“Bu topraklardaki zulüm hiç bitmeyecek, kargaşa hep sürecek, kan akışı durmadan körüklenecek. Beklenen kurtarıcının gelmesi için şiddet ve ölümler daimî olmak zorunda. Burayı cehenneme çevirenlerin inancı, ‘Kanı ne kadar çoğaltırsanız cennete o kadar yaklaşacaksınız!’ diyor. Kıyameti isteyen bu sapkın akıllar, bunu başararak kendilerini kurtaracaklarını düşünüyorlar. Hayır, buna müsaade edemeyiz!” Cümleler 1577 yılının İstanbul’undan… Ama sanki trajedinin, acının, feryatların hiç bitmediği günümüz Ortadoğu’sunu anlatıyor. İnsanlık tarihi biraz da zulümler tarihidir. Kan ve şiddet üzerinden yapılan hesaplar dünyayı kaosa sürüklemeye başladığında sapkın akıllar, gökten inecek muhayyel bir kurtarıcı için cinayetler işlemeyi, zulümler üretmeyi masum bir iman olarak görürler. Gerisi insanlığın kaderidir.
İskender Pala (born 1958, in Turkey) is a Turkish Divan (Ottoman) Poetry Professor and author of best seller novels. He also used to write a column in the Turkish daily newspaper Zaman.
İskender Pala graduated from Istanbul University Faculty of Letters Turkish Language and Literature Department in 1979. He entered Turkish Navy as a lieutenant in 1982 and taught Turkish Literature in Naval Schools and Boğaziçi University. In 1987 he established Turkish Navy Museum Archives. He oversaw classification and restoration of many historic documents dated from the times of the Ottoman Empire. He published Encyclopedic Dictionary of Divan (Ottoman) Poetry and received Writers Union of Turkey Award in 1989. He was discharged from the Navy without any conviction during what is now called the "Postmodern coup". Later, he wrote a book about his life in Navy and his discharge, called Between Two Coups referring to military coup in 1980 and 1997 military memorandum in Turkey. He said that the reason for his discharge was his practicing İslam in his private life.
Osmanli zamaninda geçen sürükleyici bir polisiye. Ana karakterlerde inandırıcılık sorunu olsa da keyifli akıyor. Son kısimda çok da gerekli olmayan inanç-din tartısmaları olmasaydı bir yıldız daha verirdim.
Ramazan ayının ilk günü yani 12 Kasım 1577 İstanbul semalarında büyük bir kuyruklu yıldızın geçişi gözlenir. Galata'da kurulu rasathanede gözlem yapan Müneccim Başı zaten hesaplarını yapmıştır. Kuyruklu yıldız daha 40 gece gözlenebilecektir.
Spoiler!!
Ancak hem Osmanlı'da hem de Dünyanın diger yerlerinde toplumlar bu geçişe hazırlıklı degildir. Yaşanan bin bir türlü olay, kötülükler, (bazi iyilikler de ) kuyruklu yıldızın geçişine yorulur.
Bir de bu yıldızın kendisinin yüzyıllardır beklenen Mehdi Azdahak'ın gemisi olduğuna inanan sapkın bir tarikat var. Bu tarikat Mehdinin gelişini hizlandırmak ve onurlandırmak için şehirde vahşice cinayetler işliyor.
Aylarca doğru düzgün kitap okuyamayan ben, bu kitabı iki gün içinde okumadım, yalayıp yuttum resmen. Çok sürükleyici, kendini okutturan, okuması da çok zevkli harika bir kitap. Okurken İskender Pala ile ilk tanıştığım zamanları düşündüm, 12-13 yaşlarındaydım ve İskender Pala’nın o sürükleyici kalemine, daha ilk sayfadan okuru olayların ortasına çekişine ve edebiyatının gücüne hayran olmuştum. Şimdi uzun zaman sonra yeniden bir İskender Pala romanı okudum ve aynı hislerle bitirdim kitabı.
Gelelim kitabın konusuna, 1577 yılı Ramazan ayının ilk gecesi İstanbul semalarında bir kuyruklu yıldız belirir. Bu ‘kuyruklu’ halkta uğursuzluk alameti olarak görülürken, Azdahak cemiyetine mensup Maguşlar yıllardır bekledikleri kurtarıcının bu ışık hüzmesinden gemide geldiğine inanırlar ve yeryüzünü cehenneme çevirmek için işe koyulurlar. Zira Yüce Kurtarıcı yeryüzünde artan şiddeti, kanı, yalanı, hırsı ve düşmanlığı görecek, bu cehennemi cennete çevirmek için tüm merhametiyle yeryüzüne gelecektir. Bu sapkın topluluk ortalığı kasıp kavururken Uzun Sadrazam ve görevlendirdiği hafiyeleri Karabarut ile Emanet hem Maguşları durdurmaya hem de işlenen korkunç suçların arkasındaki gizemleri çözmeye çalışırlar.
Kitapta bahsi geçen kuyruklu yıldız gerçek bir olay olup periyodik olmayan bir kuyruklu yıldızdır. Maguşlar da aynı şekilde tarihi gerçekliği bulunan bir cemiyet. Eski Fars kültüründe ve inanç sisteminde Mağuş adı verilen kâhinlerin büyü yapabilme, rüyâları yorumlayabilme, göğe bakarak öngörülerde bulunabilme ve ileri seviyede kehânet yetenekleri vardır. Onuncu yüzyıldan sonra târih içerisinde yitip gitmişlerdir. Biraz araştırma yaparken Türkçe Söylence Sözlüğü’nde Maguş/Magus kelimesinin Batılı dillerde büyü anlamına gelen Magic, Magia, Magie gibi sözcüklerin asıl kökeni olduğunu okudum. Kitaptaki önemli karakterlerden Uzun Sadrazam da yine gerçek bir tarihi figür: Sokollu Mehmed Paşa. Hatta ve hatta Wikipedia’da sadrazamın ölümü anlatılırken bahsi geçen Hasan Ağa’da gerçek isminin Hasan olduğunu öğrendiğimiz hafiye Karabarut’dan başkası olmasa gerek.
İskender Pala kitaplarındaki bu tarihi gerçeklerin ince ince dokunması yazarın geniş bir kaynakça ile çalışmasından kaynaklanıyor. Bir romanda alışık olmadığımız bir şekilde bitiyor kitap zaten, bir kaynakça ile.
Tüm bu olayların arkasında ise çok derin bir soru saklı: insanoğlu neden sürekli bir kurtarıcı bekler ve neden kendi kusurunu örtmek için tüm sınırları çiğnemeyi göze alır?
(Bu noktadan sonrası spoiler içerir!!)
Daha detaylı bir inceleme:
1- Emanet ve Karabarut Kitabın en sevdiğim dinamiğini birinci sıraya koymasam olmazdı. Tüm o dehşetin, zulmün ve tehlikenin ortasında böylesine güzel bir aşk hikayesi okuyacağımı hiç beklemezdim, üstelik Emanet kitabın büyük bir bölümü boyunca erkek kılığında olmasına rağmen. Ama itiraf etmeliyim, kitabın ilk çeyreğinden sonra ikisini birbirine yakıştırmaya başlamıştım ve birbirlerine aşık olmalarını çok istemiştim. Emanet küçüklüğünden itibaren hep bir erkek çocuk isteyen paşa babası tarafından bir kalıba sokulmuş ve zamanla da o kalıbı benimseyip hayatı haline getirmiş. Bir erkek gibi büyütülen Emanet erkek kılığına girebilen mahir bir hafiye ve usta bir cerrahken yolu şahbaz bir levent yine işinde çok iyi bir hafiye olan Karabarut ile kesişir. Karabarut mert, özgüvenli ve asla altta kalmayan derviş görünümlü bu zeki hafiyeye ilk başta ısınamasa da zamanla aralarında birbirlerine canlarını ‘emanet’ ettikleri bir ortaklık gelişir. Beraber iş yaptıkça da Karabarut zamanla ona alışır, hatta yanında olmadığında onu özlemeye başlar. Emanet de farklı değildir, kiliseye baskın yaptıklarında Karabarut ortalıkta görünmeyince onun için endişelenir. Emanet’in gerçek kimliği, yani kılık değiştiren bir kadın olduğu ortaya çıkınca Karabarut onu koruyup kollaması gerektiğini daha derinden hisseder. Emanet’in kimliği açığa çıkınca iki tarafın karşılıklı aşkı sessiz kalır, zira ikisi de ilk adımı karşıdan beklemektedir. Ne zaman ki Sadrazam ölürken ikisinin elini tutup birleştirir, duygularını açıklama cesareti bulurlar. Emanet’in ondan üstün olmasından dolayı reddedilme korkusu taşıyan Karabarut Peygamber Efendimiz ve Hz. Hatice evliliği ile teselli bulurken, kadınlığının ve zerafetinin farkında olmayan Emanet Mısır’da Samime’nin anneliğinden etkilenir ve içinde anne olmaya ve sevilmeye dair derin bir istek duyar, saçını uzatmaya ve hafiyeliği de cerrahlığı da bırakmaya karar verir. İkisinin düğünü ve tüm kötü adamların yakalanmasıyla biten kitap benim gibi mutlu son sevenlerin çok hoşuna gidecektir, beni çok tatmin etti.
2- İlim ve cehalet çatışması Kuyruklu yıldız gökyüzünde ilk belirdiğinde herkesin tepkisi farklı olur. Mısır’da ve Şam’da eğitim görmüş, ilmi ve bilgiyi temsil eden müneccim ve rasathanesi ise bunu bilimsel araştırmalar yapmak için başlarına konmuş bir talih kuşu olarak görürler ve tüm gece boyunca aralıksız çalışırlar. Bu gece müneccim efendinin saadet dolu gecesi olarak tasvir edilir.Müneccim o geceyi Allah'ın kendisi için araladığı bir gök kapısı olarak görür ve durmadan çalışır. Padişahın adamlarının tüm ısrarlarına rağmen rasathanesinden ayrılmayan müneccim bilimin, öğrenme aşkının ve rasyonel bilginin temsilcisidir. Ertesi gün divanda gözlemleri sonucu ulaştığı sonuçları anlattığında ise ortalık karışır. Bir yanda bir gök olayı ile uğur veya uğursuzluk arasında hiçbir sebep-sonuç ilişkisi olmadığını anlatan müneccim diğer tarafta ise sokakta ‘gökleri kurcalayıp duran’ müneccime saldırmak isteyen halk, ona ‘zındık herif’ diye kin tutan yeniçeri ve kuyruklu yıldızın şeytanları taşladığına inanan şeyhülislam vardır. Bu ikinci taraf cahilliği, bağnazlığı ve kör inanışları temsil eder. İyiler cephesindeki bu çatışmanın paralelini de müneccim kalfası Dinikuru Benyamin ve Kaf Maguş arasında görüyoruz. Hatta Benyamin her ne kadar bir Maguş da olsa gördüğü korkunç ayinden sonra sarsılıyor ve gördüklerini gelip Benli Vezir’e anlatıyor. Bilginin ve ilmin sembolü olan Benyamin’in kötülüğe yenik düşmemesi ve manipülasyonlara takılmadan mantıklı kararlar verebilmesi de bilginin insanı nasıl yükselttiğini gösteriyor, çünkü Benyamin Maguşlar içinde olup tüm kötülüklere şahit olup pişman olan, cemiyete zıt düşen iki isimden birisi. Müneccim Efendi’nin nasıl bir bilim aşığı olduğunu da rasathane yıkılırken bunun acısına dayanamayıp kalbinin durmasıyla tekrar anlıyoruz.
3-Ermihal Maguşlar içinde cemiyete ters düşen, koşulsuz itaat etmeyen ikinci kişi de cüce Ermihal. O mağarada karşısında kurban rolündeki Samime’yi gören Ermihal onun zamanında mahallede kendini iyi davranan tek kişi olduğunu hatırlayıp onu canı pahasına kurtarmaya karar veriyor ve başarıyor da. Samime’nin ve bebeğinin hayatını kurtarıyor ancak bunu canıyla ödüyor. Yine de son anına kadar Samime’nin saklandığı yeri söylemeyen Ermihal kendini yapılmış bir iyiliğe karşı vefa gösterip yaptığı tüm kötülüklere rağmen okuyucunun sempati duyduğu bir karakter olarak ölüyor. Ermihal ve Samime dinamiği yapılan hiçbir iyiliğin boşa gitmediğini gösteriyor, zira Ermihal olmasaydı yada bu cesur kararı vermeseydi Samime kurtulamazdı.
4- Kötüler ve iyiler Ermihal’in hayatını kurtardığı Samime’nin ifşa ettiği Benli Vezir (ki ortaya çıkana kadar ondan çok şüphelenmiştim) başta olmak üzere tüm kötü adamların hikayenin sonunda hak ettikleri cezaları bulmaları, kötülüğün asla cezasız kalmadığı klişesini desteklediği gibi, tüm iyilerin verdikleri tüm kayıplara rağmen kitabın sonunda mutlu olmaları da iyilerin hep kazandığı klişesini destekliyor. Evet çok klişe ama kana bulanmış bir hikayenin böyle bir sona bağlanması okuma zevkini çok yükseltiyor.
5- Kusurlar Maguşların ortak özelliği hepsinin bir özrünün, bedensel bir sakatlığının olması. Bu kusurlu olma hali onlar için dünyanın kusursuz bir cennet olma fikrini daha cazip hale getiriyor, çünkü bu kusursuz cennette kendi kusurlarının da kaybolacağına inanıyorlar. Bu cenneti uğrunda can alabilecek kadar çok arzularlar. İşte bu kusurlarından kurtulma isteği de onları her sınırı aşmaya ve her türlü kötülüğe hazır hale getiriyor. Alt tabakadaki bu zaafı kullanan efendilerin kendilerinin de kusurlu oluşları ve anlattıkları masallara kendilerinin de inanıyor oluşları onları çok tehlikeli bir hale getiriyor. Ne kutsal ne masum tanımayan Maguşlar toplumun onlara vermediği yeri ve merhameti kendi cemiyetleri içinde bulduklarından dolayı bu cemiyete ölümüne bağlanıyorlar; daha güçlü bir etken olmadığı sürece. (Benyamin için bilgiden gücünü alan vicdan ve Ermihal için eski bir iyiliğe karşılık verme dürtüsü)
6- Beklenen kurtarıcı Başta da bahsettiğim gibi olaylar ‘İnsanlar neden hep bir kurtarıcı bekler?’ sorusu etrafına sarılı aslında. İnsanoğlu sorumluluk almaktan kaçtığı, aksiyona geçip dünyayı güzelleştirmek zor geldiği ve pasif kalmanın rahatlığını terk edemediği için hep bir kurtarıcı bekler durur. Bu bireyler özelinde de, toplumlar düzeyinde de böyledir. Bu inanış dengede götürüldüğünde insanı hayata bağlayabilirken, cinnet seviyesine geldiğinde insanı her türlü kötülüğü yapabilecek, her türlü fedekarlığa hazır bir hale getirir. Kurtarıcıyı takıntı derecesinde bekleyen insanlar da bu yolda başkalarına akla gelmedik kötülükler yapmaktan çekinmezler. Evet aktif iyilik zordur ancak sadece aktif iyilik dünyayı cennete çevirebilir. Maguşların pasif kurtarıcı bekleme hallerine karşılık Sadrazam, Emanet, Karabarut ve diğerlerinin aktif dünyayı iyileştirme çabası daha değerlidir ve hikayenin sonunda kazananlar da bunlardır. Kısacası kötülük kötülükle ortadan kaldırılamayacağı gibi dünyayı güzelleştirmek de pasif bir kurtarıcı bekleme ameliyesi ile değil aksiyon halinde bir iyilik ile mümkündür.
Bu yazıyı kitabın mesajının özeti mahiyetindeki Sadrazam’ın vasiyeti ile bitirmek istiyorum:
Herkese bildirin ki gönülleriniz dünyalık için sizden ayrılıp gidiyorsa hakikatten uzaksınız demektir; ama eğer hakikat her an gönlünüzdeyse her nereye gitseniz herkese yakın sayılırsınız. Gazap ve öfkeden kaçının; çünkü onun başlangıcı delilik ve sonu pişmanlıktır. Kimseyi kınamayın, kınamak gerekiyorsa kendinizi kınayın. Kendisini kınayanı başkaları kınayamaz. Geçiminizi helalinden kazanmaya çalışın. Açlığı için onurundan vazgeçen, açlığını geçirse de onursuzlukta baki kalır. Nefsinizi alçaklıktan koruyun ki, fakir olsanız bile şerefli kalasınız. Dostlarınızın gönlünü kırmayın; düşmanlarınızın arzularını yapmış olursunuz. Konuşacak yerde susmayın, susacak yerde konuşmayın. Sizden soruluncaya kadar susmak, susturuluncaya kadar söylemenizden hayırlıdır. İnsanlarla geçiminiz öyle olsun ki öldünüz mü ağlasınlar. Öfkeden kaçının. Öfke, tutuşturulmuş bir ateştir, her kim öfkesine hakim olursa, onu söndürür; her kim onu salıverirse, ilk yanan kendisi olur. Daima çalışın, ta ki kötülük düşünmeye vakit bulamayasınız. Haksızlık önünde eğilmeyiniz; hakla beraber şerefi de kaybedersiniz. Yükselmeyi isteyen onu alçakgönüllülükte aramalıdır. Ve son olarak, Devlet-i Aliyye'nin düşmanı çoktur, zinhar mücadele edesiniz. Dinsizlere ve dinsizliğe karşı durmak, kulluk gayretidir; Allah'ın Gayur ismine sığınarak çalışın. Zalimlere cezasını vermek dahi sadakanız olsun. Allah bahtınızı açık etsin, adınızı sevdiği kullar arasına yazsın.
Yazarımız İskender Pala’nın kaleminden okuduğum her bir eseri ile bambaşka duygular yaşıyor, bambaşka ruh haline bürünüyorum. Özellikle tarihi kurgulara öyle başarılı imzalar atıyor ki yazarımız, kaleme aldığı dönemi tüm ayrıntılarıyla biz okurlara yansıtıyor eserimiz 𝐀𝐳𝐝𝐚𝐡𝐚𝐤’ta da olduğu gibi. O zaman hemen kitabımızdan bahsedelim kısaca…
Hikayemiz 1577 yılının Ramazan ayında tüm dünyanın ihtişamına hayran olduğu İstanbul’da geçiyor. O gece herkesin başı yükseklere çevriliyor; görevlilerin hilali görüp Ramazan ayının başlangıcını müjdelemeleri bekleniyor ve sonunda beklenen haber de geliyor. Hicret’ten itibaren 985. Ramazan’ın başladığını da Şeyhülislam müjdeliyor. Bu mübarek ayın başlaması ile ziyadesiyle mutlu olan halk ve imparatorluk sarayındaki devletlülerin mutluluğu Karabarut Hasan isimli hafiyeyenin huzura gelmesi ve yanında getirdiği bohçayı açmasıyla bozularak yerini huzursuzluğa bırakıyor. Bohçanın içinden çıkanlar Sultan oğlu Sultan Murat Han’ın memalik-i mahruse-i şahanesinde Allahın kitabıyla alay edercesine kirletilmiş sayfalardır. Kutsal kitap kirletilerek bu devlete meydan okunmuş Allahın dinine savaş açılmıştır. Şehrin farklı yerlerine farklı zamanlarda bırakılmış bu bohçalara karşı yapılacak olanlar, alınacak tedbirler düşünülüp konuşulurken çok daha büyük, kıyamet alameti olarak görülen bir haberle sultan iftar sofrasından kaldırılır. Kimine göre uğursuzluk kimine göre hayra yorulan o dehşetli ışık kümesi gökyüzünde belirmiş, akılları baştan almıştır.
Bu doğa olayını farklı yorumlayan ve uzun zamandır bu anı bekleyen, kan akıtmaktan can almaktan çekinmeyen, kıyameti isteyen sapkın akıllar, yaptıkları akıl almaz vahşetle kendilerini kurtaracaklarını düşünüyorlardır fakat yeryüzünde kafirler kadar onlara dur diyecek aklı başında iman sahibi gerçek vatanseverleri; Uzun sadrazam, Karabarut Hasan ve muhteşem bir hafiye olan Emanet ile isimlerini buraya sığdıramadığım daha nice kahramanları hiç hesaba katmamışlardır. Başlarına geleceklerden habersizce işlemeye devam ettikleri bu büyük günahlarla cehennemin o kızgın ateşini iflah olmaz ruhlarıyla besleyeceklerdir o anlarda farkında olmasalarda. Burada yazmakla anlatılamaz kitabımızdan daha fazla bahsetmek istemiyorum çünkü okuyarak yaşayabilececeğiniz, yüreğinizin en derinine işleyecek bir eser 𝐀𝐳𝐝𝐚𝐡𝐚𝐤. Kesinlikle ve şiddetle TAVSİYEMdir. Syf: 375
İlginç, sürükleyici, dili akıcı ve anlatımı o kadar güzeldi ki bitmesin istedim. Film tadında, elimden düşürmeden okuduğum bir romandı. Özellikle karakterleri çok sevdim. Fakat kurguda eksik bırakılmış bölümler vardı ve her şeyi bir sona bağlama takıntım olduğu için yarım kalmış kısımlar canımı sıktı.
Bundan sonrası kitapla ilgili bilgi içerir; bitirmediyseniz henüz okumayınız.
Neden Vahan yakalandığında ve öldü denildiğinde bu konunun peşini bıraktılar? Gizli saklı gidip teyit etmeleri gerekiyordu. Neden araya 2 yıl girdi? Ya da diğer Maguşların kimlikleri açıklanmalı, sorgulanmadı idi. Devlet kademesine yerleşenler ya da Ayasofya müderrisi sorgulanmadı. Sultan bu duruma nasıl tepki verdi? Uzun sadrazamı kim öldürttü? Birinin hançeri verip meczubu tembihlediğini düşünüyorum. Benli vezirin sonu daha açık bir şekilde verilse, daha mutlu olurdum ya da Sultan'ın buna tepkisini okumak isterdim.
Büyük kurtarıcıyı getirmek maksatlı yapılan zulümler günümüzün özeti. Kitap tam da bugünlere işaret ederken, mazlumların ve zalimlerin hikâyeleri hep aynı. Ama bir şey kesin: o da ne bu alemde ne de ötekinde kötüler asla payidar olmaz, yazarın dediği gibi.
Velhâsılıkelâm su gibi aktı, neden daha önce İskender Pala'nın kalemi ile tanışmadım diye hayıflandım ama bundan sonra bütün kitaplarını listeme aldım okuyacağım.
Okumaya geri döndüğümden beri Türk yazarlardan özellikle İskender Pala’nın bir kitabını okuyacağımı biliyordum. Bu yolculuğa Azdahak ile başlamak ise benim için gerçekten güzel bir başlangıç oldu. Genel olarak kitabı beğendiğimi rahatlıkla söyleyebilirim.
Açıkçası bu kadar macera ve fantastik ögeler barındırdığını bilmiyordum, o yüzden bu benim için hoş bir sürpriz oldu ve heyecanımı artırdı. Hikâyenin başlangıcı da oldukça dikkat çekiciydi: Gökyüzünde aniden beliren bir yıldız ve ardından halkın ayaklanması. Bu kaosla birlikte bir tarikatın kanlı eylemlere başlaması kitabın atmosferini çok güçlü kuruyor. Emanet karakterine ayrı bir parantez açmam gerekiyor. Onu gerçekten çok sevdim. Ağır işleri yapabilmek için erkek kılığına girmek zorunda kalmasa keske ama o dönemin şartlarını düşündüğümde başka bir yolu da pek mümkün görünmüyor. Kitaptaki en zeki, en güçlü ve kimseye muhtaç olmayan karakterin bir kadın olması ayrıca mutlu etti. Karabarut Hasan ile olan ilişkisini de oldukça samimi buldum; zorlama hissettirmedi. Emanet’in kadın olduğunun ortaya çıkmasıyla ilişkinin biraz hızlı geliştiğini düşünsem de aralarındaki uyumu yakıştırdım. İtiraf etmem gerekirse ( spoiler btw ), finalde liderin kim olduğunun açıklanması beni hic şaşırtmadı. Çünkü o noktaya gelene kadar karakterleri biraz karıştırmışım; “bu adam kimdi ya?” dediğim bir an oldu. Ayrıca hamile kadınları katletmesine sebep olacak güçlü bir motivasyon görememem de bana biraz zorlama geldi. Bunun dışında, son bölümdeki macera ve ardından gelen evlilik sürecini okumak keyifliydi.
Daha uzun ve detaylı bir yorumu hak eden bir kitap aslında. Bitireli zaman geçtiği için keşke daha erken yazsaydım keşke neyse artıkk. Ama yine de şunu net söyleyebilirim: Kesinlikle çevreme tavsiye ederim ve İskender Pala’nın diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorumm.
Mutlaka okunmalı. Olay örgüsü, gizemli, insancıl. Güzel bir macera/polisiye/gizem romanının ahlaksızlık ögeleri olmadan da yazılabileceğinin en güzel örneği. Amerikalı yazarlık sektörüne inat.
Yazarın ilk kitaplarına göre olay örgüsünü fazla karmaşık bulduğum ama dilini her zaman sevdiğim bir roman. Polisiye türüne daha yakın. Güçlü kadın karakterin erkekleşmesi fikrini sevemedim.
Katre-i Matem tadında bir Osmanlı polisiyesi diyebiliriz ama içinde Şehname kaynaklı olduğu söylenen ama bize daha çok Amerika'daki dehşetli sinagog olaylarını hatırlatan olaylar var. İskender Pala yine konuşturmuş kalemini.