Bir kitap dikkatini çekiyor. Kapağında bir kadın var. Kumsalda. Devasa bir can simidi tutuyor. Deniz hafiften dalgalı. Kadının nereden gelip, nereye gittiğini anlayamıyorsun. Çocukluğun geliyor aklına. Çocukluk, kilidi kırık bir hatıra defteri.
Tam arka kapağa bakacakken biri giriyor kitapçıdan içeri. Dikkatin dağılıyor. Annenin anlattığı masallar, babanın kahkahası eksik fıkraları eriyip gidiyor. Çocukluğun terk ediyor seni, büyüyorsun.
Öyküler, kısa öyküler, masallar diyor arka kapak yazısında. “Keşke roman olsaydı,” diye düşünüyorsun bir an. Sonra hayatın öykülerin toplamı olduğunu hatırlıyorsun. Hayat dediğin, bütün o harflerin, hecelerin, sözcüklerin buluşmasını beklemek.
Hayat dediğin, bitmeyen bir bekleyiş.
Yazarın adı siliniyor kapaktan. Kendi adını görüyorsun orada, bütün o öyküler senin artık. Kitap sadece senin duyacağın bir melodiyle şarkısını söylemeye başlıyor:
Yekta Kopan (d. 1968, Ankara), Türk yazar, seslendirme sanatçısı ve televizyon sunucusudur. Sesi Jim Carrey, Michael J. Fox, çizgi film karakteri Sylvester ve Buz Devri (film) animasyon karakteri Sid ile özdeşlemiş bir seslendirmecidir. Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri adlı öykü kitabı 2002 Sait Faik Hikaye Armağanı'na, Bir de Baktım Yoksun adlı öykü kitabi ise 2010'da hem Haldun Taner Öykü Ödülü’ne, hem de Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne değer görülmüş bir öykücüdür. NTV televizyon kanalında her gün yayınlanan “Gece Gündüz” adlı kültür-sanat programının sunuculuğunu yapmaktadır.
9. Oh be, oh! Arka kapağında “romancı” çoğunluğa tatlı bir selam var. O da nefis bir öykü. Ne yapsa öyküye dönüştüren bir yazgısı var sanki. Lanet kimine göre, belki. Bana bir iç hesaplaşmalar sonrası çıktısı gibi hissettirdi. “Belki yaz erken gelir” hem o karlar içinde insanın hayatı sorguladığı , baharı ve güzel günleri beklediği (her anlamda) hem de haksızlık etmek istemediği , kendinde yer etmiş sevdiklerini anma /vefa gösterme halinin dökümü gibi yani. Eşine ithaf ettiği bu kitabında, şimdiye kadar hakkında niye yazmadığını bilmediği kedisiyle yerlerde yuvalanışı, bazı dostlarının kulislerinde bazılarının çocukluk anılarında kalışı.. annesini bir kabak dolmasıyla (artık yapılmasa da) hatırlayışı var. Masalları duyuyor ve okurlarına yazıyor. Kütüphanede umutla okunmayı bekleyen kitaplarına bile.. ve neden aşkı yazmadığına dair bir itiraf dahi var içinde. Çok sevdim, çok seviyorum Yekta Kopan okumayı. İçimdeki “ben de yazmalıyım “duygusunu kazıyor, buluyor her seferinde. Kendime benzetiyorum galiba, kendimden bir izi tanıyorum yazdıklarında. “Eee ne var canım bunu ben de yaparım ?!”cılık’tan değil ama. Ustalıkla işini yapan birinin yaptığının dışarıdan hep çok basitmiş gibi görünmesinden. Neyse. Boşuna öyküleri değiliz!
Yekta kopan bu öykülerinde - ya da denemelerinde demeliyim- maalesef vasat hikayeler anlatıyor (üçleme tadındaki 3 öykü hariç) bu üçleme dışında beni okurken etkileyen ya da bana değen maalesef hiçbir şey olmadı.
Yekta Kopan'ın Haldun Taner öykü ödülünü alan kitabı kendisinin okuduğum ilk kitabı. O kitapta gerçekten çok keyifli ve iyi hikayeler vardı. Bu okuduğum ikinci kitabında ise her çeşit öyküyü bulmak mümkün. Fakat bunlar ilk okuduğum kitabındaki gibi birkaç öykü dışında zayıf öyküler. İyi yazarında kötü yanı bu herhalde. Hep aynı seviyede eserler bekliyor okur. Her şeye rağmen keyifli bir hikayeler toplamı. Yekta Kopan okumaya devam edeceğim.
Kitap içerisindeki birkaç sayfaya sürekli denk geldiğim için Yekta Kopan’ın uzun zamandır okumak istediğim bir kitabıydı. Ancak beklentimi karşılamadı.
Birkaç öykü okumayı bitirdiğimde benimle devam etse de, kitabın büyük bir çoğunluğunda durum böyle değildi. Okuduğum için pişman olmadım, ancak öneri de değildir.
Keyifle okudum. İçerisindeki bazı öyküleri, özellikle “Şükür, İkiyol Köftecisi, Masallar Vardır, Sıvı Sabun” tekrar yazmak istese tekrar bu kadar keyifle okurdum.
Öyküleri, okuyucuyu alıp sürükleyemeyecek kadar kısa ve derinliksiz buldum. Sanki aklına gelen herhangi bir şeyi doğrudan kitaba aktarmış gibiydi. Kapak görseli ve kitabın başlığı, kitabın kendisinden daha ilgi çekiciydi :(
Öncelikle sanırım kitabi kaybettim. Hepsini bitirdim mi bitirmedim mi hatırlamıyorum. Galiba son bir kısım kalmıştı. Yine de okudum olarak işaretleyeceğim çünkü kitap nerede bilmiyorum ve bulsam bile bitireceğimi sanmıyorum.
Arka kapak yazısı ve başlardaki 2-3 hikayeyi etkileyici buldum. İnanilmaz Jean Louis Fournier tadındaydı başlardaki hikayeler. O yüzden bayağı hoşuma gitmişti ve hep aynı şekilde devam edeceğini düşünmüştüm. Fakat sonradan hikayelerin kalitesi düştü bana kalırsa. Yazım tarzı bambaşka bir şeye evrildi, anlatılmak istenenler anlamını yitirdi ve hikayeler arasındaki bağlantılar koptu. Yanlış hatırlamıyorsam kitap farklı bölümlere ayrılmıştı. Bu bölümlerde bir yerden sonra hikayeler çok alakasız olmaya başladı. Yazarın rastgele derlenmiş hikayelerinin yer aldığı bir kitap haline geldi. İlk bölümde tüm hikayeler birbiriyle tema bakımından bağlantılıyken bi anda böyle bir şeye evrilmesinden hoşlanmadım ve bu kitap benim için anlamını yitirdi. Yazar tarafından ihanete uğratılmış hissediyorum. En iyi hikayelerini en başa koyup gerisini random dizmiş. Hoş değildi. Bir süre görüşeceğimizi sanmıyorum, sayın Yekta Kopan...
Yekta Kopan'ın herhangi bir kitabı çıktığında alırım koyarım yanı başıma, sıkıldığım bir gün otururum okur bitiririm aynı gün. Bu kitap da onlardan biri oldu. Öncelikle kitaptaki hikayelerin yarısını sevdim, diğer yarısını sevemedim. Bazı hikayeler gerçekten vurucu ve sert. Böyle olduğunda etkileniyorum ancak denemeyi, kelimelerle oynamayı seven yazar yine bazı öykülerde bir şeyler denemiş. Bunlar ise bana geçmedi. Yaz öyküleri okuyacağınızı zannediyorsanız yanılıyorsunuz, kitap derme bir özellik taşıyor. Kopan, sağda solda çiziktirdiği öyküleri güzelce toplamış, başlıklara da bölmüş, çok da güzel şiirsel bir girişle de kürate etmiş. Benim sevmediğim ama okurlarının çok hoşuna giden bazı durumlar bu kitapta da mevcut. Özellikle isimleri esprili bir biçimde kurmak (Ferforje bey, Cansız Efendi vs) artık oldukça demode ve vasatlığa hitap ediyor gibi geliyor bana. Masalların olduğu kısma geldiğimde ise bırakma isteği bile oluştu. Bu istek Yekta Kopan'ın kitaplarından sadece birinde olmuştu önceden (Kediler Güzel Uyanır'da) Bu da ikincisi oldu. Olsun, yine yazsın yine okumaya devam edelim. Belki yeni kitap erken gelir.
“Belki en guzel yilin olur bu. Yaralarin kabuk baglamaz, hayat buna izin vermez. Ama korkma. Onlari nasil saracagini daha iyi ogrenirsin belki. Gittigin her sehir kucaklamayabilir, yine de bilirsin ki dondugunde seninle sohbete oturacak bir evin var burada. Gidenlerin gulusleri aklina duser, kimsenin sesini unutmazsin, ofkeye yenik dusmez anilarin. Gun konusarak dogar, gece sessizlikle batar. Belki yaz erken gelir.“
3-4 oykuden gercekten cok etkilendim ama geri kalani fazla bitmemis, havada kalmis, bos hissettirdi. O yuzden kitaba genel olarak nasil bakacagimi cok bilemedim acikcasi. Ama bu kucuk paragraf bile benim icin kitabin degerini cok cok arttirdi. Donup donup burayi okudum ve okudukca sadece burasi icin bile daha yuksek mi puan verseydim diye dusundum.
3,5/5 kapağını görüp benim olmalı dedim (evet ben de kapağına göre yargılıyorum kitapları). tam yazın sahil kenarında okunmalık kitap. bazı hikayeler hiç aklımda kalmada çoğunu hatırlıyorum. bu kitap bana bi banka oturup başka insanların hayatını tahmin etmeğe çalışırken ki hissettiğim hisleri hissettirdi.
Hikayeleri fazla kısa buldum. Yazarın alıştığım hikayelerinden çok farklı geldi bana ve pek beğenmedim maalesef. Bazılarında çok mesaj kaygısı hissederken, bazılarında da hikayeye tam ben girerken hikaye bitti.
Belki Yaz Erken gelir kitabini kapagina aldanip deniz kiyisinda belki yaz hic gitmez temennisiyle okudugumdan midir bilmiyorum, oykulerin icine girmekte ve duygulari hissetmekte epey zorladim. Bitirdigimde ise aklimdan gecen ilk sey, iyi Yekta Kopan'i bu kitap ile tanimamisim oldu.
Yekta Kopan'ın okuduğum ilk kitabı ve çok beğendim. Dili çok yakın, çok bildiğimiz bir dil, öyküler bazen kısacık, bazen daha uzun, bazıları gerçeklerimiz, bazıları hayallerimiz... Kısacası sevdim, diğer kitaplarını da okumak istiyorum..
Öykü kitabı olmasına rağmen çok akıcı değildi. Ancak öykülerin bazılarında ortak olarak okuyan ve okunan arasındaki sınırları fark ettirme, anlatılan ve anlaşılan arasındaki farkı gösterme temaları vardı. Bu detaylarla aklımda kalacak olan bir kitaptı.
Her öykünün sonunda 2 dakika da olsa 2 saat de olsa düşündürdü. Hiçbir öykü okuduğum an bitmedi, hepsi benimle az veya çok ilerledi. Çok akıcı ve güzeldi.
Yekta Kopan'ı uzun süredir okumak istiyordum. Bu okuduğum ilk kitabı oldu. Keşke daha eski eserlerinden birini okuyarak başlasaydım diye düşünüyorum şuanda. Kitapta onlarca öykü olmasına rağmen dörtte birini beğendim diyebilirim. Son 50 sayfaya kadar çoğu öyküyle bağ kuramamıştım. Yazılmak için yazılmış on satırlık öyküler gibilerdi. Son sayfalar ise beni çok etkiledi. Sanki farklı bir yazar yazmış ya da kaleme dökülme aralarında yıllar varmış gibi. Belki ileride ilk eserlerinden birine şans verebilirim ama uzun bir süre yazardan bir eser okumak istemiyorum.
Yani elbet seveni vardır ama ben okurken canımdan can gitti yarıda bırakmamak için kendimi zor tuttum. Okuyorsun öyküler kısa ama eee sonra oluyorsun. Bir daha karşılaşmamayı diliyorum 🥲
Yekta Kopan okumak uzun zamandır tanıdığın, çok sık görüşmesen de her seferinde kaldığın yerden sıcak sohbetine devam ettiğin bir arkadaşla karşılaşmak gibi. Bu kitaptaki öyküleri ilk defa okuyor olsam da kalemi çok tanıdık. Tencere Kapak öyküsüne gülsem mi üzülsem mi bilemedim. Bazı yerleri ne kadar da gerçekti. İki Yol Köftecisi’ndeki his. Ahhh… Yıllar önce aynı etkiyi Fil Mezarlığı öyküsüyle de yapmıştı. Okurlukla ilgili öyküler nasıl tanıdık. Birçok kitabı hala okumamış olduğuma hayıflandım. Hep yazsın hep okuyalım dediğim yazarlardan.