açıdan sınırlarını pek zorlamayan, genişletmeyen bir yazar. Kimi okuru açmayabilir bu özellikleri. Genazino hayata dair dertleri, bunları ele alış tarzı, sokaklarda yürürken gözlem yapmaktan ve düşünmekten kendini alamayan ama aslında kendi iç dünyasında gezinen karakterleri ile sevgimi kazanmış bir yazar. Daha doğrusu edebiyatı sevgimi kazanmış durumda, çünkü bir yandan da (burada Mevsim Yenice'nin çok güzel bir biçimde vurguladığı gibi) okuruyla baş karakteri arasında bir dertleşme, bir sohbet atmosferi yaratabiliyor kalemi. Bu bakımdan "Elden Düşme Dünya" da çok iyi bir roman. Kurgusal olarak hikâye akışındaki bazı sıçramaları (boşluk yarattığı için) yadırgasam da çok beğendim, yine yeniden...
yazarın diğer kitaplarını beğendiyseniz bu kitabını da sevebilirsiniz ya da yazarın diğer kitaplarını beğendiyseniz bu kitabını beğenmeyebilirsiniz. çünkü diğer kitaplarındaki gibi erkek, aylak karakter gözlem yapıyor, geçmişi anıyor, sevgilileri ile problem yaşıyor.
Genazino için Türkçe deki külliyatını bitirmiş bulunmaktayım. Her ne kadar o gün için şemsiye kitabına yorumlarım goodreads ten silinmişse de. Her şeyden önce Genazino nun şahane kaleminin ötesinde çok çok iyi bir gözlemci olduğunu kabul etmeliyiz. Günümüz insanının kaygı, dert ve küçücük dünyasına bu kadar güzel ayna tutan başkaca bir kalem ilk solukta sayamıyorum. Sadece bu özelliği için bile okunmalı muhakkak. Kesinlikle bi kitabını dahi olsa okuyunuz. Keyifli okumalar!
Bugün gününüz nasıldı? Kendi istediğiniz gibi mi yoksa bir başkasının veya başkalarının olmasını istediği gibi mi? Sizi yönettiği veya yönlendirdiği gibi mi? Başkalarının sizi nasıl bilmesini istediğiniz gibi mi yoksa başkalarının hayatlarına benzetmeye çalıştığınız gibi mi? Genazino bize herkesin yerinin ne kolay doldurulabileceğini, bir başkasının yerine nasıl da kolayca geçirilebileceğini gösteriyor. Elden düşme bir hayata, elden düşme bir sevgiliye, elden düşme bir eve, bir arabaya, bir işe nasıl kolay, usulca ve çok da emek saf etmeden sahip olabileceğimizi... Ama ne yazık ki Genazino'nun isimsiz baş karakteri bu elden düşme biçemlerin tam bir anti tez duruşu. Yani ona göre bir insanın yeri doldurulamaz olmalı, her birey kendi yaşamını bir başka yaşamdan farklı olarak hayata geçirmeli ve sahnelemeli, kendi istediği gibi kendi istediği koşullarda ve özgürce. Öyle kolay olmamalı birinin kaybını doldurmak bir boş sürahiyi suyla doldurmak gibi. Bir birey başkasının yerini onun boşalttığı biçimde birebir dolduramıyor olmalı... Herkesin kendine has farklılıkları, duruşları ve hayat gaileleri olmalı. Belki de o yüzdendir bu kabullenememesi ve yine bu düzeni bozacak adeta çomak sokacak noktaları bulması... Bu kitap duru ve sakin diline rağmen üstüne düşündükçe vuran kitaplardan. Kitabı okuyup bitirince değil de üstüne birkaç gün demlenmeye yatınca anlam kazananlardan. Kitabın çevirisine ve de kapağına ise diyecek hiçbir şeyim yok. "Mutlu azınlığa!" Kitaplarla kalın!
Fazla ve gereksiz yaşam şekline olan bağımlılıktan olabildiğince tasarruf etmeye çalışan isimsiz karakterimizin benliğine konuk oluyoruz roman boyunca.
Tedirginlik ve duyarlığı had safhada yaşayan karakterimiz, modern hayatın içinde kendisine çizdiği sınırlarda yaşamaya çabalarken bizi de kendisine benzetiyor.
Onunla ayrıntıların dehlizlerinde kayboluyor ve tüketici toplumun çılgınlıklarını sorguluyoruz ve tabii geleneğin kıskaçlarıyla oynanan köşe kapmacalarla birlikte insanın şehevi olan yanına da tanık oluyoruz.
Herkesin kendisinden bir parça bulabileceği bir karakter yaratmış Genazino, zamanla diğer romanlarına da sıra gelecek. Sonuçta "mutlu azınlık" olmak güzel şey.
kitapta, isimsiz ana karakterimizin peşine takılıp bazen yalpalayarak, bazen sürüklenerek ilerlediğimiz mis gibi, tertemiz bir okuma! berrak demiyorum ama tertemiz. genazino kitapları beni öyle bir avucunda tutuyor ki! ve böylece şubat dosyasını kapatıyoruz.
(yine) iki kadın arasında kararsız (neyse ki biri bu durumu netleştiriyor) hedonist ana karakterimizin, arkadaşının vefatının ardından çalıştığı yerden iş teklifi almasıyla gelişen olayları okuyoruz. (meslektaşının cenazesinde, artık hayatında olmayan eski sevgilisinin yasını tutmak için kullanıyor mesela. meslektaşının yasını tutmuyor. inanılır gibi değil.) genazino karakterleri.. karakterin mimar olması, iş hayatındaki belirsizlikleri ve aidiyetsizlik hissiyle boğuşması beni ister istemez içine çekiyor. (yakamdan tutuyor da diyebiliriz.) kendisini hayata ve insanlara karşı konumlandırmaya çalışırken, sürekli olarak ölüm-yaşam arasında gidip gelmesi, anne-babasını anlamlandıramayışı, çocukluk anılarını türlü şekillerde yorumlaması ve rafinelikten korkan aşk radikalizmi de hikâyeyi daha katmanlı hale getiriyor.
bir de… karakterin feci bir meme zaafı var. ama gerçekten feci. alakasız nesnelerde bile meme görme dürtüsü devreye girebiliyor. (gerçi genazino'nun genel tavrı bu, alt tarafı bu işte dediğimiz şeylerin üzerinde uzun uzun ve daldan dala düşünmesi..) neyse ki, anlatının içinde sırıtan ya da rahatsız eden bir cinsellik yoktu. açıkçası, yetişkin kitaplarında cinselliğin varlığını hâlâ garipseyenlere şaşırıyorum. pornografik olmadığı sürece, doğanın bir parçası olarak akışın içinde yer alması son derece normal geliyor. genazino da bunu kitabın merkezine almadan, hayatın sıradan bir detayı gibi işlemeyi çok iyi beceriyor. (say maşallah)
kitapla ilgili beni en çok etkileyen noktalardan biri, karakterin anne-babasına bakış açısı oldu. onları bir yere oturtamaması, sürekli içsel çatışmalar yaşaması, ebeveynlerinden duyarlılık beklerken aslında bunun onların hayatta kalma mekanizması olduğunu fark etmesi..
"kendime içlerinde hangisinin daha yabancı durduğunu sordum. ikisi de, annem de babam da, duyarlılık fakiriydi. belki bu duyarlılık fakirliği gerekliydi, başka türlü yaşayamazlardı. duyarlılık fakiri ebeveynlerin nasıl olup da dünyaya aşırı duyarlı bir oğlan getirdikleri kafamda hâlâ bir bilmeceydi. bunu galiba kendileri de anlamamıştı. oysa ikisi de sadece dünyadan bihaber ve hepten safdil insanlardı."
"ihtiyar anne babamın ne olacağı düşüncelerine neredeyse her gün daldığım zamanlan arkamda bırakalı çok olmamıştı. nerede oturacaklardı, onlara kim bakacak, gündelik hayatlannı kim katlanılır hale getirecekti? şimdi ölmüşlerdi, şaşırtıcı olan da benim kendimle ilgili hâlâ aynı endişeler içinde olmamdı: nerede oturacaktım, bana kim bakacak, gündelik hayatta kim yardım edecekti? çoktan fark etmiştim, artık ben de yaşlı olmak istiyordum, çünkü her türlü işe karşı isteğim kaybolmuştu. huzuru ve hiçbir şey yapmamayı özlüyordum. bu özlemleri gizlemem gerekiyordu, çünkü yaş bakımından benim daha uzun bir zaman hak etmeyeceğim şeylerdi."
"hayatıma niçin -bütün uyuşukluğum boyunca- hâlâ böyle bir ağırbğm bastırmakta olduğunu anlamıyordum. tamam, gençliğim tatsız ve sade geçmişti, babam etkileyici de değildi başarılı da, ama onu bu haliyle sadece gençliğim boyunca suçlamıştım, sonraları değil. annem göze batmayan bir ev kadınıydı; tamamen renksiz ama çevremizdeki sayısız kadınla olan benzerliğinden ötürü pekâlâ katlanılır biri. ne olursa olsun, ergence bir öç alma çabasıyla peşine düşeceğim biri değildi."
"istemesem de düşüncelerim uzun zaman annemde takılı kaldı. çoçukken onun suskunluğunu taklit etmiş ve neredeyse ona yenik düşmüştüm. sık sık yanında oturuyor ve konuşmak istediğim halde çenemi tutmayı öğreniyordum. aslında halkın morali bozuktu, diye düşündüm birden ve bu cümleye gülesim geldi. bir akşam bizim evde annem babamla masada otururken birden şöyle düşündüğümü hatırladım: bak şu iki insana, senin annen baban olduklarını sanıyorlar. şimdi bu cümlede benim o zamanlar fark etmediğim mesafeli duruşumun erken dönem bir zirvesini gördüm. artık annemi babamı düşünmemeye çabaladım, ama başaramadım."
"anneme babama karşı, kendini ihmal etmiş ve ne yapacaklarını doğru dürüst bilmeyen insanlara karşı hissettiğim acımayı hissettim. gerçekten, çocukken karşılarında kuvvetli bir yabancılık duygusu içindeydim. insanın hallerine gülmeden edemeyeceği bu iki kişinin benim anne babam olduğu hâlâ kafama girmiyordu."
"anneme özlemim beni huzursuz etmişti. o daha hayattayken, ben de az çok gençken, gün gelip özleyeceğime dair bir belirti yoktu."
yaşlanmış anne babamın ne olacağı düşüncelerine neredeyse her gün daldığım zamanların içindeyken kendi aileme karşı benzer bir tavır içinde olduğumu hatırladım (hala aynı hisler mevcut olsa da ve ben onlara karşı tezler oluşturmuş olsam da). onlara karşı duyduğum küçük öfkeler, anlaşılmama hissi, geçmişin içime oturan kırıntıları.. ama zaman geçtikçe, hayat kendi kendini ele verdikçe, tüm bunlar gözümde küçüldü, küçüldü ve sonra tamamen silindi. sonuç olarak elimizde kalan, sevdiklerimize duyduğumuz saf ve şükran dolu sevgiden başka bir şey değil.
velhasılıkelam: sevdiklerimize sevgimizi göstermeyi, onları ne kadar değerli bulduğumuzu söylemeyi ve sıkıca sarılmayı ihmal etmeyelim. çünkü hayat, her an elimizden kayıp gidebiliyor. (böyle söyleyince çok sıradan, her yerde okuduğumuz o cümleler gibi oldu ama ne yazık ki çok gerçek, çok hayatın içinden) ve biz bunun ne zaman gerçekleşeceğini ciddi manada kestiremeyecek çok aciziz.
"aslına bakılırsa bir ayrılık için doğru zaman hiç gelmiyordu. ayrılığın, zamanın mümkün olan ve olmayan bütün anlarına karşı gerçekleştirilmesi gerekiyordu."