Geldim. Yine. Eve dönmek çocukluğunu geçirdiğin dört duvara dönmek değil sadece, çocukluğunu oluşturan her detayı hatırlamak, o detaylar yerine konulanları hazmetmek, asla değişmeyenler için hayıflanmak, belki de üzülmek. Şimdi, çocukluğumda tahinli çöreğini çok sevdiğim fırının önünden geçerken, saatlerce oynadığım çocuk parkının oto yıkamaya dönüştüğünü fark ederken anlıyorum eve dönmenin sadece duvar yığınlarından, resimlerden, değişmeyen odalardan ibaret olmadığını.
Kendine özgü dil ve anlatımıyla dikkat çeken Fatma Nur Kaptanoğlu, ilk romanı Babam, Ev ve Yumurta Kabukları’nda bir eve dönüş ve hesaplaşma hikâyesini merkezine alıyor. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin kişinin çocukluğundan, ilkgençlik yılları ve ilk heyecanlarından hiçbir zaman kopamayışı, Bilge’nin kendisiyle, annesi ve en çok da babasıyla giriştiği sessiz hesaplaşmalar üzerinden dışa vuruyor.
Babam, Ev ve Yumurta Kabukları, geçmişin bugünü ne derece derinden sarsabileceği üzerine bir roman.
6 Haziran 1993 Marmaris doğumlu Fatma Nur Kaptanoğlu, üniversite eğitimini Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı. Bununla birlikte NOTOS Oyun Yazarlığı Eğitimi, MARFOD Fotoğrafçılık Eğitimi ve Bahçeşehir Üniversitesi Kısa Film Yönetmenliği Eğitimi aldı. Sanat ve Tasarım Plastik Sanatlar Bölümü'nde yüksek lisans yaptı.
Birçok dergide yazarlık ve editörlük yaptı. 2017 yılında Kaplumbağaların Ölümü isimli ilk öykü kitabıyla okuyucuyla buluştu. İkinci kitabı Homologlar Evi, Eylül 2019'da Dedalus Yayınlarından çıktı. Üçüncü kitabı Ateşten Atlamak, Haziran 2021'de Can Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. 2024'te ise ilk romanı Babam, Ev ve Yumurta Kabukları, yine Can Yayınları etiketiyle çıktı.
‘Ne yaşarsam yaşayayım, hangi kararları alırsam alayım doğup büyüdüğüm yerle garip bir bağım var. Dünya tersine döndüğünde ilk gittiğim yer orası. Biri bir yere çağıracaksa eğer, ilk oraya çağırıyor. Tüm diğer yaşam alanlarım ikame oluyor birden. Her şey zamanı gelince buraya dönebilmek için yaşanıyor. Asla kurtulamıyorum. Doğup büyüdüğüm yer, kızgın demir bir mühür, vücudumun en görünen yerinde, yarası taze değil ama izi tüm açıklığıyla ortada, duruyor. Silinmiyor, üstü kapanmıyor.’ . Kitap okurken sıkı sıkıya bağlı olduğum bir inanç var: okunacak zamanı, sizin değil kitapların seçmesi. Gidilen yollar, izlenen filmler, kimi zaman bir koku bile o kitaba açıyor kapıyı, kimi zaman da o kitap başka bir kapı açıyor tam ihtiyacınız olduğunda. Dün de öylesi oldu, öğlen başladım Babam, Ev ve Yumurta Kabukları’nı okumaya. İçimde kırılan bir yumurtanın çıkardığı sesle bitirdim. Meryem’e, ya da yazar kime niyet yazdıysa ona, bir Fatiha okudum. Babalar ve kızlarını düşündüm. Sonra gün aktı, yemek yaptım: tavuklu pilav. Eşime seslendim: yemek yerken bir şeyler izleyelim dedim, üç dört öneri sundu: Kelebekler olsun dedim, bir yerden aşinayım sanki. Üç kardeş, babalarından gelen telefonla işi gücü bırakıp doğdukları yere gidiyor Kelebekler’de. Barut yiyen tavuklar, uzaya gidemeyen astronotlar, aldattıkça aldananlarla dolu bir film. Sonra kitaba geri döndüm. Okuyup bitirdiğim kitaba. Hep bir dönüş oluyor diye düşünüyorum. Doğduğumuz yere, doğduğumuzda duyduğumuz ilk seslere, bazen ‘öfkeli babaların dönüştürdüğü canavarlar’ olarak.. Toparlayayım: dün bir kitap bir filmi çağırdı, Fatma Nur Kaptanoğlu bunu öyküleriyle de yapmıştı bana: anıları çağırmıştı, derin derin nefes aldırmıştı. 2019 Eylül’ünde Homologlar Evi kitabı üzerine şöyle yazmışım: ‘Öyküleri farklı bir ses algılıyorsam seviyorum. Homologlar Evi’ni sevdiğim gibi. Kaptanoğlu roman yazarsa da seveceğimi hissediyorum.’ Seviyorum Babam, Ev ve Yumurta Kabukları’nı. Yuva olamadan kuruyup kalan eviyle yüzleşen Bilge’yi de. . Kitap kapağındaki kolaj da Fatma Nur Kaptanoğlu’na ait~
Çok acayip bir yerdir baba evi. Gün olur, bırakır gidersin. Bazen bir kimlik arayışı sebep olur buna, bazen bir hayal, bir zorunluluk ya da. Uzaklarda bir yerlerde seni yeni bir hayat bekler; yepyeni kapılar açar, farklı deneyimler sunar sana. Daha özgür hissettirir belki çünkü burada her şey, senin seçimlerinden ibarettir. Biraz da onlarla şekillenirsin. Aradan geçen onca yıldan sonra ne mi olur dersin? Hayat allem eder kallem eder, bir nedenle baba evine geri döndürür seni. Sen ve geçmişte kaçarak uzaklaştığın her şey karşı karşıyasınızdır. Ne yüzleşme ama!
İşte tam da böyle bir hikaye Bilge’nin hikayesi. Eve dönme ve hesaplaşma hikayesi. Babasının ölüm döşeğinde olduğunu öğrenmesiyle yıllar sonra döndüğü baba evinde geçmişiyle yüzleşiyor. Çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını yaşadığı o ev ve mahallede geçmişin defterleri yeniden açılıyor. Çocukluk anıları, ailesine dair hatıraları, kayıpları, itirafları, hayal kırıklıkları ana karakterin (Bilge) ağzından aktarılıyor. Yazarın duygusal ve incelikli anlatımı metne ayrı bir sıcaklık ve samimiyet katıyor. Melankolik bir havada ilerleyen hikaye, duygusal bir şekilde sona eriyor.
Ben kitabı çok beğendim. Beni nasıl bu kadar yakalayabildi inanın bilmiyorum. Sadece isminden etkilenerek (hakkında bilgi sahibi olmadan) satın aldığım bir kitapla bu denli özdeşleşmiş olmak bir tesadüfle açıklanamaz sanırım. O nedenle yeri bende hep ayrı olacak. Lafı fazla uzatmak istemiyorum. Kitabı herkes okusun çok isterim. Geçmişin izlerini takip etmeyi, anılar üzerinden kimliğinizi sorgulamayı seven biriyseniz, bu hikayenin sizde de karşılık bulacağına inanıyorum.
Kısa romanlardan, 97 sayfa ve açıkçası üçte biri geride kaldığında da bir miktar tutuk, aksak ilerliyor. Sayfalar ilerledikçe olgunlaşıyor metin. Yerini buluyor. Cümleler oturuyor yerli yerine. Birçokları için tanıdık çok şey barındırıyor içinde. Evi de babayı da iyi anlatmış yazar. Bu açıdan romana tarafsız yaklaşmam zor. Beni avucunun içine aldı çünkü temalarının çoğuyla. Biraz daha derinleşse, biraz daha sürse diye düşünmekten kendimi alamadım.
Bu kitaptan önce bitirdiğim "Nisyan"da çok seven ve sevilen bir baba anlatılıyordu, bir suikast sonucu öldürülmüştü ve acısı yıllar sonra bile sürüyordu. Bu kez tam tersi söz konusu oldu. Katı kuralları olan, disiplinli, sevgisiz ya da sevgisini göstermeyi bilmeyen bir baba var. Romanın anlatıcısı uzun yıllardır görmediği babasının ölüm döşeğinde olduğu haberiyle çocukluk evine döner. Bir iç hesaplaşmanın anlatıldığı kitabı çok severek okudum. Babalar ve kızları, kimi zaman en iyi dost, kimi zaman en büyük düşman...
Yazardan ilk defa okuduğum metindi. Kitapta ölmek üzere olan babasına bakmaya giden bir kızın hikayesi olarak başlasa da baba kızın arasındaki küslüğe,kızın babasına dair beklentilerine ve aile ilişkilerine dairdi. Baba profili içimi acıttı. Ve sonu cidden zordu benim için. En çok korktuğum şeyi karakterin yaşadığı anları okumak beni çok zorladı.Bu kitap LGBTQ temalı olduğu için ona göre okunmalı.
Insanlarin cinsel yönelimlerinden dolayı aileleri tarafından yok sayılmaları cidden çok acı. Evlat sahibi olmasam da evladını bir kalemde silmeyi anlayamıyorum.
dili anlaşılır, anlatımı hafif ve kaliteli sadece konular ve olaylar daha önce sıklıkla kullanılmış konular psikolojik, felsefi çözümlemeler de çok hafif kalmış bu metin "ateşten atlamak"tan bir tık ileri yazar dikkat çekici, ilerlemesini izlemek isterim
Bazen gerçekten allah ailenin belasını versin, ben bu kadar koşullu sevgi görmedim ya. Sevgi kan bağıyla geçmez. Sizi mutsuz edenleri bırakın ya. Babasının ölümü ile kaçtığı çocukluk evine dönen Bilge, bu kısacık kitapta geçmişini hatırlıyor, sorgulamıyor, kızıyor.
Son zamanlarda çokça okunan ve övgüler alan Babam, Ev ve Yumurta Kabukları, yazarın ilk romanı. Daha önce üç farklı öykü kitabı yayımlanmış olsa da, yazarla tanışmam bu roman aracılığıyla gerçekleşti.
Hikâye, başkarakterimiz Bilge’nin yıllardır uğramadığı çocukluk evine dönmek zorunda kalmasıyla başlıyor. Babasının birkaç haftalık ömrü kalmıştır; ona bakan ablası yurtdışına çıkmak zorunda kalınca komadaki babasına bakma sorumluluğu Bilge’ye düşer. Eve dönüş ve geçmişle hesaplaşma ekseninde kurgulanan romanda, sık sık Bilge’nin çocukluğuna ve ilk gençlik yıllarına uzanıyoruz. İçindeki sakinleşmiş öfkeyi, onardığı kırgınlıkları ve geçmişe dair yüzleşmelerini okuyoruz.
Ancak, ne yazık ki ne Bilge’yle ne de hikâyeyle bir bağ kurabildim. Yazar, beni Bilge’nin kırgınlıklarına ve yaşadığı travmalara ikna edemedi. Geçmişe ait duygular ve olaylar benim için yeterince derinlikli bir şekilde işlenmemişti. Alt metinlerin zayıf kaldığını düşünüyorum. Üslup da beni etkileyemedi; yazarın oldukça düz ve incelikten yoksun bir anlatımı vardı.
Daha önce binlerce kez yazılmış ve okunmuş bu kurgunun çok daha iyi versiyonlarını okuduğum için bu roman benim okuma tecrübemde ne yazık ki sınıfta kaldı.
Bu kadar seveceğimi tahmin etmiyordum. Yazarın evvelki öykü kitaplarını da okumamıştım, beklentisiz giriştim çok da memnun kaldım. Zaman zaman tekrarlara düşmüş ama yine de zorlu bir baba kız ilişkisini bir ilk romana göre gayet iyi aktarmış. Tavsiye ederim.
…Fark etmeden biriktirdiklerimiz böyle sonuçlar doğurur işte. Büyür, büyür, büyür, kontrolsüz bir yığın haline gelir, kapladığı yer göze batar,taşısan kolların yorulur, atsan çöp ağzına kadar dolar, atmasan altında kalırsın, yaşam alanını kaplar,nefesini keser, toz tutar…
saikler farklı olsa da benzer kırılganlıklarla, benzer bi' ilişki(sizlik) ve benzer bi' sonu yakın zamanda yaşamamdan mütevellit pek de tarafsız değerlendiremeyeceğim bir metin oldu..
bazı kitaplar böyledir ya, bazı insanların kişisel hikayelerine dokunurlar ve sadece o sebepten bile sevilir ve akılda kalırlar..
Yazarın ilk romanıymış ve benim de kendisiyle tanışma kitabım... Çok beklentim olmadan başladım aslında, kısa ve tutuk cümleleriyle iyi ki bir beklenti içine girmemişim dedim ki gümbür gümbür aktı....
Ölmek üzere olan bir babayla hesaplaşma gibi gözükse de içsel bir hesaplaşma hissiyatı bıraktı bende... Tahayyül etmem çok zor bu kadar sevgisiz bir aile ilişkisini aslında... Attan düşeni ancak attan düşen anlarmış derler ya o misal, benim için olgunlaştırması zor oldu biraz... Buna rağmen kelimeler vurdu devirdi her defasında.
Konudan ve anlatılam aile çatışmalarından dolayı çok çabuk çiğ bir anlatıma gidebilecekken baştan sona gayet içten, süsten uzak bir ili vardı. Hüzne, yasa, anne-baba sorunlarına yönelik beylik lafların olmayışı da beni sevindirdi. Hatta bir yerde bu bir arthouse film olsaydı şöyle olurdu gibi bir yorum vardı, gülümsetti beni de. Ve en önemli detaylardan biri de lezbiyen temsili olması. Aile ilişkisine bu durumun nasıl yansıdığına çok başarılı şekilde değinilmiş. Ayrıca kitapta sık sık çocukluğa dönülmesi ama hikayenin asla kopmaması beni epey etkiledi. Konu ağır olmasına rağmen dil de bir o kadar hafifti.
Bilge isimli queer bir kadının aile eviyle yüzleşmesini anlatan bir kitabın karşıma çıkması inanılmaz bi tesadüf oldu… Bonus olarak bir de aile evinde okudum, tadı süper çıktı vallahi. Ben yazmışım gibiydi. Çok etkilendim.
bu kitabı kapattığınızda, hayatının sadece bir kısmını okuduğunuz bir insanın tüm hayatına tanıklık etmiş gibi hissediyorsunuz. Tolstoy’un Anna Karenina’da söylediği o meşhur cümle geldi aklıma: “bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” bir aile, bir baba, bir insanın hayatını mahvetmekte ne kadar “başarılı” olabilir? bir anne, tüm sessizliğiyle bu yıkıma nasıl ortak olabilir? ve biz, tüm bunlara neredeyse ilk elden şahit olurken, aslında bu hikâyenin bize o kadar da uzak olmadığını fark ediyoruz. ama canı en çok yakan şey, bu acının içinde hâlâ saklanan minicik umut. insan bazen “artık yetti” dese de, üstünden yirmi yıl da geçse, o umut sanırım hiç bitmiyor. ve işte yazar tam da bunu öyle zarif, öyle dokunaklı bir şekilde işlemiş ki... okurken sadece bir hikâyeye değil, bir yaraya, bir suskunluğa, bir çırpınışa tanık oluyorsunuz. "babam, ev ve yumurta kabukları", sadece bir kitap gibi değil, bastığınız yerin ne kadar ince ve kırılgan olduğunu fark ettiğiniz bir duygu zemini gibi.
Aslında kitabın konusu çok tanıdık. Çünkü bu hikaye, mesafeli ve cezalandırıcı babalarla onların gölgelerinde solup gittiği için silikleşmiş annelerin, bu ev ortamında birbirinden uzaklaşarak büyümüş kardeşlerin queer bir anlatımı.
Bilge, ölüm döşeğindeki babasıyla ilgilenmek için büyüdüğü eve geri dönüyor ve o sırada geçmiş anıları, acıları, kalp kırıklıklarını da yeniden hatırlayarak bizlere aktarıyor. Bir videoda “Burası infantile ebeveynlerin ülkesi.” denmişti. Okurken bu sözler zihnimde canlandı. Ben de çok sık çocukebeveyn lafını kullanırım. Gerçekten içinde çocuksu dürtülerle ağlayan, öfkelenen, saldıran ebeveynlerin yanında büyümeye çalışmak, kendi kanatlarının rengini tanımaya çalışmak çok zor. Burada da Bilge kendi olmayı seçerken ailesini geride bırakmak zorunda kalıyor. Ayrışma, özgürleşme gibi değil de özgürleşebilmek için tamamen kopmak zorunda kalmak sanki.
Bu tam bir "yazar duygularının suyunu sıkmış, okura da lıkır lıkır içirmiş" kitabı. Otobiyografik öğeler içeriyor mu, yoksa azade mi tam ayırt edemesem de harika bir ilk roman. Tasvirler, her detayın -kitaba konu ölümün aksine- canlı olması okurken en sevdiğim şey oldu.
Tam tadında biten bir metin, o kadar dozunda ki her şey, çok sevdim.
Tüm kitaplarını severek okudum ve yeni kitabının roman olduğunu duyduğumda daha büyük bir heyecanla aldım. Tüm heyecanıma oldukça değdi. Kalemine emeğine sağlık. Bir solukta okudum o kadar çarpıcı ve gerçekti ki okuduklarım, etkilenmemek mümkün değildi. Yolu açık olsun :)
"Eğer bir hatırayı sadece bir kişiyle bile paylaştıysan ikiniz de ölene kadar o hatıra yok olmaz. Ne kadar değişirsen değiş birileri seni hep on yıl önceki halinle hatırlar."
Güçlü bir metin. Aile ve eve dönüş yaraları depresyonumu azdırdı. Ayrıca Türk edebiyatında queer hikayeler okumak feels refreshing.
Baba sevgisini yeterince görememiş bir kız çocuğunun, ölmekte olan (karakterin tabiriyle 'yarı ölü') babasıyla olan iç hesaplamasını okuyoruz. Romanda babanın komada olmasından kaynaklı bir tek taraflılık hakim ve bu da adalet duygusunu zayıflatıyor. Anlatı, karakterin monologları üzerinden ilerliyor. Yumurta kabukları gibi metaforlar, edebi olarak doyurucu. Yine de derinleştirilememiş hikaye nedeniyle 3 yıldızı hakkettiğini düşünüyorum.
Kısa bölümlerden oluşması, sade yazım tarzıyla çok kolay okunabilecek bir roman olduğunu düşünmüştüm fakat bana ağır gelen temalar olduğu için elimde sürünüp durdu. Sanki kitabı açmamla etrafım negatif duygularla sarmalanıyormuş gibi geldi. Neyse ki kısa bir roman inat edip bugun bitirdim. Bunlar benden kaynaklı sebepler yoksa bir günde okunup bitecek bir kitap. Bazi mantik hatalari var. Zaman olarak hatalar var gibi geldi. Baba kendi icinde cok çelişkili. Kimse tamamen iyi ya da tamamen kötü değildir dusturuyla yazılmıştır belki bilmiyorum ama babanin tavirlari cok celiskili geldi. Bir gun kizlari icin deniz temizlerken obur gun suratlarina bakmiyor. Cocukluklarinda baba evden gitsin istiyolar ama babanin kotulugune dair somut bir sey yok. Anne ve baba iliskisinde de yuzseysel bir seyler okuyoruz fakat ic kismi gormuyoruz. O konu da muammada kaliyor. Bunlara rağmen yazarın vermek istediği depresif hava kitap boyunca gayet guzel verilmiş, çarpıcı bir kitap.
İyi bir novella. Anne kız ilişkileri, yaraları üzerine çok okuduk ama baba-kız üzerine daha az yazıldı sanki. İşte bu küçük romanın derdi bu ve derli toplu, sade bir dille, romantize edilmeden yazılmış. Okunsun isterim.
Baba-kız arasındaki kırılgan, hassas ve kopuk bir ilişkiyi ele alan bir roman. Eve dönüş ve geçmişle hesaplaşma hikayesi, romanı sadece bir ilişki betimlemesi olmaktan çıkarmış ama baba ile kızın arasındaki mesafe net ve derinlikli işlenmemiş hissi verdi bana. Özellikle babanın roman boyunca "yaşayan ölü" olması ve geri dönüşlerde ona yeterince söz hakkı verilmemiş olması da buna yol açmış olabilir. Ben karakterlerle ve özellikle Bilge ile bir bağ kuramadım maalesef.
yeryüzünde daha önce anlatılmamış bir hikaye olamayacağını bilsem de Türk edebiyatında baskıcı baba, silik anne, cinsel tercihini açıklayınca reddedilmiş çocuk ve bunun eve geri dönmek zorunda kalınca yaşadığı yüzleşmeleri okumaktan biraz sıkıldım artık. ayrıca bunu teorik zeminde tartışacak kadar bilgim olmasa bile okur olarak bence bu kitap bir roman değil uzun öykü.
This entire review has been hidden because of spoilers.