2,5/5 Bu kitabı tasavvufa giriş için uygun olduğuna dair bir öneri üzerine almıştım; çok da büyük bir istekle başlamış ama büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Girişi batı dünyasından birçok ismin bilinçdışı kavramına dair yazdıklarının kısa bir özetiyle başlıyor, aralarda sohbet havasında bol bol Yunus Emre alıntılarıyla devam ediyor. Devamında hiç anlamlandıramadığım bir rüya bölümü var ki; çevrenizde vardır mutlaka, kimi insan rüya görmeyi ve anlatmayı sever- burada yapılan bu sohbetten ibaret. Ama bende en çok hayal kırıklığı yaratan şey; kitabın başından itibaren kendi geliştirdiğimiz "Kaliforniya Sendorumu" kavramını açıklayacağız dedikten- ve ben de sabırla, tüm iyi niyet ve gayretimle sonuna kadar okuduktan sonra bu kavramında bir sohbetten öteye geçmemesi oldu. Sonuç; tasavvuf edebiyatına başlasam mı acaba diyen hevesimin maalesef beni terk edişi oldu.
Herkese keyifli okumalar.
Nietzsche'nin insanı, kendi kendini aldatan fakat aynı zaman-da "güç arayışı" dürtüsünün hükmü altına girmiş bir varlık-tır. Güç arayışının yanı sıra bilme ve gerçeği arama dürtüsü de vardır. Bu dürtü, belki de gizli kalmış ölüm dürtüsüdür.(13) Nietzsche'ye göre her duygu, görüş, tutum ve davranış, aslın-da kendini aldatma ve yalandan ibarettir. Herkes, kendi ken-disine en uzak olandır...(14)
Bireyi büyük oranda oluşturan başlıca unsur bilinçdışıdır. Bi-linçdışı; karmaşık duygu, düşünce ve dürtülerin hüküm sür-düğü, eski duyguların tekrarlandığı bir alandır. Böylece insan sürekli kendisini ve diğer insanları aldatarak yaşar. Vicdan ise tarihin bir döneminde, insanoğlunun saldırganlık dürtülerini denetlemek istemesinden kaynaklanır Nietzsche'ye göre ilkel insan; "vahşi tabiatlı, zafer ve kurban arayan, sarışın bir hay-vandır." Toplumsal hayat, dürtülerin dışa dönük yaşanması-nı engellediği için bunlar yön değiştirip "kendi kendini yok etme dürtüsü" olarak içe yöneltilir, böylece suçluluk duygula-rı oluşur. Tüm bu nedenlerden dolayı insan kendi kendisine küskün bir hâle gelmiştir. İçinde kötülük, kıskançlık, nefret ve hiddet taşır. Bastırılan bu duygular kimi zaman kamufle edilerek "sahte ahlaklılık" şeklinde topluma yansıtılır.syf37
temel patoloji-miz yanlış yerde, yanlış şeyi "istemek" ve buna bağlı olarak acı hissetmek midir? Bedensel haz, duygusal haz ve zihinsel-ras-yonel haz gibi arayışların temelinde bu garip ve yanlış "istek" mi yatıyor? Yoksa biz de Nasreddin Hoca hikâyesinde olduğu gibi, ahırda kaybolan tesbihi, ışık daha fazla diye pazar yerin-de mi arıyoruz?
Her hâlükârda insan, ana vatanından kopmuş, dünya gur-betinde yalnız kalmış bir yolcu gibi "iki kapılı bir handa gündüz gece gider... Bu yolculuk bizi merkezden uzaklaştır.
dığı oranda rahatsızlık ortaya çıkar ve acı çekeriz. Merkezden uzaklaştıkça artan karanlık görüşü de azaltır. Daralan görüş açısının oluşturduğu bilinç de kısıtlanıp sıkışmış bir hal alır. İnsan zifiri karanlık içerisinde el yordamıyla nesnelere ve in-sanlara sarılıp "Bir zamanlar bana o denli yakın olan ışık sen misin?" diye sorar. Aldığı yanıt her seferinde olumsuz olunca aramaya devam eder, sürekli yer değiştirip hep yeni bir ümitle yeni arayışlara girer. Belki de zamanın başlangıcından beri in-sanın temel dramı, kendisine yetmediğini sandığı bir dünya-nın içine yerleştirilmiş olması ve kabına sığamamasıdır.
İnsan, merkezden kendisini uzaklaştıran bu yolculuğa, epey acayip bir tekneye binerek açılır. Bu teknenin adı "nefs" veya "ben"dir. Hayatı boyunca, azgın dalgalar arasında kâh o yana kâh bu yana savrulur; Ulysse gibi İthaka'yı, yani anavatanını arar. Zaman geçtikçe gemi eskir, su alır, dümeni tutmaya çalı-şan eller sızlar ve soğuk insanın iliklerine işler. Ah! İnsan hep İthaka'nın sakin sularını, güneşin ısıttığı yemyeşil sahilleri ve güven veren, o coşku dolu sükûneti arar. Arada sırada fırtına geçici olarak dindiğinde geminin bir adaya ulaştığı olur ama nedense içindeki huzursuzluk insanı hep yeni arayışlara iter, yeniden "ben" gemisine binip "İthaka" ümidiyle engin deniz-lere açılır.syf88
Nefesin aynında (aslında, özünde) olan her şey, karanlık ge-cenin sonundaki aydınlık gibidir.
Siz hiç gündüzü olmayan gece gördünüz mü? Nefesin bir di-ğer derin anlamı ise "almanın”, “verme” olmadan anlamlı ola-mayacağı ve rahatlamanın sadece bu ikisi bir araya geldiğinde mümkün olabileceği gerçeğidir. Çağımızda, narsisist medeni-yetin ve insanın temel sorunu, almaktan ötürü vermeyi unut-muş olması ve bu nedenle çatlayacak kadar sıkılmasıdır.syf240
Freud'a nefs sağlığı nedir diye sorulduğunda, "çalışabilmek ve sevebilmek" diye cevap vermiştir. Bu gözlem kısmen doğrudur. Sevemeyen ve üret-kenlikten uzak bir insanın bu sorunları aşması elbette büyük bir aşamadır ama nefsin yapısı gereği asıl nefs sağlığı, belirli bir katta takılıp kalmamak ve yükselme sürecinin kesintisiz devam etmesidir. Zira duraklama (stagnasyon) belirli bir süre sonra "ölüm" anlamına gelir. Dün bizim açımızdan anlamlı olan ontolojik bir alan veya kat, bugün için yeterli gelmez. Acı ve sıkıntı yine üstümüze çöreklenir. Üst katların varlığından habersiz olan “psikanaliz medeniyeti", ne yazık ki empoze ettiği varoluş tarzı ile, geçici bir yükselmenin ardından yeniden aşağılara düşme riskini de beraberinde getirmiştir.syf302
(Aslın-da birbirimize ne kadar benziyoruz. Fakat küçük farklardan dolayı birbirimizi ayrı sanıyoruz. Aramızda öyle derin bir kardeşlik var ki, anlatmak için kelimeler yetmiyor. Hepimiz o nefs-i emmâre zindanından kurtulmak istiyoruz. Alkatraz kuşçusu gibi, bir ömür boyu yılmadan, ümitle, belki olur diye, kuş olup zindandan uçma hayalini yaşıyoruz. Zindana kafes üstüne kafes yerleştirip, içimiz yanarak o kuşları besliyoruz. O katta yaşayan rolümüzü terk etmekten korkuyoruz, çünkü o katı ve rollerini terk edersek öleceğimizi sanıyoruz.
Ölünüz, ölünüz; bu ölümden korkmayınız! Çünkü, ölüm-le şu kirli topraktan kurtulur, göklere, ötelere yükselirsiniz! Ölünüz, ölünüz; bu nefs-i emmâreden yakanızı sıyırınız! Çünkü bu nefis bağ gibidir, zincir gibidir; siz de, o zincir ile bağlanmış birer esir gibisiniz! Zindanı delmek için eli-nize bir kazma alınız! Zindanı delebilirseniz, padişah da siz olursunuz, emîr de siz olursunuz [...] Buluttan dışarı çı-kınca, ayın on dördü gibi parlak bir mânâ "ay"ı olursunuz! Susunuz, susunuz; susmak, ölümün nefesidir! Aslında, bu susuşunuzda, yani ölüşünüzde bir dirilik vardır!
(Hz. Mevlânâ, Divân-ı Kebîr'den Seçmeler,
Cilt 1, s. 443, çev. Şefik Can)syf388