Identità contro universalismo, genere contro sesso, repubblica contro comunitarismo, razzismo, femminismo, immigrazione... Ciò che accomuna questi temi, che da tempo ormai polarizzano la vita intellettuale con forti implicazioni politiche, è che coinvolgono la cultura, in ogni senso del termine.
Olivier Roy respinge, però, la tesi di una “guerra di valori”. Ciò che è in crisi, sostiene, è la nozione stessa di cultura, oggi ridotta a un sistema di codici espliciti, decontestualizzati e spesso globalizzati che invadono le università come le nostre cucine, le lotte identitarie e le religioni come le nostre pratiche sessuali, e persino le nostre emozioni debitamente elencate e ridotte a espressioni in forma di emoji.
La diagnosi impietosa di Roy è quella di una deculturazione globale, l’appiattimento del mondo appunto. Roy esamina i meccanismi e gli effetti paradossali di quattro grandi cambiamenti contemporanei (la liberazione della morale emersa negli anni sessanta, la rivoluzione di Internet, il neoliberismo sfrenato e la deterritorializzazione legata alla fine dell’idea dello stato-nazione per come lo abbiamo conosciuto e alle migrazioni globali): dove i dominanti si sentono minacciati e soffrono come i dominati; dove le lingue ibride e globalizzate (per esempio il globish) e i manga diventano simulacri che annientano la ricchezza della lingua inglese o della cultura giapponese; dove i “processi” di comunicazione producono un “divenire autistico”.
L’appiattimento del mondo è un saggio brillante e critico, controcorrente rispetto alla denuncia antimoderna dell’individualismo, ed esprime invece preoccupazione per la facilità con cui acconsentiamo all’estensione del dominio della norma.
Un saggio brillante, critico e controcorrente rispetto alla denuncia dell’individualismo moderno.
A professor at the European University Institute in Florence (Italy); he was previously a research director at the French National Center for Scientific Research (CNRS) and a lecturer for both the School for Advanced Studies in the Social Sciences (EHESS) and the Institut d'Études Politiques de Paris (IEP).
From 1984 to 2008, he has acted as a consultant to the French Foreign Ministry.
In 1988, Roy served as a United Nations Office for Coordinating Relief in Afghanistan (UNOCA) consultant.
Beginning in August 1993, Roy served as special OSCE representative to Tajikistan until February 1994, at which time he was selected as head of the OSCE mission to Tajikistan, a position he held until October 1994.
Roy received an "Agrégation" in Philosophy and a Master's in Persian language and civilization in 1972 from the French Institut National des Langues et Civilisations Orientales.
In 1996, he received his PhD in Political Science from the IEP.
Roy is the author of numerous books on subjects including Iran, Islam, Asian politics. These works include Globalized Islam: The search for a new ummah, Today's Turkey: A European State? and The Illusions of September 11.
He also serves on the editorial board of the academic journal Central Asian Survey.
His best-known book, L'Echec de l'Islam politique; The Failure of Political Islam. It is a standard text for students of political Islam.
Roy wrote widely on the subject of the 2005 civil unrest in France saying they should not be seen as religiously inspired as some commentators said.
His most recent work is Secularism Confronts Islam (Columbia, 2007). The book offers a perspective on the place of Islam in secular society and looks at the diverse experiences of Muslim immigrants in the West. Roy examines how Muslim intellectuals have made it possible for Muslims to live in a secularized world while maintaining the identity of a "true believer."
Günümüz dünyasını, insanını, insan ilişkilerinin gidişatını anlamaya çalışmak için okunması gereken kitaplardan biri, oldukça önemli bir eser.
***
"Neyin Krizini yaşamaktayız: 1) 68 bireyci ve hazcı devrimiyle değerlerde yaşanan dönüşüm 2) neoliberal ekonomik küreselleşme 3) internet devrimi 4) mekânın ve insanın dolaşımının küreselleşmesi, yani yurtsuzlaşma"
"68 hareketi ve 60'lı yılların 'kültür'ü hızla küreselleşmiştir. İşin yeni tarafı küreselleşmenin egemen kültürden ziyade 'altkültürler' üzerinden yapılmasıdır: Müzik, genç kültürü, alternatif medyalar (Fb, Tw, Insta, TikTok, vb.) 'hükmedilenler' tarafından doğrudan kullanılabilen araçlar ve İngilizcenin yayılmasıyla dil temelinde küresel bir demokratikleşme gerçekleşmektedir. Aynı hadise fast-food, IKEA mobilyaları ve sokak giyimi için de geçerlidir. Bu aşamada, 68 sonrası küreselleşme 'büyük' bir kültürün benimsenmesi değildir; bir dizi kodun yaygınlaşmasıdır: Gündelik yaşamın kodlanması sanal bir ortamda kendini yeniden üretmiştir. 68 ruhuna karşı tepki gerçekten 'tepkisel'dir, hatta gericidir: Önceki bir duruma dönmek istemektedir ve hem sulu gözlü hem otoriter nostalji telinden çalmaktadır. Solcu ya da sağcı olmasına göre, ya cumhuriyetçi, ulus-devlet çerçevesindeki toplum sözleşmesine dönmek istemektedir, ya da kültürün, dinin veya yüceltilerek el sürülemez hale getirilmiş bir insan doğasının aşkınlığı içinde kök salmasına."
"Neoliberalizm artık üretime dayalı olmayıp daha önce ille de meta kabul edilmeyen her şeyin sistemli bir biçimde metalaştırılması ve paraya tahvili üzerine kurulu bir serbest piyasanın mutlak genelleşmesidir."
"Marx dünyanın kapitalizm tarafından metalaştırılmasını pekâlâ öngörmüş, ama buna sınırlar koymuştu: Bir nesneyi ya da bir hizmeti 'meta'ya dönüştürmek için yine de bir kullanım değeri ve bir emek ayarı gerekirdi. Bugün, piyasa bu sınırlardan habersizdir: Artık sadece bir değişim değeri vardır. Pisuvarın 'sanat eserine' dönüştürülmesi, NFT'ler, ekranlarda ve sosyal ağlarda insanların kendini teşhir etmesi dahil her şey metalaştırılır. İyi diye bir şey yoktur, ödenecek bir bedel vardır."
"Üretim aleyhine finansallaşma, ekonomik faaliyetlerin, şirketlerin yerlerinden edilmesiyle yurtsuzlaşmaya, güvencesiz istihdama, sendikaların zayıflamasına, işçi kültürlerinin kaybolmasına yol açmıştır. Kültür, yurt, toplumsallaşma, zaman ve paylaşma gerektirir. Neoliberalizm Teatcher'in dediği gibi 'toplum diye bir şey kabul etmez, sadece birey ve meta vardır; ulus-devleti de zayıflatırken yerel tüm diğer (tarikat, aşiret vb) unsurlarla bağlantı kurabilir (glo-localisation)."
"Emek bir değer değildir artık (oysa kapitalizmde bir değerdi): Değer olan, başarıdır (yetkinlik kavramı): üstelik ancak başkalarıyla rekabet ve kıyaslama yoluyla değer biçilebildiğinden, başarı narsisizme çok bağlıdır: Özne, değerini ispatlamak için onu teşhir eder, zira kıyastan başka hiçbir şeye dayanmamaktadır, dolayısıyla da büyük ölçüde sahnelemeye dayanır; zenginliklerinin keyfini ancak başkalarının bakışı sayesinde sürebilen çok zengin patronlar arasındaki inanılmaz servet yarışının, gösterişin açıklaması da belki buradadır."
"Dolayısıyla tam bir sağ/sol karışıklığı vardır: Ekonomide, piyasaya övgüler düzmek artık sadece sağa mahsus bir iş değildir; devlet müdahaleciliği de artık solun ayrıcalıklı alanı değildir; küreselleşme aleyhtarlığı solcu da olabilir sağcı da (tıpkı evrenselcilik savunusu gibi); son olarak da, değerler sorunu hakkında popülist partiler ille de muhafazakâr değerlerin (aile, cinsellik) taşıyıcısı değildir: Onlar için, şirin halkımıza, bizzat istifade etmediği bir kimliği sağlayan uzlaşılmaz bir ötekinin (mesela İslamın) parmakla gösterilmesi önem arz etmektedır sadece. Sağ/sol karışıklığı sivasi kültürdeki bir krizin sonucudur ki o da genel anlamda kültürdeki krizin bir parçasıdır."
"İnternet, yeri belli ve sosyalliğe dayalı eski dünya kültürünün yerine, küresel ve aracısız erişilebilir bir cisimsiz sanal ortamda, kişiyi bütünüyle değil yalnızca oyuna sokmak istediği kadarıyla görüp değerlendirmeye alan, bizzat kültür mefhumunun antitezi olan bir temsil ve ilişkiler sistemi oturtmuştur. Kendi kendine gönderme yapma boyutu öne çıkan özelliğidir. Ulusal kültürleri aşar, asosyalleşmeye ve dillerin basitleşmesine yol açar."
"Antropolojik anlamda kültür, yani verili bir topluma ya da bir topluluğa özgü anlam ve tasavvurların ortak ufku; bir de külliyat kültürü (ya da yüksek kültür), yani bilinmesi ve uygulanması "iyi" telakki edilen seçilmiş entelektüel ya da sanatsal üretimler bütünü. İlkinin 'kodları' antropolog tarafından kodları çözülmelidir, ikincisi ise açıktır, dolayısıyla da bir ayıklama ve aktarım çalışması gerektirir. Kültürün görünmeyen ama belirleyici vasfı silinmekte, yeni bir kültür elde edilmeden kültürsüzleşme ortaya çıkmakta, içeriksiz internet sosyalleşmeleri ile ortak yurt ortadan kalkmakta, alt kültürler zafer kazanmakta ve küreselleşmiş genç kültürünün özerkliği ortaya çıkmaktadır."
"Benim tezim, bugün basit bir kültür krizinin ötesinde, 'kültürlerin kültürsüzleşmesi'ne tanık olduğumuz yönünde: Külliyat kültürünün içeriğinde bir çözülme, antropolojik kültürlerde bir silinme, küreselleşmeyle beraber içinde yuvalandıkları egemen kültürden özerkleşen ama gerçek kültürlerle bağlantısı kopmuş iletişim kodlarına indirgenen 'altkültürler'in paradoksal bir biçimde teşviki."
"Kültürsüzleşme yaygınlaşırken, geçmişte tahakküm altındaki gruplarda yaşanan kültürel endişe, bugün hükmeden toplumları da içine almıştır; kendilerini hükmedilenlerin tehdidi altında hissediyor olmaları, öncelikle kendi kültürlerini tanımlamakta güçlük çekmelerindendir (aile, cinsel özgürlük, toplumsal cinsiyet, din, Avrupa Kültürü vb)."
"Sosyallikten uzaklaşma, bireselleşme ve yurtsuzlaşma ile yayılan kültür krizi, internet üzerinden sanal ve hızlı sosyalleşmelerle yeni bir mecraya bürünmektedir: Sanal ile gerçek, söz ile eylem arasındaki mesafe, ayrım düzleşmekte, beyan dünyası eylem dünyasının yerini almaktadır. Yeni kültür biçimlerine hâkim ifade türü gençliğin müziği olurken, yerkürenin her tarafında bir ses kültürü sözel kültürün kadim otoritesini reddediyor gibidir (George Steiner). Öte yandan müziğin bu özelliği, küreselleşmenin kaçınılmaz biçimde dilsel ayrışmaları aşma çabasına da öncülük etmektedir. Müziğin ve müziğe eşlik eden ruh hallerinin çağındayız (Allan Bloom)."
"Bağlamından koparılmış, tarihselliğinden çıkartılmış, görüntülerin ve seslerin yeniden üretimi üzerine kurulu yeni ucuz üretim ve dolaşım yolları (cep kitapları, plaklar, sinema, radyo, televizyon, çizgi romanlar) sayesinde, herkesin hiçbir hazırlık gerektirmeden erişebildiği bir tüketim kültürüdür kitle kültürü ve yüksek kültür kadar halk kültürünü de yok ederek standartlaşmakta, değişik ve alakasız parçaların bir araya getirilmesiyle yamalı bohçalaşmakta, oyunlaşmakta ve küreselleşmektedir (Disney, Japon Manga, Brezilya, Türk, Hint dizileri). Muhafazakâr sağ da ilerici sol da kitle kültürünün gelişmesinde insan zihninin yabancılaşmasını, sersemleşmesini görmüşlerdir. Sağcılar daha ziyade yüksek kültürün az çok seçkinci tarzda korunma lüzumu üzerinde ısrar ederlerken solcular ise, olduğu haliyle yüksek kültürün basitleştirilmesini ve halkın erişebildiği kültürel alanların yaygınlaştırılmasını teşvik edeceklerdir."
"Sosyallikten uzaklaşma, ulusal-devlet krizi, küreselleşme ve yaygınlaşan internet sonucunda gelişen yurtsuzlaşmaya paradoks olarak, ortak yurt silindikçe yurtların savunulması bir saplantıya dönüşmekte, dünyada hiç olmadığı kadar yurttan bahsedilmektedir. Çağımızdaki savaşlar bitimsizdir, yollara yeni sığınmacılar dökmekte, halkları inkâr edip delikli araziler, kuşatılmış topraklar, hep ihlal edilen kırmızı çizgiler ve bulanık mıntıkalar bırakmaktadır; mülteci kampları giderek kalıcılaşmaktadır. "
"Yüksek kültürün krizi öncelikle üniversitelerde kendini gösterir; üniversite sistemi, klasik külliyat kültürünün ele alınıp, işlenerek yeniden üretildiği yerin ta kendisidir. Klasik kültürün taşıyıcısı Alman üniversite sisteminin, dayatmayla değil büyülenerek Nazizmi teşvik ettiğini unutmadan konuya yaklaşırken, yüksek kültürün yapısının bozulmasında elinden geleni esirgemeyen akımları da vurgulamak gerek: Neoliberalizm (buna göre yüksek kültür hiçbir şeye yaramaz; keza kişinin ahlaki ve entelektüel bakımdan yetişmesi fikri de bir işe yaramaz); ulus-devlet eleştirisi (külliyat öncelikle 'ulusal'dır ve küreselleşmeye pek direnemez); 'kültürel çalışmalar' ve 'postkolonyal çalışmalar' (bunlara göre külliyat özgürleştirmek yerine yabancılaştırır); köktendincilik, özellikle Amerikan Protestanlığı (yeni kurdukları üniversiteler Yunan ve Latin edebiyatı öğretimini neredeyse elemişlerdir); radikal sol (toplumsal ayrımcılığın bir failini görür yüksek kültürde); Nietzsche (değerlerin altüst edilme çağrısı); yapıbozumculuk; psikanaliz (ahlaki yapıların ardındaki yanılsamayı çözmeye çalışarak)."
"Üniversiteye soldan gelen toplumsal ayrımcılığın bir faili olması radikal eleştirisi ile neoliberalizmin buyrukları, 2003 Şanghay üniversite yetkinlik kriterlerinde paradoksal bir biçimde birleşti. Bu kriterlerde aslında, dünya üniversitelerini karşılaştırabilmek maksadıyla yerel kültürlerden bütünüyle kopuk bir yetkinlik tanımı getirmek söz konusuydu ve 19.yy'da yerleştiği haliyle üniversite modeliyle aradaki fark büyüktü: Bu şekilde değer biçilen yetkinlik, belirli bir kültürde son şekli verilmiş bir ideal değildi artık; bilakis, karşılaştırmanın mümkün olabilmesi için, ancak her tür kesin kültürel göndermeden sıyrılarak tanımlayabiliyordu kendini. Dolayısıyla da Yunan ve Latin edebiyatının, tarihle olan bağın ve ethos tasavvurunun, yani tahsilde manevi bir maksadın sonu oldu bu.
Seçkinler de artık bu ethos'a gerek duymamaktadır; neoliberaller için yüksek kültür ya zaman kaybı ya da alelade bir hobidir. Dolayısıyla genel bir yetiştirme usulü yerine, bir bütünlüğe göndermede bulunmayan, parçalı bilgilerden oluşan bir alakart sistemi konulmaktadır. Oysa yüksek kültürün temeli, genel kültür derekesine düştüğünde bile, bir bütünselliği hedeflemesiydi: mesleği, yaşı ya da ilk yetiştiği konu ne olursa olsun herkes tarafından paylaşılan bir referans sistemini. Herkes, ya da en azından seçkinler tabakasına mensup herkes, ortak bir bilgi ve referans temelini paylaşmalıydı; kabaca, üniversitedeki dal seçiminden önce lise öğrenimiyle kazanılması icap eden buydu. Artık Fransa'da liseden itibaren teşvik gören alakart öğrenim sistemi bunu ortadan kaldırdı. Ortak bilgiden bir zevkler ve renkler kataloğuna geçilmektedir. Latince, gitar, sinema ve Klasik Çince, birbirinin yerine geçebilen seçeneklerdir. Seçim hakkını hiçbir şekilde eleştirmiyorum; sadece, bilgilerin mimarisinin ortadan kalkması sorun çıkarır gibi geliyor bana."
"Matematik, algoritmalar, internet veri yığınları ve istatistikleri üzerinden kurulmakta olan yeni dünyada sezgiye, sağduyuya, "insan" bilimlerine artık ihtiyaç yoktur; çünkü artık eylemin anlamını aramanın, söylenmeyeni ya da görünmeyeni araştırmanın, hele de değerleri göz önüne alarak düşünmenin hiçbir yararı kalmamıştır (Selefilik gibi); makinenin peşinden koşmak gerekmektedir. Kültürsüzleşmenin sonu gayriinsanileşmeye gitmektedir."
"Kültürel yamalı bohça, lego oyununun belki de en bariz olduğu yer füzyon mutfağıdır, farklı mutfaklardan unsurlar alınıp yeniden birleştirilir. Tatlar bilinir oldukça ve yeknesaklaştıkça, söylem enflasyonu ortaya çıkar ve içilen şişe ya da yemek hakkında konformizm destekli parlatıcı sözlerle eksikler telafi edilir. Böylelikle yemek üzerine söylem yemeğin yerini alır. Yediğinizden söz etmeden, yediğiniz hakkında okumadan, yediğinizin fotoğrafını çekmeden, görüntü alışverişine girmeden yemek imkânsızdır. Ayrıca, az tanım ve ekonomik fiyat ile sunulan bir yemek çok sıfat ve yüksek fiyatla yazıldığında talebin büyük oranda arttığı bir çalışma ile gösterilmiştir."
"Liberalizmde önce sekülarizm, hukuk devleti, haklar bakımından eşitlik, manevi özerklik, birey özgürlüğü gibi temel ilkelerini evrensel ilan etme iddiası vardır. Şayet bu ilkeler evrensel ise, öyleyse bu bir kültür meselesi değildir; bugün özel, yerel ve taşralıdır kültür. İkinci olarak, liberalizmin temel ilkesi vardır: Birey ve bireyin baş projesi olan bireysel özgürlüğün azamiye çıkarılması. Bunların ikisi de, toplulukların insicamını ve devamlılığını kültürün sağladığı fikrine karşı çıkarlar ve liberal ilkeleri kültürle uzlaşmaz bir zıtlık halinde ortaya koyan bir tavırdır. Bu da liberalizmin kendini kültürsüz olarak gösterdiği üçüncü zemine getirir bizi: Yani, liberalizm kültürü özelleştirerek ve bireyselleştirerek onu denetleme iddiasındadır; tıpkı dini de özelleştirdiği ve bireyselleştirdiği gibi. Liberal sekülarizmin ve liberal evrenselciliğin temel bir öncülü, kültürün de dinin de kamusal alanı yönetme yetkisine sahip olmamalarıdır; onlardan özel ve bireysel olarak istifade edilmesi şartıyla müsamaha görürler (Wendy Brown)." "Dolayısıyla kültürsüzleştirme liberal projeyle atbaşı gitmektedir; çünkü liberal proje, kültürün siyasi seçimlerin şartlarını belirlediği "bütün halindeki" (holistique) toplumların iyi bir devlet kuramadıkları ve ancak 'failed states' (batık devletler) ya da diktatörlükler kategorisine girebildikleri telakkisindedir. Öyleyse Avrupa'ya, paylaşıldığı varsayılan, ama aslında paylaşılmayan değerlerin (feminizm, özgürlük, demokrasi) bir listesini çıkarmak ve ortalama bireyin davranışını tanımlayan bir yaşam tarzı, yani istatistiğe uyma merakının uyandırılması kalmaktadır. Bu da genellikle yakışıksızlıklarla kesilen bir dizi sıradanlığa mahal vermektedir. Yaşam tarzı kültürün düpedüz sıfır derecesidir. Mutlak yavanlıktır."
"Liberalizmin yücelttiği birey (bilinçdışıyla, tarihiyle/öyküsüyle, kah gölgeli kâh aydınlık mıntıkalarıyla, çelişkileriyle) gerçekte artık bir referansı değildir; hele bir mazeret hiç değildir: Bağlamından koparılmış bir halde ve bir çizelge uyarınca nesnelleştirilerek kesiti çıkarılmış fiiller ve sözcükler üzerinden tasniflendirilecektir. Tüm bu sahalarda, ister bilinçdışı bakımından ister tarih ya da kültür bakımından olsun, bireye bir 'iç dünya' verebilecek olana bir gönderme yoktur artık. Nesneleri, hepsi kıyaslanabilir kıstaslarca (işlevlerini nasıl yerine getirdikleri üzerinden) tanımlanmış metalar halinde tekbiçimlileştirecek bir pazar modeli üzerinden yapılmaktadır bu. Böylelikle birey 'kodlanmış' olur ve davranışların isim listesindeki kaydı açılır."
"Bugün, gündemde artık devrim olmadığı gibi, basit bir yurttaş eşitliği talebi bile dinamizmini yitirmiş durumda. Ortalıktan kaybolmuş olan ise, müşterek siyasi alan olarak toplumu bütünleştiren bir vizyondur. Almak için diretilen şey telafidir. Oysa telafi talebi, tahakkümle tavizleşmeye dayalı bir ilişki kurmayı gerektirir: Kötü olduğu için sistemi yıkmazsınız, 'iyi' olmadığını kabul etmesini istersiniz ondan. Esas laf 'barışma'dır, 'devrim' değil. Barışmanın ise ilk şartı, tahakküm altında kalmış olanların çektikleri acıların kabul edilmesidir; bunun akabinde de bir telafiye gidilmelidir, bu telafi maddi olabilir, ama daha ziyade simgeseldir."
"Bu kadar bireyselleşmiş bir evrende toplumsal bağ yeniden nasıl örülebilir? Buradaki paradoks, kapitalizmin modern çeşitlemesinden hayli fazla bir şey olan neoliberalizmin, arzulayan bireydeki özgürlük yanlısı paradigma ile normatif sistemlerdeki yaygınlaşmayı dikkat çekici biçimde eklemlemesidir; zira kendini tam da ıstırabın en iyi idarecisi olarak ileri sürer. Ama ne pahasına?"
"Neoliberalizm bireyin tüm kolektif bağlarından kopmasını, en azından teorik olarak özerkliğini ve piyasaya bağlanmasını gerektirir. Bireyin kendi yaptıklarını sevmesini ister; kendini aşmaya, kendini 'gerçekleştirme'ye çalışmasını ister. Bu başarı öyküsü'nün (winer) tersi ise, kendi başarısızlığının sorumlusu kendisi olan kaybedendir (loser). Birey, kendi kaderinin özgür faili, ücretli insan ise, kendisinin girişimcisi olarak tasarlanır: 'Uberleşme' diye adlandırılan olgu, sadece iş ilişkisini değil toplumsal ilişkilerin bütününü yöneten model haline gelmek üzeredir. Bu Uberleşmenin işlemesi için, bireyin özerklik yanılsamasını geliştirmek gerekir; ona kıymetini bildirmek, toplumsal ilişkinin merkezi haline getirmek gerekir. Ama ona seçme izni verilmesi, hatta buna teşvik edilmesi, ancak 'hakiki' tahakkümle ilişkisini sorgulamayan bir kalıpta kalmak kaydıyla olur."
"Adasında bir başına ve terk edilmiş Robinson Crusoe, kendini bir kültür insanı zannetmeyi sürdürmek için terbiye ettiği vahşi Cuma'yı bulmuştur neyse ki (Siyah, köle ve doğal olarak saftirik). O metafor peşimizdedir."
This isn't a book about politics. I wish identity politics wasn't in the title. Those words create a false impression.
The Crisis of Culture is a broader framework for the cultural and anthropological shifts occurring throughout the western world. These shifts do impact politics...and, so much more. A key premise of the book is that we aren't experiencing a cultural tug of war and realignment of constituencies, but a crisis over the very notion of culture.
Roy examines 4 radical transformations reshaping western lived experience since the 1960s. I found his analysis of cultural insecurity and the tug of war around norms he describes added perspective to my understanding of how uncertainty impacts people navigating accelerating rates of change. The ripple effects are felt generationally and economically as well as politically.
I'm left wondering if culture as the social fabric that enables groups of people to collaborate and solve big problems is frayed at best and potentially nonexistent.
The Crisis of Culture is the first book by Olivier Roy I have read. I read it quickly because I found it so compelling, a page-turner about the dissolution of the cultural bonds that have held humanity together thus far. He documents his thesis with an array of apposite examples drawn from all over the globe. His thesis goes this way:
Toward the end of the 20th century two forces, both liberating, along with the rise of powerful technologies, began to render us free of the old understandings. He uses terms like deterritorialization, which is a mouthful, to denote the ways in which, through cyberspace, we have become global isolates, living everywhere and living nowhere, contriving identities that both suit us and estrange us from others. One powerful force driving deterritorialization is neoliberalism, which detaches workers from factories, and citizens from national products. Anything can be made anywhere, and the dynamics of liberated capitalism settles for nothing less than the cheapest sources of material and production.
At about the time neoliberalism began to rise--and was mistaken for benign--another force began to liberate us from cultural bonds that affected our self-image in terms of both gender and race/ethnicity. This force, the sexual revolution of the 1960s, promoted a massive shift away from accepting old understandings--that premarital sex was wrong, that Black people were trapped by their history, that the history of nations was written in stone, that various forms of sexuality could never be socialized, i.e., accepted. Community and church were diminished in the process. Individuals began to understand that they could refashion themselves independent of previous social norms and beliefs. Change was forced where it was not welcome, so there was pushback, but the relentless forces of money and technology would not be kept at bay. Now we are adrift, the polis is a fiction, humanity is increasingly a term for strangers on the same globe.
Roy is careful not to make his findings sound as dystopian as they might sound from this very condensed summary, and it is true that most of his ideas are familiar to folks who think about culture, but again, he supports his contentions with interesting observations and examples that make this a book very much worth reading.
هل نواجه ثقافة جديدة - عالمية، إلكترونية، فردية؟ أم أن مفهومنا الحالي للثقافة في أزمة، حيث تحل الأنظمة المعيارية الصريحة محل القيم الاجتماعية الضمنية؟
يشرح هذا الكتاب تصدعات اليوم من خلال امتداد الحريات السياسية والجنسية الفردية منذ ستينيات القرن الماضي. يوضح الكاتب أن ثقافة الشباب في القرن العشرين فصلت الاحتجاج السياسي التقليدي عن الطبقة و المنطقة و العرق، مما أدى إلى تشكيل هوية تقوم على الرفض بدلاً من وراثة التاريخ أو القيم المشتركة.
بعد أن انتشرت عبر الأجيال في ظل الليبرالية الجديدة والإنترنت، أصبحت ثقافة الشباب الآن فردية و مصطنعة دون ثقافة مشتركة، يصبح كل شيء رمزًا واضحًا لكيفية التحدث والتصرف، غالبًا عبر الإنترنت.
تُعرّف الهويات الآن من خلال السمات الشخصية المجزأة اجتماعيًا، مما يخلق ثقافات فرعية قائمة على التقارب تبحث عن مساحات آمنة وجامعات لليسار ومجتمعات مسورة وحدود صارمة لليمين وإن الإشارات المتزايدة إلى "الهوية" من اليسار واليمين تفشل في مواجهة هذه الأزمة الأعمق للثقافة والمجتمع.
ويؤكد الكاتب أن خيارنا الوحيد هو استعادة الروابط الاجتماعية على مستوى القاعدة الشعبية أو مستوى المواطنة.
Αυτό το βιβλίο είναι ένα από τα πιο επιδραστικά βιβλία που έχουν πέσει στα χέρια μου. Το προτείνω ανεπιφύλακτα σε όλους. Ειδικά σε αυτούς που τους ενδιαφέρει η μεγάλη εικόνα κυρίως γι’ αυτό που ονομάζουμε κουλτούρα, και ότι εντάσσεται μέσα σε αυτό. Δηλαδή εμείς οι ίδιοι. Δυστοπικό στα συμπεράσματά του αλλά πολύ διεισδυτικό. Πώς άλλωστε μπορούμε να δράσουμε αν δεν ονοματίσουμε το πρόβλημα. Παραθέτω λοιπόν κάποιες θέσεις του βιβλίου:
Μας ενημερώνει λοιπόν ότι δεν υπάρχει πια πολιτισμική προφάνεια, επειδή τα πράγματα δεν είναι πια αυτονόητα. Ελλείψει κοινής κουλτούρας η αντίληψή μας για το τι είναι καλό και κακό δεν είναι πια κοινή. Μας μιλά για μια ολοένα και περισσότερη δικαστικοποίηση της ζωής με συνέπεια την επεκταση των κανονιστικών συστημάτων. Το τέλος των μεγάλων αφηγήσεων και των οικουμενικών ουτοπιών είναι εδώ και καιρό μια πραγματικότητα. Η επιθυμία αντικαθιστά τον ορθό λόγο ως θεμέλιο της αυτονομίας. Για πρώτη φορά η νεολαία αυτονομείται παράγωντας δικές της αξίες σε ρήξη με τις προηγούμενες γενεές. Αυτό οδηγεί σε μια απονομιμοποίηση του παρελθόντος. Η παγκοσμιοποίηση δεν είναι προσπολιτισμός (συγχώνευση με μια πιο ισχυρή κουλτούρα) αλλά διάχυση μίας κωδίκευσης της καθημερινής ζωής ανεξάρτητης από τις κουλτούρες. Η ανταλλακτική αξία αντικαθιστά την αξία χρήσης. Τα συναισθήματα γίνονται εμπορεύματα. Η κουλτούρα απαιτεί μια κάποια σχόλη, έναν χρόνο απόσπασης από την εργασία, καθώς και μια συλλογική ζωή. Αυτά δεν μπορούν να υπάρξουν πια αφού τα σύνορα μεταξύ εργασίας και ιδωτικού έχουν καταργηθεί. Η πραγματικότητα (δυσδιάκριτη πια) διαμεσολαβείται από τη συστηματική κωδίκευσης της επικοινωνίας μέσω διαδικτύου που καθιστά το άρρητο σε ρητό περιεχόμενο. Οι ταυτότητες αναδιπλώνονται σε μια ένδεια σημαινομένων και κατασκευάζονται βασισμένες σε μερικούς δείκτες. Επειδή οι αξίες που παράγονται πια δεν αντιστοιχούν σε ένα κοινά μοιρασμένο άρρητο καταλήγουν να επιβάλλονται. Δεν είναι πια μόνο οι κυριαρχούμενοι που υφίστανται αποπολιτισμό, είναι και οι κυρίαρχες κουλτούρες που βρίσκονται σε κρίση. Η κυρίαρχη τάξη δεν είναι φορέας αξιών πια. Επικράτηση της πολιτισμικής ανασφάλειας. Οι αξίες και οι κουλτούρες περιστέλλονται σε ταυτοτικά γνωρίσματα που έχουν καταντήσει φολκλόρ. Η αλλαγή σχέσης με το έδαφος-τόπο οδηγεί στην αποκοινωνικοποίηση. Ο καθένας ζει ως μέλος μίας μειονότητας. Μια ενδιαφέρουσα ιδέα του βιβλίου είναι η αυτονόμηση της κατηγορίας «νέοι», η οποία δεν ορίζεται πια ως προστάδιο της ενήλικης ζωής. Μας μιλά επίσης για την κατάργηση της υψηλής κουλτούρας και την επικράτηση της μαζικής κουλτούρας, μιας κουλτούρας χωρίς συμφραζόμενα για να είναι προσιτή σε όλους. Αλλαγές στον τρόπο διαμόρφωσης της γνώσης οδηγουν στην επικράτηση της ποσοτικής συλλογής δεδομένων και της απαξίωσης των ποιοτικών ερευνών. Κατάργηση της ιστορίας της γνώσης από την πρωτοκαθεδρία των συσχετίσεων των δεδομένων και την κατάργηση των αξιών. Ο θάνατος των μεγάλων ιδεολογιών αποτελεί, επίσης, ήττα του συλλογικού φαντασιακού, που χωρίς αυτό είναι δύσκολο να προβάλει κανείς τον εαυτό του στο μέλλον. Νέοι φαντασιακοί χώροι ξεδιπλώνονται, θεμελιώνονται σε ένα κολάζ κατακερματισμένων πολιτισμικών δανείων, αποσπασμένων από τα συμφραζόμενά τους, εκτός πλαισίου αναφοράς για να μπορούν να «μιλήσουν» σε όλους. Το ίδιο κολάζ ισχύει και σε μια μυθοπλασία του παρόντος από παράταιρα ιστορικά στοιχεία, και κάπως έτσι καταργείται η εξηγητική διάσταση της ιστορίας. Από την άλλη αυτή η απόσπαση από τα πολιτισμικά συμφραζόμενα εκλαμβάνεται ως ελευθερία και ικανότητα αυτοέκφρασης. Στα πεδία της μαγειρικής, της μουσικής, του τουρισμού κ.α παρατηρείται μια ομογενοποίηση του γούστου σε αντίστιξη με τον πληθωρισμό των λόγων. Ο λόγος για το φαγοπότι αντικαθιστά το φαγοπότι. Το ζητούμενο πια είναι να καταστούν ρητές η γεύση, η μυρωδιά και άλλες αισθήσεις, αλλά και να καθοριστεί το γούστο. Ως μορφή αντίστασης (τόσο από τη δεξιά όσο κι από την αριστερά) στον αποπολιτισμό, παρουσιάζεται το κανονιστικό πρότυπο, που όμως δεν κάνει κανέναν να ονειρεύεται. Οι προσπάθειες να αναδημιουργηθεί μια «αυτόχθων κουλτούρα» από τις κυριαρχούμενες κοινωνίες, ως αντίσταση στην αλλοτρίωση του αποπολιτισμού, καταλήγουν σε self-stereotypes που κάθε κουλτούρα επικαλείται για να βάλει το δικό της copyright. Μιλάμε δηλαδή για μια πολιτισμική ιδιοποίηση κατασκευασμένη από αιωρούμενος δείκτες που έχουν κατασκευαστεί από αυτόνομα αντικείμενα (ένδυση, φαγητό, μουσική) έξω από το πλαίσιο που τα δημιούργησε. Φολκλορήματα (μπιχλιμπίδια μιας απουσίας) δηλαδή απαλλαγμένα από συνδηλώσεις, που ο καθένας μπορεί να τα καπηλευτεί επαναχρησιμοποιώντας τα σε νέες αλληλουχίες. "Ο νεκρός επιβάλλεται στον ζώντα". Η χρήση της γλώσσας (κατά κύριο λόγο της αγγλικής) αποσπάται επίσης από την κουλτούρα, ενώ παράλληλα η κωδίκευση της επικοινωνίας έχει αντίκτυπο στο Φαντασιακό. Αφαιρείται η μαγική αύρα του ακατάληπτου. Όσον αφορά τις ψυχικές ασθένειες κάθε διαταραχή θεμελιώνεται στην «αντικειμενική» παρατήρηση συμπτωμάτων άσχετων με την ιστορία των ατόμων ή με τα πολιτισμικά συμφραζόμενα. Η αύξηση του αριθμού των ψυχολογικών διαταραχών δεν προέρχεται από το γεγονός ότι οι άνθρωποι «τρελαίνονται» ολοένα και περισσότερο, αλλά από το γεγονός ότι ορισμένα γνωρίσματα της συμπεριφοράς ή του χαρακτήρα ομαδοποιούνται εκ νέου για να προσδιορίσουν μια παθολογική κατάσταση. Το άτομο «κωδικεύεται» και εγγράφεται σε μια ονοματολογία συμπεριφορών. Εξαιρετικά ενδιαφέρουσα η ανάλυση του ζητήματος της σεξουαλικότητας και των φύλων. Η συναίνεση π.χ δεν θα ήταν δυνατόν να είναι άρρητη, επομένως πρέπει να διατυπωθεί ρητά. Αλλά σύμφωνα με ποιον κώδικα; Όταν δεν μπορεί πια να γίνει δεκτή η πολιτισμική δικαιολογία, εμφανίζεται ως καθαρή βία. Άρα η κουλτούρα γίνεται αντιληπτή ως καταναγκασμός, λογοκρισία, περιορισμός και όχι ως ορίζοντας ελευθερίας. Και άρα καταλήγει να αποσυνδέεται η κουλτούρα από τη σεξουαλικότητα. Η κρίση της κουλτούρας συνεπιφέρει μηχανικά μια εισβολή της φύσης (πραγματικής ή φαντασιωτικής) κάτω από καθαρά βιολογικές μορφές, ως ενόρμηση. Έτσι λοιπόν ο κώδικας επιβάλλεται για να χειριστεί τη φύση όταν δεν υπάρχει κουλτούρα. Και αυτή η εναλλαγή κώδικα καταλήγει σε τακτικισμούς ανάλογα με τα συμφέροντα των εκάστοτε καπηλευτών. Η ταυτότητα είναι εφεξής υπόθεση επιλογής, δικής μου επιλογής βέβαια, αλλά επίσης, και ίσως περισσότερο, της επιλογής που γίνεται από τους άλλους, και αυτό σημαίνει το βλέμμα που στρέφουν πάνω μου ή ακόμα τον κατάλογο των κατηγοριών που κυκλοφορούν στην αγορά της ταυτότητας. Μια μορφή συνεχούς πολιτισμικής ανασφάλειας επικρατεί, διότι κατασκευάζεις τον εαυτό σου με γνώμονα αιωρούμενους δείκτες σε διαρκή ανασύνθεση. Ο μόνος τρόπος να βγεις από το αδιέξοδο είναι να επικαλεστείς τη δική σου οδύνη για να ζητήσεις να εγγράψουν αυτή την ταυτότητα σε ένα κανονιστικό πρότυπο που να αποσκοπεί πρώτα απ όλα στη ρύθμιση του βλέμματος του άλλου. Η προβολή της προσωπικής οδύνης και η εργαλειοποίησή της στο ταυτοτικό παζάρεμα τείνουν να επικεντρώνουν την ταυτότητα στο ατομικό πρόσωπο. Είναι δύσκολο να κατασκευάσεις μια κοινότητα όταν ρίχνεσαι στο κυνήγι της μικρής διαφοράς, και άρα ο πολιτικός χώρος δεν επενδύεται πια από την επιθυμία των πολιτών. «Χθες ο τόπος πάλης ήταν το εργοστάσιο, σήμερα είναι το σώμα». Η διαμαρτυρία εξαντλείται ως επι το πλείστον σε συμβολικές δράσεις. Ο «ηθικισμός των εξεγέρσεων» αντικατέστησε την επανάσταση. Περί δικαιωμάτων των ομοφυλοφίλων, ανδρών και γυναικών, είτε τα προάγει κανείς, είτε τα απορρίπτει, στην πράξη αναφέρεται σε μια οικουμενική αρχή, η οποία δεν συνδέεται πια με μια δεδομένη κουλτούρα αλλά με μια κατηγορική ηθική προσταγή καντιανού τύπου, δηλαδή που ξεφεύγει από κάθε πολιτισμική αιτιοκρατία. Ο ηθικός κανόνας τίθεται πάνω από τις κουλτούρες. ΣΕ ΑΥΤΟ ΤΟ ΠΑΙΧΝΙΔΙ ΟΠΟΥ Η ΚΟΥΛΤΟΥΡΑ ΕΙΝΑΙ ΣΤΗΝ ΠΡΑΓΜΑΤΙΚΟΤΗΤΑ ΠΑΝΤΑ ΑΝΤΙΣΤΑΣΗ ΣΤΗΝ ΑΡΧΗ ΤΟΥ ΟΙΚΟΥΜΕΝΙΚΟΥ ΚΑΙ ΠΟΤΕ ΟΙΚΟΥΜΕΝΙΚΟΤΗΤΑ, ΚΑΘΕ ΑΝΑΦΟΡΑ Σ’ ΕΝΑ ΣΥΣΤΗΜΑ ΟΥΚΟΥΜΕΝΙΚΩΝ ΑΞΙΩΝ ΣΗΜΑΙΝΕΙ ΕΞ ΟΡΙΣΜΟΥ ΑΠΟΠΟΛΙΤΙΣΜΟ. ΚΑΙ ΑΝ Η ΚΟΥΛΤΟΥΡΑ, ΟΠΩΣ ΕΚΕΙΝΗ ΠΟΥ ΑΠΟΚΑΛΕΙΤΑΙ ΔΥΤΙΚΗ, ΑΞΙΩΝΕΙ ΤΗΝ ΟΙΚΟΥΜΕΝΙΚΟΤΗΤΑ, ΤΟΤΕ ΠΡΕΠΕΙ ΝΑ ΥΠΟΒΑΛΕΙ ΣΕ ΑΠΟΠΟΛΙΤΙΣΜΟ ΟΧΙ ΜΟΝΟ ΤΙΣ ΑΛΛΕΣ ΚΟΥΛΤΟΥΡΕΣ ΑΛΛΑ ΚΑΙ ΤΟΝ ΕΑΥΤΟ ΤΗΣ ΠΡΟΚΕΙΜΕΝΟΥ ΝΑ ΠΡΟΧΩΡΗΣΕΙ ΜΕΧΡΙ ΤΕΛΟΥΣ ΣΤΗΝ ΟΙΚΟΥΜΕΝΟΠΟΙΗΣΗ ΤΩΝ ΔΙΚΩΝ ΤΗΣ ΑΞΙΩΝ. ΟΜΩΣ ΑΥΤΗ Η ΟΙΚΟΥΜΕΝΟΠΟΙΗΣΗ ΜΠΟΡΕΙ ΝΑ ΕΠΙΒΛΗΘΕΙ ΜΟΝΟ ΜΕ ΤΗΝ ΑΥΤΑΡΧΙΚΗ ΚΑΝΟΝΙΣΤΙΚΟΤΗΤΑ, ΔΙΟΤΙ ΕΞ ΟΡΙΣΜΟΥ ΔΕΝ ΥΠΑΡΧΕΙ ΠΙΑ ΚΟΙΝΑ ΜΟΙΡΑΣΜΕΝΗ ΠΡΟΦΑΝΕΙΑ. Η αυταρχική κανονιστικότητα σκοντάφτει στην κατασκευή ενός φαντασιακού της αξίας, ενός φαντασιακού του καλού. Είναι εξ ορισμού περιοριστική.
Η μοναδική διέξοδος-πρόταση που διαφαίνεται στο βιβλίο διατυπώνεται σε λίγες γραμμές στο τέλος του όπου μας λέει ότι η εξέγερση είναι εφικτή ακριβώς επειδή δεν υπάρχει πια τίποτα να χαθεί. Όχι με όρους αγαθών, αλλά με όρους ενδόμυχου που πρέπει να διαφυλαχθεί. Πρέπει να εγκαταλείψουμε τους προστατευμένους τόπους και να ξαναβρούμε την ετερογένεια, τη διαφορά, τη διαμάχη. Υπάρχει προφανές αίτημα κοινωνικότητας.
Παρόλα αυτά κλείνει το βιβλίο με ένα δυστοπικό συμπέρασμα: Αυτό που ζούμε είναι σαφώς κρίση του ουμανισμού.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Some interesting analysis but also strong grumpy old man vibes. I feel like his understanding of what culture is and what can make culture is maybe limited? My understanding is that he posits that norms are necessary because we have lost culture to guide our behaviors... yet norms are part of cultures, and also have been around forever? Could be I just don't get it, or maybe I just disagree.
He's careful to hold himself apart from either side of the political spectrum, critiquing both (though perhaps criticizing the Left a bit more? The way he describes the ascendance of woke thought no longer matches reality, if it ever did.). I suspect he's small-c conservative, especially the hand-wringing way he writes about secularism being authoritarian 🙄 but is also very critical of neoliberalism. I am trying to practice reading people with whom I do not agree 100% though.
I found the first few chapters to be the strongest, especially the parts on the internet were most interesting.
this was a struggle.. probably the densest book i’ve ever read and finished, and i had to fully understand it for class??? but after sitting with it for a while, i have come to really appreciate the depth of roy’s perspective and the merit that it affords vis a vis cultural commentary. deculturation? deterritorialisation? slay i guess. big big big ideas and very interesting ideas at that. reread chapter 5 so many times that i might have been able to recite it in my sleep at some point, and i think i did write a killer essay on this fusing van leeuwen’s two map to culture.
that being said though, this was such a great deep dive into what makes culture, what threatens culture, and gave me lots of insights as to why culture is the way it is now. as someone who cares alot about culture in many different senses of the word, this was a delight to tussle with.
Qu’on approuve ou non Roy, son ouvrage à le mérite de présenter une théorie cohérente pour expliquer des phénomènes aussi disparates que les questionnements sur le genre ou le Brexit.
Roy lie tout à un remplacement de la culture, des cultures, par un ensemble mondial, sans attache, et de ce fait obligé d’être explicite et donc très codé - sur le consentement, les emojis mais aussi l’inflation règlementaire ou la cancel culture.
La langue, universitaire, souvent un peu pédante sera une barrière pour beaucoup, mais il n’en reste pas moins que le livre est aussi bourré de références utiles. L’une d’entre elles, que Roy cite souvent, Graeber fait le même constat dans The Utopia of Rules, avec beaucoup plus d’humour.
There is probably some interesting point buried somewhere in that book, about how an increasing number of people in today’s world are feeling deculturated, and that this leads them to give too much importance to norms and made up cultural codes because they are no longer getting those norms from their own cultures, but it is interspersed with dubious rants about emojis and overly-descriptive restaurant menus that are poorly linked to its central thesis and gives it strong “grumpy old sociologist yelling at clouds” vibes (but old people complaining about "Young people these days" is hardly a new cultural phenomenon).
I also felt that the author was overselling the supposed “deculturation” of the world. I can get why select groups of people like second-generation immigrants and global business elite types and hyper-online social media dwellers and members of the intelligentsia and (maybe) even parts of the rural white working class too would feel increasingly culturally insecure and driven to political radicalization in reaction to that, but I don’t think this adds up to a majority (or even to a large minority) of the population.
Because let’s be serious, I don’t think French people have become deculturated just because they now like watching Game of Thrones or reading Japanese manga instead of Balzac books, there is more to culture and cultural behaviour and cultural norms than that. It’s not like people taking a strong interest in stories originating from other cultures is some kind of new phenomenon, French people have loved Shakespeare’s plays and Dostoevsky’s books and Hokusai’s paintings and The Arabian Nights stories for a long time now.
I think he did present however a good explanation for the ways of thinking and annoying behavior of a lot of very online cultural warriors, and for how similar it actually was to the far-right populists they claimed to oppose, but he admitted himself that their influence on the real world is very limited because, despite how noisy they are, their numbers are actually very limited. And there is already an ongoing backlash against the so-called woke movement, because very annoying and very noisy people who are very few in number and practically powerless make for perfect scapegoats to populists, so whatever influence they may have had in the last few years is rapidly collapsing. But this doesn’t seem to me like a good explanation for the many political crisis happening in today’s world, or an indication of an ongoing global collapse of the importance of culture and of implicit cultural norms in our world that I really don’t see happening, at least not in my day to day life.
>[S]ubcultures . . . become autonomous from the dominant culture, whose superiority they reject or ignore, and they become global. . . . Subcultures no longer need to be understood within the framework of a dominant culture anchored in a specific place. The crisis of anthropological culture thus “liberates” subcultures, but finally repositions all cultures as subcultures, at least psychologically, because individuals perceive themselves as be-longing to a minority or as being “minoritised,” and thus retranslate what they believe is their culture into an explicit subculture code. Some today talk about the “dictatorship of the minority,” but that is only possible because a majority no longer exists. Sociologists note that we live to some extent in archipelago societies, and those who claim to belong to a majority lament its disappearance, either with nostalgia, or with an apocalyptic sense of “the great replacement.”
I liked the basic idea that as implicit norms collapse, people aggressively try to impose explicit norms, and that woke and fundamentalist religious/extreme right-wing identity politics share some debatable common sources or common conditions. I also enjoyed the very francais tone and approach of this book, and wish we could produce more writers like this. That said, I thought the framing of this whole topic as somewhat attenuated. Book already feels a bit dated as the cultural "vibe" moves so quickly, and we feel more under the yoke of anti-woke than woke.
Roy tries to cling to objectivity here but I'm not sure it works. Seems to be a thread running through this about valid culture being emitted rather than inducted, but then we're just doing the 'authenticity' thing again. Still, there's enough interesting anecdotes here to be worth it, just not as rigorous as I'd have liked
Roy with an interesting take on identity politics that is kind of novel in my understanding, coming from a French perspective. Will need to return to it at some point, he has interesting strings he brings together and had me writing down a lot of books I wasn't aware of before.
Une étude qui à travers le prisme de la « crise de la Culture » s’efforce de démontrer la crise des cultures et le besoin de normes codifiées qui en découle. Le livre offre une approche très intéressante et originale même s’il peut être parfois un peu trop globalisant dans ses conclusions. D’autres auteurs ont avant Roy fait le même diagnostic, dans une langue moins universitaire et donc plus agréable à lire: Mezioud Ouldamer avec « Le cauchemar immigré dans la décomposition de la France » (1986) d’après les « Notes sur “la question des immigrés“ » de Guy Debord et Jaime Semprun avec « L’abîme se repeuple » (1997), petit essai capital pour comprendre le monde actuel.
Il Professor Oliver Roy, scrivendo un saggio come "L'appiattimento del mondo. La crisi della cultura e il dominio della norma", ci ha fatto un grande piacere, ricordandoci che la crisi dell'umanesimo è una parte fondamentale di tutte le grandi crisi odierne. A volte nostalgico nelle argomentazioni, ci segnala il declino dell'implicito condiviso, una delle più sintetiche e valide definizioni della cultura che abbia mai letto. Questo libro si erge come fondamentale strumento di comprensione della realtà che ci circonda.
Quelques idées intéressantes, mais une langue universitaire un peu pédante qui ne peut masquer un certain fourre-tout intellectuel et une pensée un peu faible qui aligne des constats sans véritablement établir une problématique et sans déboucher sur une contre-proposition. Un livre plat et démoralisant !