Sami Kent’e bu kitabı bize armağan ettiği için teşekkür ederim. Kitabı çok beğendim. Yazar, İngiliz bir anne ve Türk bir babanın oğlu olarak İngiltere’de büyümüş. Türkiye’ye dair anıları ise daha çok yaz tatillerinde yapılan ziyaretlerden ibaret; üstelik babası ona Türkçeyi de öğretmemişve Türkçe'yi daha sonra kendi öğrenmiş. Dolayısıyla birçok İngiliz’in Türkiye’yi yalnızca tatil beldelerinden ibaret, her zaman güneşli ve yaz mevsiminde donmuş bir yer olarak görmesine benzer şekilde, onun da ülkeye dair oldukça sınırlı bir bilgisi var.
Başlangıçta kişisel bir yerden hareketle, belki de babasının Türkiye’nin gerçekleri ile oğlu arasına koyduğu perdeyi kaldırmak ve Türkiye’yi anlamak için bu yola çıkıyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde de kendisinin ifade ettiği gibi, biz de bu yolculuk boyunca bir Türkiye retrospektifi okuyoruz. Bu eser yalnızca tarihsel bir anlatı değil; aynı zamanda insan hikâyeleri, kişisel aile geçmişleri ve bireysel hatıralarla zenginleşen, Türkiye’nin ilk yüzyılını hem tarihsel hem de insani bir çerçevede ele alan bir çalışma.
Yazarın dışarıdan gelen bir göz olması nedeniyle ülkeye dair izlenimlerini okumak, bizim de kendi tarihimize ve son yüzyılımıza farklı bir açıdan bakmamıza yardımcı oluyor. Kitapla ilk karşılaşmam Chester kütüphanesinde, Türkiye ya da Osmanlı tarihi hakkında İngiliz yazarların kitaplarını ararken oldu. Amacım, İngilizlerin gözünden ülkemizi görmek ve başka bir bakış açısı edinmekti. Raflarda bu kitaba denk gelince aradığımdan çok daha fazlasını bulduğumu fark ettim. Sami Kent, bir Türk-İngiliz olarak hem içeriden hem dışarıdan bir perspektif sunuyor.
Kitap on iki bölümden oluşuyor ve her bölümde Türkiye’nin son yüzyılının yaklaşık on yılı, dönemin önemli bir olayı etrafında ele alınıyor. Bir bölümde Şapka Kanunu ve Rize’deki ayaklanmalar üzerinden o dönemi okurken, diğerinde 1970’lerin sol hareketlerini Fatsa’daki olaylar üzerinden takip ediyoruz; başka bir bölümde ise liberalleşen Türkiye’yi İstanbul’da ilk köprünün yapılmasıyla ilişkilendirerek anlatıyor. Kitabın akıcı ve anlaşılır dili, özellikle yerel halkla yapılan görüşmeler sayesinde hem dönemin tanıklarının sesini duyuruyor hem de metni daha sahici ve bağ kurulabilir kılıyor. Yazarın başarılı hikâye anlatıcılığında gazetecilik kimliğinin ve yine kendi ifadesiyle babasından aldığı anlatıcılık yeteneğinin etkileri açıkça hissediliyor.
Sami Kent, Guardian’da yapımcı olarak çalışıyor ve bu kitabı, İngilizce olmasına rağmen, bize armağan ettiği için minnettarım. Türkiye’yi yalnızca yaz tatillerinden ve çalkantılı siyasetinden tanıyan İngilizler için ülkemiz hakkında bütünlüklü bir anlayış sunuyor. Bizler içinse kendi yüzyılımıza farklı bir gözle bakmak ve belki köklerimizle yeniden bağ kurmak adına güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Kitabı keyifle, bazen duygulanarak, bazen öfkelenerek, bazen de derin bir iç çekişle okudum. Ve kesinlikle tavsiye ederim.
---------------------------------
I would like to thank Sami Kent for gifting us this book. I enjoyed it immensely. The author grew up in England as the son of an English mother and a Turkish father. His memories of Turkey mostly consist of summer holidays, and his father never taught him Turkish and he learned Turkish by himself later. As a result, his knowledge of the country was rather limited, similar to many Brits who only visit Turkey for holidays and imagine it as a place of eternal sunshine, defined by Dalaman or Antalya.
At the beginning, he embarks on this journey from a personal place, perhaps to lift the veil his father placed between the realities of Turkey and his own son, and to understand the country better. As he himself states later in the book, we too read a kind of retrospective of Turkey through this journey. This is not merely a historical account; it is a narrative enriched with personal stories, family histories, and human experiences, offering a view of Turkey’s first century not only through historical events but also through a more intimate, human lens.
Reading the impressions of an outsider allows us to see our country and its past century from a different perspective as well. I discovered this book by chance at the Chester library while searching for works by British authors on Turkey or Ottoman history. My aim was to see my country through British eyes and gain a different viewpoint. When I came across this book on the shelves, I realized I had found something even better than what I was looking for. As a Turkish-British writer, Sami Kent offers both an insider’s and an outsider’s perspective.
The book is divided into twelve chapters, each focusing on roughly a decade of Turkey’s last century through a significant event. In one chapter, we read about the Hat Law and the uprisings in Rize; in another, we explore the leftist movements of the 1970s through the events in Fatsa. Elsewhere, the liberalizing Turkey is examined through the construction of Istanbul’s first bridge. The book’s clear and engaging language, enriched by interviews with local people, brings the voices of those who lived through these periods into the narrative, making it more relatable and vivid. The author’s talent for storytelling reflects both his journalism background and, as he notes, the narrative gift he inherited from his father.
Sami Kent is an audio producer at The Guardian, and I am grateful that he has given us this book, even if it is in English. For British readers who know Turkey only through its summer resorts or turbulent politics, it offers a valuable and insightful overview of the country. For us, it provides a fresh way to look at our own past century, and perhaps reconnect with our roots.
I read it with pleasure, sometimes moved, sometimes angered, sometimes with a deep sigh. And I definitely recommend it.