Çağdaş Türk romanının başarılı isimlerinden Sibel K. Türker, yaşam ve aşk dolu bir kahraman yaratıyor Cennette Gibiyim’de. Adı: Temenni.
Temenni’nin tutkuyla sarıldığı hayatındaki tek kusuru, kadınlara düşman bir memlekette bir kadın olarak yaşaması. Tam da bu sebeple aşinayız ona. Üçüncü sayfa manşetlerinden, anahaberlerin cinayet köşelerinden, geceyarısı “kız başına” geçilmeyen caddelerden, erkeklerin yazdığı haksız tarihten…
İşte kadınlığın bu güvencesiz hâlleri iç içe sarınıp sarmalanıyor Cennette Gibiyim’de. Acımadan, acıtmadan, yas tutmadan, dirençle, kız kardeşliğin temelinden.
Sibel K. Türker ustalıkla yazıyor: Temenni yaşamak istiyor.
“Sıcakkanlı katilim beni kalbimden bıçaklamak için gün sayarken tüm bunları düşünmek bile saçma. Orada, hapishanesinde bir yılan gibi sürünerek akan zamanın tükenmesini bekliyor. Ümidini koruyor. Zaman onu bana getirecek. Cebinde anaparanın faizi gibi bir kârla bir gün ya da bir akşam karşıma dikilecek. Fakat yine de kaybettiğini düşünerek sövecek.”
2005'te yayımlanan Öykü Sersemi adlı öykü kitabıyla Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandı. 2006'da yayımlanan Ağula adlı öykü kitabıyla Haldun Taner Öykü Ödülü'nü elde etti. 2012'de yayımlanan Hayatı Sevme Hastalığı adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü, Duygu Asena Roman Ödülü ve Ebubekir Hazım Tepeyran Roman Ödülü'ne layık görüldü
"Mayalı hamur kokusunu bastıran gündelik şiddet kokusunu duya duya büyüdük biz. Evet, şiddetin de bir kokusu var ki hanenin üzerinde yirmi dört saat asılı durur. Hiçbir koku bu kokuyu bastıramaz. Evin içini güllerle donatsanız da o ekşimtırak, biraz dumanlı biraz da küflü kokuyu alt edemezsiniz. Annemin ve diğer komşu kadınların buldukları her köşe kuytuya naftalin sokuşturmasının bir sebebi güvelerden kurtulmaktan çok belki de budur ama nafile."
Sibel K. Türker'in, Duygu Asena Roman Ödülü'nün ardından Attilâ İlhan Roman Ödülü'nü de kucaklayan Cennette Gibiyim sahiden usta işi bir roman. Yazarın "kadın cinayetlerinin kurbanlarına, kız kardeşlere ve teyze kızlarına" ithaf ettiği; henüz 14 yaşındayken, annesinin babası tarafından bıçaklanarak öldürülmesine şahit olmuş bir kadının, Temenni'nin iç sesini / bilinç akışını dinlediğimiz roman bana bir sürü, bir sürü soru sordurdu.
Kadın cinayetlerinden geriye kalan kız çocuklarını ne kadar az düşündüğümü utanarak fark ettim öncelikle. Annesi öldürülen bir kız çocuğunun kendi büyüme ve kadın olma yolculuğunda nasıl bir korkuyla yaşayabileceğini, "sevilmenin" doğal sonucunun öldürülmek olabileceği gibi bir yanlış ezberle tüm hayatını kendi ölümünü bekleyerek geçireceğini, sırf bu yüzden hayatı boyunca gerçekten sevilmekten sürekli kaçabileceğini... Bunları hiç düşünmemişim ve Sibel Türker, teyzesinin evinde sığıntı gibi yaşayan Temenni'nin hayatını, evliliğini ve sonrasını anlatırken tokat gibi çarpıyor insanın suratına tüm bu ihtimalleri.
Bir de yine beni durdurup uzun uzun düşündüren bir ifadesi vardı ki onu da hiç unutmayacağım: "duygu tanığı." Bir başka kadın cinayetine maruz kalan Temenni'nin, görmediği cinayete dair söylediği bir şey bu: "Görmesem de biliyordum oysa ben. Duygu tanığıydım." Ah. Ne kadar yerli yerinde, ne kadar güçlü bir ifade bu. Bu şiddeti bir kez yaşadıktan sonra aynı şiddet her yinelendiğinde onunla kurulan duygu tanıklığının o ağır yükü.
Çok etkileyici bir roman Cennette Gibiyim. Ve bence her şeye rağmen de ümitvar: çünkü hayatta Pamuk Prensesler doğuran isyankar teyze kızları ve kızkardeşler de var. İyi ki varlar.
Yazar bu romanı ile 2025 Duygu Asena Roman Ödülü’nü aldı.
Aldığı ödüle yaraşır bir roman. Kolay okunan, akıcı bir hikaye. Konusu hepimiz için, gerçek bir hikaye olabilecek kadar tanıdık, acıklı, dehşet verici.
Her yıl Duygu Asena Roman ödülünü alan kitabı okumaya çalışıyorum. Betimlemelerden dolayı Cennette Gibiyim ‘e başta konsantre olmakta çok zorlandım ama kitabın ikinci yarısından sonra elimden bırakamadım. Bitirdiğimde hem hüzün hem mutluluk verdi bana.
Bir insan, bir aşk bu kadar güzel tanımlanabilir mi::
‘Belki bazen ümitsiz bulurdum onu, koşarak yanına gitmek ve ellerinden tutmak isterdim. Yolunun doğruluğundan bir peygamber kadar emin olmasını söylerdim ona. Dinginliğinde saf aşkın hünerini bulurdum. Yavaş yürüyüşündeki ağırbaşlılık, çantasının yüküyle eğrilmiş sanılan omzunda koca bir melek taşımasındandı. Aklına ne zaman dizeler geldiğini bilirdim. Bir şiiri hatırlamak isteyen herkes gibi durup bir an düşünürdü. Sonra gülümseyerek yürümeye devam ederdi. Belki beni aklına bile getirmezdi ama ben o şiirin içinde olduğumu yine de hissederdim. Bulutumdan kaçamazdı, yağmurumdan ıslanacaktı. Evet. Bir şiirin içinde olup bitecekti her şey. Şiirin dışından bakan kimse bizi göremeyecekti. Şiirin perdeleri kalındı. Ben onu sevecektim, ben ona aşina kılınacaktım.’
Kitap boyunca, bir kadının sayıklamalarını dinliyormuşum gibi hissettim. Bir bilinç akışı, bir iç hesaplaşma, bir isyan ve kabulleniş hali var. Her satırda kadın olmanın ağırlığını, güvensizliğini, bastırılmışlığını hissettiriyor.
Kadın haklarının yok sayıldığı, cinayetlerin normalize edildiği, erkek egemen bir düzenin saçmalıklarıyla örülü bu dünyada, kitap rahatsız edici gerçekleri tüm çıplaklığıyla yüzüme vurdu.
Kitabın dili de tıpkı duygusu gibi kesik kesik, dalgalı, zaman zaman şiirsel, zaman zaman nefessiz. Bilinç akışına yakın bu anlatım tarzı, karakterin yaşadığı içsel karmaşayı bana da geçiriyor. Anlatıcı bana bir şey anlatmıyor sanki; ben onun zihninde dolaşıyor, onunla birlikte oradan oraya savruluyorum.
Puanım: 2.5 / 5. Romanın benim için en güçlü yanı, fikri: Genellikle kadın cinayetlerini mağdurun gözünden dinleriz; burada ise vahşi bir cinayete tanık olan genç bir kızın, Temenni’nin —“geride kalan”ın— hikâyesi anlatılıyor. Bu bakış açısı çok kıymetli. Temenni’nin öldürülme takıntısı, aşktan korkması ve hayatta kalmak için görünmez olmaya çalışması sahici psikolojik damarlar yakalıyor. Ayrıca romanın mekânsızlığı da başarılı bir tercih. Türkiye’nin neresinde geçtiği belirsiz; çünkü bu ülkede kadın cinayetleri gerçekten de her yerde. Metindeki bu “yer-sizlik”, temanın evrenselliğini artırıyor. Yazarın niyeti açık: Kadının hâlâ adı olmadığı bir ülkede, bir kadın cinayetinin geride bıraktığı karanlık psikolojiyi anlatmak. Şiddetin sürekliliğini, vahşetin gündelik hayata nasıl arka fon gibi yerleştiğini iyi veriyor. Fakat romanın güçlü fikri ve teması, benim için uygulamada ciddi sorunlarla karşılaşıyor. Eleştirilerim: 1. Karakter–dil uyumsuzluğu Temenni’nin iç sesi, sınıfsal ve kültürel kökleriyle uyuşmayan bir şekilde zaman zaman şiirsel, ağır metaforlarla örülü ve “edebi performans” kokuyor. Bu nedenle karakterden uzaklaşıyor, yazarın sesini duyuyoruz. 2. Tutarsız anlatıcı / uyumsuz iç ses Bir bölümde sahici ve duyusal olan iç ses, başka bir bölümde sanki filozofça konuşuyor. Temenni’nin dili homojen değil; karakteri taşıyamıyor. 3. Zaman çizgisi travmatik zihin fikri açısından işlevli ama okur için gereksiz derecede karmaşık Romanın lineer olmayan yapısı tema açısından anlamlı olsa da: “Şimdiki zaman”ın ne olduğunu anlamak çok zor. Okurun karakterle bağ kurmasını zorlaştırıyor. 4. Anlatıcı tekniği sorunlu — perspektif kaymaları var Temenni, doğmadığı dönemleri ya da tanık olması mümkün olmayan sahneleri kesin bilgiyle anlatıyor. Birinci tekil anlatımda bu ciddi bir teknik hata ve romanın inandırıcılığını bozuyor. 5. 2000’lerde geçen bir romanda 1990’ların fasikül ansiklopedisi: büyük bir tutarsızlık Romandaki adli söylemler, ceza indirimleri, toplumsal atmosfer net biçimde 2000’ler–2010’lar Türkiyesini işaret ediyor. Buna rağmen Temenni’nin “fasikül fasikül ansiklopedi satan ve ansiklopedi okuyarak entelektüel derinlik kazanan” biri olarak sunulması gerçeklikle bağdaşmıyor. Bu tercih, karakterin sahiciliğini önemli ölçüde zedeliyor. 6. Aşk aksı romanın organiğine bağlanmıyor Sonlara doğru eklenen aşk hikâyesi işlevsel değil. Temenni’ye bir “normatif umut” koyma çabası gibi duruyor ama içsel dönüşüm yaşanmadığı için inandırıcı değil. 7. Teyze kızı karakteri büyük bir fırsatken yüzeyde kalıyor Hukuk okumuş, sistemin içinden gelen biri olmasına rağmen sistemi dönüştürmeyi reddetmesi tematik olarak çok ilginçti; fakat karakter yazılmamış, sadece işaret edilmiş. Temenni’ye edilgen bir destek figürü olmaktan öteye geçemiyor. Sonuç Romanın mesajı güçlü; konusu Türkiye’nin en acil, en gerçek meselelerinden birine dokunuyor. “Geride kalan”ın iç sesinden yazma fikri çok etkileyici. Şiddetin karanlığının insan psikolojisini nasıl baskıladığını yer yer çok iyi veriyor. Fakat: • dil–karakter uyumsuzluğu, • tutarsız iç ses, • teknik anlatıcı sorunları, • zaman çizgisinin gereksiz karmaşıklığı, • mekânsal ve sınıfsal tutarsızlıklar romanla okur arasında sağlam bir duvar örüyor. Yazarın temsil sorumluluğu, özellikle böyle bir temada büyük; bu nedenle karakterden ziyade yazarın sesini duymak benim açımdan romanın en temel problemlerinden biri oldu.
Temenni'nin babası, kendisinin ve küçük erkek kardeşinin gözleri önünde annesini vahşice öldürüyor. Babası hapse giden Temenni, teyzesinin yanında yaşamak zorunda kalıyor. Temenni'nin ağzından tüm bu hikâyeyi okuyoruz. Fikir güzel, en azından ben daha önce bu tür kadın cinayetlerinden sonra geride kalan çocuklar ne yapıyor üzerine herhangi bir roman okumadığım için bana özgün geldi. Ama genel olarak kitapta dille ilgili bir sıkıntım oldu. Temenni liseyi bile zor bitirdiğini bir bölümde anlatıyor. Kitabın geçtiği dönemde pek de kalmamış olan ansiklopedi satıcılığı işi vesilesiyle fasikül fasikül ansiklopedi okumaya başlıyor. Ama genel olarak Temenni'nin anlatımına baktığımızda bu liseyi zor bitirmiş, pek kültürlü olmayan ve sadece ansiklopedi okuyarak kendini geliştirmiş bir kadının dili değil gibi geldi bana. Mesela bu ansiklopedik bilgisiyle işe girdiği turizm şirketinde başarılı olmasını bekledim; ülkeleri karıştırdı. Ama Platon'ın mağara alegorisini pek de iyi özümsemişti. Annesi öldürülmüş, kardeşinin ve teyze tarafının da bu cinayeti haklı gördüğü bir ortamda büyümüş Temenni'nin neredeyse tüm erkekleri potansiyel katil ve tecavüzcü görme kaygısı ise okurken beni etkiledi. Zaten eniştesi başta olmak üzere etrafındaki erkekler şiddete meyyal, sürekli "öldürürüm seni" tehditi savuran insanlarken başka türlüsü beklenemezdi. Neyse ki okurken sürekli "Allah razı olsun bu kızdan" dediğimiz bir teyze kızı vardı. Vardı ama o karakterde de içime sinmeyen bir şeyler oldu. Kısacası fikir güzel, akıcı bir roman ama bazı noktaları benim içime sinmedi. Aldığı Duygu Asena Roman Ödülü'nün ise yerine gittiğini düşünüyorum.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Sibel K. Türker bu romanını, kadın cinayetlerinin kurbanlarına, kız kardeşlere ve teyze kızlarına ithaf etmiş. Gerçekten kadınların en azından bir çoğunun hissettiklerini, korkularını dökmüş buraya. Ama bunu yaparken anlam denizinde boğmuş. Her cümlesinin edebi yükünün altında ezildim. Bir sanat yapmış aslında ama ben bunu anlayacak, yorumlayacak düzeyde bir okuyucu olmadığım için çok yorucu bir yol oldu. Her şeye rağmen etkisi çok büyük ve gerçek bir hikaye. Çok savrulduk ama bir yandan da iyi oldu.
Neredeyse her gün bir kadın cinayeti haberini aldığımız ülkemizde Sibel Türker kanayan yaramıza dokunmuş ve kıymetli bir roman yazmış. Bu kitap umut ya da mutluluk barındırmıyor keyifle okunmuyor hep bir sıkıntı. Nasıl olsun 14 yaşında annesi babası tarafından öldürülen Temenni’den dinliyoruz bütün hikayeyi. Ürkek güvensiz talihsiz Temenni’nin hayata tutunma çabası. Biraz fazla talihsizlik barındırsa da kıymetli bir roman. Çok okuru olmasını dilerim.