"Anadilimizi konuşmak başka bilmek başkadır. Dilimizin bilincine varmak her yurttaş için gerekli sayılmalı. Türkçe'nin, çok geniş bir bölgede konuşulan, yapısal karakteri çok güçlü bir dil olduğu düşünülünce, dilimizin bilincine varmaya çalışmak sıkıcı bir iş değil, tatlı bir uğraştır." Melih Cevdet Anday, dildeki ulusallaşma, birlik, özleşme çabasında gönüllü bir savaşçı durumunda.
Melih Cevdet Anday was born in Istanbul in 1915. In 1936, he started attending the Faculty of Letters and History-Geography. In 1938, he went to Belgium to study sociology, however, upon breakout of World War II in 1940, he had to return to his homeland. Between 1942 and 1951, he worked as a publication consultant for the Department of Publications of the Turkish Ministry of National Education, and subsequently he was employed as librarian for the Ankara Library. In 1951, he returned to Istanbul and did reporting for the Aksam newspaper. During this period, he wrote short features and essays for Tercüman, Büyük Gazete, Tanin and Cumhuriyet newspapers. He was also in charge of the art and literature sections of the same papers. From 1954 onwards, he taught phonetics and diction courses in the Department of Drama of the Istanbul Municipal Conservatory. Between 1964 and 1969, Anday served as a member of the Turkish Radio Television’s Board of Directors. When he retired from his position in the Conservatory in 1977, Anday was assigned to the UNESCO Headquarters in Paris as Cultural Attaché. Later on, due to a change in government he was called back to Turkey. He wrote essays for the Cumhuriyet newspaper regularly from 1960 to 1990, and occasionally from 1990 to 2000.
Melih Cevdet Anday'ın 1975 yılında yaptığı radyo programlarının transkripsiyonundan oluşan bir kitap. Türkçe, diğer dillerin etkisinden sıyrılırsa, dilin daha anlaşılır hale geleceğinden; bu yolla, diğer dillerden geçen kelimelerin yanlış kullanımlarının önüne geçileceğinden bahsediyor. Ayrıca, öztürkçecilik sayesinde dildeki ekler anlaşılır olacak, böylelikle halkın kendisi anlamlı türetmeler yapabilecek, kelimeler arasındaki ilişkiler anlaşılır olacak gibi argümanları var. Konuştuğu dildeki tüm parçalar anlamsal bir bütünlük kurduğu takdirde, halk fikirsel bir kopukluk yaşamayacak ve halkın düşünce dünyasında zenginleşme gerçekleşecek diye düşünüyor. "Sadece Arapça, Farsça kelimelerden değil Batı kökenli sözcüklerden de olabildiğince arınalım" gibi bir düşüncesi var, "öztürkçeciler batı özentisi, şark düşmanı" gibi bir fikre karşı bu düşünceyi sık sık tekrarlıyor, "Çünkü Batılı kelimeleri layıkıyla kullanabilmemiz için önce Latince ve Yunanca bilmemiz gerekir yoksa "telefon", "televizyon" gibi kelimelerdeki "tele"nin "uzak" anlamına geldiğini bilmeden, "tel"le ilişkili kelimeler olduğunu sanmak yanılgısına düşeriz" gibi vurguları var. "Sadece Arapça kelimelere karşı değiliz"i kendini savunma amacıyla sunuyor. "Sözgelişi" kelimesini çok sık kullanmış. Kendi dil kullanımında katı bir öztürkçeci değil, kitapta "Türk grameri" gibi ifadeler var. Bir yerde kafası karışmış ya da yazıya yanlış geçirilmiş. "Yukarda "çelişki" sözcüğü geçti sayın dinleyiciler, eski dilde buna "mütenakız" denirdi. Fransızcası "contradictoire". "Aralarında çelişme bulunan önermeler, yargılar, kavramlar, terimler" anlamına." kısmında "çelişkili" ve "çelişki" arasında bir karışıklık olmuş. "Tenakuz" ya da "contradiction" demesi gerekiyormuş. Bir bölümde Mevlana ve Yunus Emre karşılaştırması var, Yunus Emre Türkçe yazdığı için bugün hala anlaşılır olduğunu ve öztürkçeciliğin tarihsel bağları kurma açısından da önemli olduğundan bahsetmiş. Yunus Emre'yi incelediğim zaman, şiirlerini genel olarak anlaşılır bulsam da "Gah bir müfti müderris geh mümeyyiz gah temiz/Gah bir müdbir-ü nakıs (naks) ile noksan olam/Gah batn-ı hut içinde Yunus ile söyleşem" gibi "mümeyyiz, müdbir, naks, hut" gibi gündelik dilde anlaşılır olmayan sözcükleri içeren şiirlerin olduğunu gördüm. Yunus Emre'nin dili genel olarak anlaşılır görünse de, geçmiş/gelecek ve sadeleşme arasındaki ilişkinin de karmaşık bir yapısı olduğunu düşündürmesi/hatırlatması açısından dikkat çekici geldi.
Bazı kelimelerin 70'lerden bugüne yaygınlaşması (ör. deney, deneyim, çelişki, dışavurum, çıkarım, bilgisayar, boşalma, sayaç, vurgu, soyaçekim, oturum vs.) bazılarının ise tutmaması (ör. tasımlama (program), engelleyim (ambargo), ekelge (tarla), kasınç (kramp için kullanılması önerilmiş.. gerçi, burada "-ıl" eki ile "kasılma" kullanıma girmiş denilebilir) ilgi çekiciydi. Bu, tutan kelimeleri yan yana gördüğümde (soya çekince soyaçekim oluyor vb.) ne yapılmak istendiğini anladım. Dil ve zihin arasındaki tıkanmış damarları açma çalışması gibi bir durummuş bu Türkçeyi Türkçeleştirme çalışması... saçma, zorlama, manasız bir uğraş değilmiş.
Ama daha çok nostaljik, keyifli bir cumartesi dinlencesiydi... sesli kitap olarak dinlediğim için.
“Dilinin bilincine varmak her yurttaş için gerekli sayılmalı. Sıkıcı bir görev değildir bu, tatlı bir uğraştır. Hele bizim dilimiz gibi çok geniş bir bölgede konuşulan, yapısal karakteri çok güçlü bir dil söz konusu olunca, onunla ilgilenmenin tadı daha da artar.”
Excerpt From Dilimiz Üstüne Konuşmalar Melih Cevdet Anday