Ne Mutlu Cercas Bilene!
Arkadaşlar Kaptan Huk birazdan kürsüye çıkacak. Sınırın Yasaları romanını yorumlayacak. Kürsüye çıkacağım diye tutturdu. Şu an kravatıyla uğraşıyor. Kendisi kravata gıcıktır. Bağlamayı beceremediğinden. Göğüs hizasında yassı balığı biçiminde kravatlar bağlayabiliyor ancak. Olmuyor tabii. Lise yıllarında kravat travması yaşamış sanırım. Neyseki araya Nilüfer girdi. Tartıştılar. Kaptan Huk'un kravat tarzına Nilüfer illet olur. Papyonda karar kıldılar. Sanırım hazır. Evet Kaptan Huk kürsüde:
-Efendiler!
[Nilüfer arkadan Kaptan Huk'u dürtüyor]
-Ne var?
Hanımları unuttun.
-Başlarım şimdi hanımlara. Hani nerde hanımlar. Yoklar. Ütü almanın derdindeler. Boş ver onları. Uzak gözlüğüm sende mi. Bende yok. Notlarımı göremiyorum.
[Nilüfer elleriyle bende yok işareti yapıyor]
Romana bayıldım demen yeterli. Konuşulacak tarafı yok. Emeği geçenlere teşekkür edersin.
-Hadi ordan! Üç laf etmek için mi bu kürsüyü yaptırdım ben. Bu tahtaya dünyanın parasını saydım be...
[Kaptan Huk kürsüye geldi. Su içiyor. Etrafına bakıyor.]
Efendiler! Bugün Javier Cercas'ın Sınırın Yasaları romanını büyük bir üzüntüyle bitirmiş bulunuyorum. Romana bayıldım bayıldım bayıldım bayıldım. Emeği geçen herkese teşekkür ederim.
Ne mutlu Cercas bilene!
[Kaptan Huk kürsüden indi. Aslında tiyatrocu olan gazeteciler kapıda Kaptan Huk'u çevreledi.]
Kaptan Huk romanın konusundan bahseder misiniz?
- Romanı anlamak için konuyu soruyorsan hiç zahmet etme. Romanla konunun hiç alakası yok. Baştan söyliğim de... Konu aşağı yukarı şöyle: Adamın biri sürekli birini anlatıyor diğeri de dinliyor, daha sonra başka birini de dinliyor. Konusu bu. Ama dur bir saniye, açıklama karanlıkta kaldı. Yakınlaştırayım: Yazarın biri avukatın birinin anlattıklarını dinliyor, daha sonra da bir polisi dinliyor, daha da sonra hapishane müdürünü dinliyor. Aslında bu açıklama da yeterli değil. Anlatılan kimin hikayesidir? Öyle ya! Yakınlaştıralım: Yazar, soyguncu Zarco ve çetesini avukattan dinliyor, sonrasında polisten, daha da sonrasında hapishane müdüründen dinliyor. Yine olmadı. Yakınlaştıralım: Zarco hakkında kitap yazmayı planlayan yazarın biri, delikanlıyken Dörtgöz lakabıyla Zarco'nun adamlığını yapmış avukat Canas'ın anlattıklarını dinliyor, aynı zamanda Zarco çetesini izleyen polis ekibinin şefini de dinliyor, dahası Zarco'nun hapishane müdürünü de dinliyor. Dünyanın merceğini tutup da anlatmaya kalkıştığım içerik emin ol Sınır Yasaları'nı tanımlamaya yetmiyor. İsterseniz merceği üç beş derece daha büyütüp dönemin sosyoekonomik ve politik açılımlarıyla Zarco'yu büyük resimde anlatarak romanın konusunu derinleştirebilirim. Bir işe yaramayacaktır. Cercas'a içerikle gidemezsiniz. Çünkü Cercas için içerik amaç değil araçtır. Cercas 'anlatı'nın kendisidir. Buraya gelmeden önce Cercas metinlerinin içeriklerini inceledim, hepsinde bir anlatı var.
Marquez de anlatıyor Kaptan; Hemingway de, Tolstoy da anlatıyor. Edebiyat anlatmaktır zaten.
-Haklısın. Amado mesela. Böyle bir sürü büyücü var. Fakat Cercas'da anlatı çok farklı bir tecrübe. Mesela bir cümle düşün; varsayalım beş kelimeden oluşuk bir cümle. İlerlediğin her bir kelimede durumlar değişiyor. Tabii ki böyle bir durum yok ama bir şey anlatmaya çalışıyorum. Bir cümleyle başka yerlere savruluyorsun. Ve tuhaf olan, merak edilecek hiçbir şey de yok romanın evreninde. Karakterlerin gündemi yok. Acaba ne olacak merakıyla okumuyorsun yani. Sınırın Yasaları katkısız, ilavesiz aksiyon. Ruhi çözümlemeler, varoluş dalgalanmalar falan yok romanda. Bunları okur yapıyor, arzu ederse tabii. Romanın başlarında enteresan bir sahne vardır: Canas anlatıyor, yazar da araya girip niye çeteden ayrılmadın, Batista seni neden dövüyordu, o gece Tere'yle niye gitmedin diye sorunca, Canas da bütün bunları nerden biliğim kardeşim, ben sadece olayları anlatacağım, gerisi senin bileceğin iş diyor. Bu sahne okuru metne dahil etmektir. Üst tecrübelerden "okumaya davettir."
Arka kapak tanıtım yazısını beğenmediğiniz söyleniyor, doğru mu?
-Tanıtım yazısı berbat. Karambol var orda! Kitaba karşılık gelmediği gibi okuru da kovuyor. Dörtgöz'le Zarco yolda karşılaşmışlar diye yazıyor tanıtımda, romanda böyle bir sahneyi hatırlamıyorum; oyun salonunda tanışıyorlar biliyorum. Romanın bir uyarı yazısına ihtiyacı var. Paldır küldür giriliyor romana. İtiraf edeyim, yola çıkarken yazarın biri yazdığı kitap üzerinden röportaj veriyor sandım; meğersem yazacağı kitap için sorgulama yapıyormuş yazar. Örtük bir durum yok aslında, ilerledikçe açıklığa kavuşuyor. Her harfine sürpriz veren Cercas, özellikle son sayfalara muazzam sürprizler döşemiş; "vay canına", "mümkün değil", "hayır inanmıyorum " diye bağırtan sürprizler ve okurun gündeminde olmadığı (unuttuğu) halde başlangıç sahnesi (Canas/yazar/polis/müdür kim bunlar, parayla mı konuşuyorlar, hangi bağlantıyla konuşuyorlar) bu son sayfalarda gün ışığına çıkıyor. Fakat okurun romanın ortamına girmesi adına Zarco'nun İspanyollardaki anlamını açıklayan bir adet uyarı yazısına ihtiyacı var. Öyle ki, arka kapak yazısında Zarco'dan herhangi bir suç karakteriymiş gibi bahsediliyor ve yazar romanına konu diye sanki tercih hakkı varmış gibi Zarco'yu seçmiş. Hayır hayır hayır hayır hayır. İspanyollar için Zarco magazin açısından çok çok önemli bir suç fenomeni. Yasal boşluklar ve emniyet teşkilatının gevşekliğiyle suç işlemeye başlayan Zarco İspanya'da soygun suçlarında öncü. Özellikle 1980-2000 arasında medyada dolaylı dolaysız çalışan binlerce İspanyolun ekmeğini kazandığı, ortamdan yararlanan kurnazların da köşeyi döndüğü ekonominin ismidir Zarco ve milyonların medya yayınlarıyla fantazi kurup oyalandığı bir suç ikonudur Zarco. Bu ortamı bilerek okumak son derece önemlidir, öteki türlüsü cahil cahil okumaktır. Çevirmen Süleyman Doğru'nun ön sayfaya ya da arka kapak tanıtımına editörün bu 'okuru hazırlayıcı' yazıyı düşünmesi gerekir.
Süleyman Doğru hakkında ne söylersiniz?
-Doğru benim ilk beş romanımdan Hınzır Kız'ın çevirmeni, Sınırın Yasaları'nı yla iki ediyor. Fakat bu güzelliklerin yanında çirkinlikler de var. Süleyman Doğru metni sulandıran 'olmak'ları hoyratça ama neşeyle coşkuyla kullanan usta çevirmenlerin başında geliyor. Sınırın Yasaları İspanyol Türkçesiyle yazılmıştır. Bire bir çeviri yapmak İspanyolcanın gerekirlerini şart koymaz ki. Türkçenin çıkarlarını gözeteceksin. Bunun için de Türkçe bilmek gerek. Doğru, Türkçe bildiğine göre! İstatistiğini yapmadım ama her üç 'olmak'tan beşi gereksiz. Mesela 've'ler; Türkçede o 've'ler İspanyolcadaki gibi o yoğunlukta kullanılmıyor, virgül diye bir şey var. Kaldı ki bizler konuşurken 've' kullanmayız. Üçüncü husus: Konuşma dilindeki ton, vurgu, ritm, melodiyi yazıda vermek için noktalama işaretleri yoğun kullanılmak gerekir; virgül, noktalı virgül, iki nokta üst üste, çekiç, kerpeten, tornavida, pense, hatta kürek, ne varsa artık seferber edilmelidir. Fakat Sınırın Yasaları'nda bu yoğunluk karambole getirilmiş, özellikle çoğu virgül yerleri Türkçede şık durmuyor. Zorla değil ya, durmuyor işte! Süleyman Doğru'nun bunca çeviri kirliliğine rağmen sırrı, doğru kelimelerle çalışmasıdır, diye düşünüyorum; konuşma dili de avantaj sağlıyor tabii. Çevireceği kitapları seçiyor mu, bilemiyorum. Bu kitaptan sonra yine Süleyman Doğru çevirisinden (program dışı) bir roman okuyacağım. Yine anlatı romanı!
Gemicilerin her limanda bir sevgilisi gibi sizin de her romanda bir sevgiliniz olduğu söyleniyor. Sınırın Yasaları'nda var mı bir sevgili Kaptan?
-Yok yok, bu romanda sevgili falan yok. Üstelik başrollerden biri de Tere'ydi. Canas'ın sevgilisi! Allahım ne berbat bir karakter! Hınzır Kız'ın tıpķısı. Süleyman Doğru özellikle mi seçiyor bu karakterleri? Aman aman...
Kaptan Huk romanın etkilendiğin bir sahnesinden bahseder misin?
-Her cümlesi etkileyiciydi. Cercas okuru romana dahil ediyordu. Ama tabii son sahne müthiş. Gelmiş geçmiş son sahnelerin en başına koyarım.
Biraz çıtlatabilir mısınız? Nasıl bir sahneydi?
-Hatırlamıyorum. Yemin ederim. Ama müthişti. Beni Cercas bilenler anlayacaktır.
Ne mutlu Cercas bilene!