“Aklımda dokunaklı romanları, kalbim hâlâ gözyaşları kaplı. Yapıtları rüya sevdalısı çok sayıda ruha hitap eden Max du Veuzit…” —RENÉ LELU
Max du Veuzit takma adıyla romanlar yazan Alphonsine Zéphirine Vavasseur, insan ruhunun en kırılgan yönlerini sade bir dille gözler önüne seren, popüler aşk romanlarıyla kadınların yazın dünyasında görünürlüğünü artıran, Fransız edebiyatının en üretken ve sevilen yazarlarından biriydi. En bilinen eserlerinden biri olan Serap’ta aile bağlarının önemini ve bu bağların gerisinde yatan sırların ağırlığını ele alıyor.
Hayatından memnun, kaygısız yaşayan Cylia, bir aile sırrını keşfetmesiyle kendini bambaşka bir gerçekliğin içinde bulur. Öğrendiği sır, onun hayata tutunduğu dalları birer birer kırarken, Cylia’yı sessiz bir çöküşe sürükler. Önceleri hayata neşe ve umutla bakan bu genç kadın gün geçtikçe solup kendi içine kapanır.
Türk edebiyatının en büyük hikâye ustalarından Sait Faik Abasıyanık’ın, Max du Veuzit’in duygusal ve zarif dilini incelikle yansıtan çevirisiyle…
Née au Petit-Quevilly, Alphonsine Zéphirine Vavasseur épouse à Paris, le 16 janvier 1898, François Simonet, employé aux chemins de fer de l'Ouest sur la ligne Paris-Saint-Lazare - Le Havre. En 1902, elle est admise à la Société des gens de lettres. Elle est membre de la Société des auteurs dramatiques et de la Société de géographie2.
En 1905, elle demeure à Harfleur3. Elle est rédactrice en chef du Journal de Montivilliers et critique littéraire dans plusieurs journaux normands2. En 1932, elle habite avenue Allard à Bois-Colombes ainsi qu'à Orgeval. Elle achète le château de Théméricourt en 1935. À la fin de sa vie, elle demeure 3 villa Logerais à Bois-Colombes.
Serap, aile bağlarının önemini ve bu bağların gerisinde yatan sırların ağırlığını ele alıyor. Cylia’nın hayatındaki kırılma anlarını ve bu travmaların psikolojisi üzerindeki etkileri… Klasik aşk ve dram…
Kitap bittiğinde hikayenin bize vermeye çalıştığı temel öge annelik ve babalık hisleri , bu ikilinin nelere göre şekillendiğiydi. Yazar annelik hissinin içgüdüsel olduğunu, fedakar ve koşulsuz sevgi içerdiğini ; babalık hissinin ise çoğu zaman mantık ve toplumsal ebeveyn kalıplarının getirdiği görev bilinciyle şekillendiğini, söz konusu çocukla kurulan bağın annelik kadar doğrudan ve yoğun olmadığını vurguluyordu. Yazarın bu görüşüne katılırım veya katılmam ama hikaye 1909 yılında yazılmış ve üzerinden 116 yıl geçmesine rağmen hala toplumda karşılaştığımız bir anne baba profili sunuyor , kitabın neden bu kadar düşük puan aldığını anlayamadım. Klasik bir konu evet ama kitap zaten oldukça kısa mesajı doğrudan veren bi metindi, bu yüzden okurken insanı sıkmıyordu. İnsanlar romanları yalnızca hikayeleştirilmiş olaylar silsilesi olarak görmeyi bırakıp yazarın olaylar yardımıyla somutlaştırarak anlatmaya çalıştığı görüşe odaklanmalı bence. Sait Faik Abasıyanık'ın çevirisiyle de oldukça güzel bir okumaydı🫶🏻
Çeviriyi çok beğendim, öykü de kısa ve akıcıydı ancak baş karakterin buhranları bana -ve kitaptaki diğer karakterlere- mantıksız geldiği için karakterle pek bağ kuramadım.