“Malleus Maleficarum, abi. Eskiden, taa ortaçağda felan, cadıları öldürmek için kullanılan bi tür çekiçe derlermiş. Cadı Balyozu. Aynı zamanda bu kitabın da adı. Yani eskiden böyle cincilik yapanların kullandığı el kitabı felan gibi bi şey abi. İşte cadıları şuyundan buyundan tanırsınız, şöyle mıhlarsınız falan gibi muhabbetler var kitapta.”
Hayaletli BBG evleri; ruhunu satmaya çalışan huzurevi çalışanları; ameliyatla burç aldıranlar; ifritlerin ve devlerin gezindiği gece masalları; mutsuz kızıllıklar, çekmeceli Pazartesi; Birgün sineği ve Goya’nın güzelleri, 80 günde devr-i ölüm ve cadı avcısı Alamancı Demir usta...
Murat Başekim, karanlık, cayırtılı, cin böğürten ve güldüren hikâyeler yazıyor. Şîr’in pençesini vurduğu Şark gotiğini resmediyor.
Hayal Et Hikâyeleri, esrarlı, dumanlı, zifirî yerleri, çok uzakları ve çok yakını anlatıyor.
Bir çırpıda ama eğlenerek, meraklanarak, şaşırarak okuduğum öyküler bunlar. Başekim, aslında fantezi alfabesini kullanarak Jung’un sözünü ettiği bireysel ve kollektif bilinçaltına süpürdüğümüz o karanlık geçmişimizle bizi karşı karşıya getiriyor, hesaplaşıyor; ironi, mizah, korku ve gerilim ögeleriyle üst metinde bizi eğlerken ciddi bir araştırmanın ürünü olan öykülerle de bizi bilgilendiriyor. O hepimizin görmezden geldiği ölüme, aşkla, mistik varlıklarla oyun hamuru gibi oynayıp hikayesini anlatıyor. Hikayelerindeki çok kültürlülük bir yana, kahramanlarıyla da çok boyutlu bir kişi galerisi oluşturup okuyucusunu bu galeride dolaştırıyor:“Demir”deki unutulmaz Çegmed, burcunu beğenmeyen Cezir Ayşar, birkaç öyküde birden karşımıza çıkan Demir, Yıldırım, “Pazartesi”ndeki uyuz memur Memduh Bey, ruhunu satmaya niyetli Alaaddin, bunlardan bazıları. Başekim vahşeti ve duyu ötesini neredeyse bir bilimadamı gibi tanımlıyor ve bir sanatçı gibi de dürüp okuyucusunun zihnine atıyor. Dahası, önyargılara da hiç amanı yok, yakaladığı anda okuyucusunu ters köşeye yatırıveriyor. Örneğin, Ütopia Goya” tam bir ters köşe öyküsü. Başekim’in, ilk kitabı DG ile birlikte yeni bir öykü türünün kapılarını açtığını düşünüyorum. Okurken büyük zevk aldığımı da eklemeliyim…
Toplam onüç öyküden oluşan bu kitapta, Doğu'ya ve toplumumuza dair karanlık bir havayı solumak oldukça şaşırtıcı ve tatmin ediciydi. Şaşırtıcıydı: çünkü kitapların arkasında yazan açıklamalar bazen beklentileri yüksek tutabiliyor ama kitabın sonunda bu beklentiler karşılanmıyor. Tatmin ediciydi: çünkü kitap sanki çaktırmadan verdiği sözü tutmuştu. İçlerinde en çok beğendiğim Demir'in öyküleri oldu. Ne mutlu ki Demir'in gotik maceraları sonra Demir Dövme Öyküleri adlı kitapta devam etmiş. Diğer öykülerde de toplumumuzun güncel meşgaleleri, ölüm, tarih vb. konular bir korku edebiyatının parçaları olmuş.
Bu kitaptan ve Demir Dövme Öyküleri'nden sonra yazarın tüm kitaplarını okumak istedim: tabi yaşamakta olduğumuz ve sürekli gözetlendiğimiz bu dünyada, koridordaki görünmez karakter beni öldürmek için gafil avlamazsa.
Türk fantastik öykücülüğü açısından güzel bir kitap. Anadolu'ya ait motifleri, yerel halk hikayelerini ve mitleri harmanlayarak orjinal öyküler çıkmış. Demir'in başından geçen hikayeler güzel olmakla birlike bazı hikayeler de (karakterlerin çok karikatürize edildiği ve çok fazla özet bilgi verilen hikayeler) ortalamanın üstüne çıkamamış.
Öyle hikayeler vardı ki sanki sadece okuyan kişi için yazılmış gibiydi. Murat Başekim’in sihri bu sanırım. Okurun kendisine kendini özel hissettirmesi.