“Bence Dedektif Fix figürü, monotonlaşma ihtimali olan bir hikâyeye kaç-kovala dinamizmi getirmesi için düşünülmüştü. Monotonlaşması kaçınılmazdı çünkü hikâyenin kahramanı Bay Fogg oturduğu yerden kalkmayan, kimse ile ilişki kurmayan kapalı devre bir şahsiyetti. İngiliz emperyalizminin ulaşım alt yapısı ve Jül Vern Seyahat Acentesi’nin hizmetleri olmasaydı, Bay Fogg’dan ne köy ne de kasaba olurdu. Yine de, Bay Verne’in yandan ittirmeli hırsız-polis formülü beni sarmasa da eserin bütünlüğüne ve yazarın emeğine saygımdan ötürü, akışı bozmamak mecburiyetindeyim.”
İlhami Algör, Jül Vern Seyahat Acentesi'nde bir yolcunun yolculuğunun peşine düşüyor. Jules Verne'in Seksen Günde Devriâlem'inin kahramanı Phileas Fogg dünyanın etrafını dönmeye çabalarken, onunla birlikte kıtaları, şehirleri adımlıyor. Bir yandan döneme hâkim olan sömürgecilik meselesi üzerinden Verne anlatısına eleştirel bir gözle bakıyor, bir yandan da 19. yüzyıl dünyasını anlamaya; yüzyılın insanı, toplumu ve meseleleri üzerine düşünmeye fırsat yaratıyor. Victoria dönemi edebiyat metinlerine, filmlere, mekânlara, hatta duygulara uzanarak bu yolculuğa eşlik etmek isteyen okurlarına gördüklerinden daha fazlasını görebilecekleri konusunda cesaret veriyor.
"1955 Suriçi istanbul doğumlu. 76'da Ankara'ya siyasal bilgiler basın yayın yüksek okulu'na (şimdi Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi) okumaya gitti. 83'te döndüğünde Suriçi'ni terk edip Beyoğlu'na çıktı. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku adlı ilk kitabında, Galata Kulesi'nde Müzeyyen'e sarılırken atılmış bir tirad'da kahramanının ağzından Suriçi'nden özür diler. Süha Arın, Can Dündar ile belgesel filmler yaptı. Her yere burnunu soktu. Vietnam'a gitti geldi. Halk arasında "doktor" ve "projeci" olarak bilinir. 50 yaşına geldi, adam olamadı. Olacağı da yok." - İlhami Algör
İlhami Algör’ün Jül Vern Seyahat Acentesi, okurunu yalnızca eğlenceli bir yolculuğa çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda edebiyatın ve tarihin iç içe geçtiği özgün bir anlatı sunuyor. Mizahı, dili, yarattığı dünyayla (zaman yolculukları bir harika) kendine özgü bir yeri var bu anlatının. Jules Verne’in hepimize aşina hikayesi, Algör’ün elinde yeniden şekilleniyor; tarihsel figürlerle başka roman kahramanları bir araya gelip çay içiyor, sohbet ediyor, tartışıyor. Bu buluşmalar yalnızca eğlenceli değil, düşündürücü de—özellikle de oryantalist bakışın altını oyan, sömürgeciliği sorgulayan satırlar sayesinde. Bitirdiğimde içimde tuhaf bir coşku kaldı: iyi ki edebiyat var, iyi ki kurgu var. Keşke İngilizceye, Fransızcaya çevrilse de 21. yy’da hala oryantalist oryantalist konuşan bazı yabancı dostlara tavsiye etsek.
Fikri sevdim, kendim de 19. yüzyıl Avrupa ve sömürgecilik tarihine meraklıyım, fakat yazarın kendisinin de bildiği/belirttiği üzere, yarım kalmış ve hatta hiç kurgulanmamış bir hikaye. Üzerine çalışılsa harika bir eser olabilirmiş.