Aile bağlarını sevgiyle değil zaaflarla kuran üç kuşağın, dönüşen İstanbul’la birlikte yeniden biçimlenen hikâyesi. Sevilmek isteyen kızların tetikte büyümelerinin, baskı altında yaşayan kadın ve erkeklerin hayatta kalmak için başvurduğu farklı çözümlerin çarpıcı panoraması.
İstanbul’a caddeler üzerinden damga vurmak isteyenlere, aynı caddelerden can havliyle geçenlerin gözünden bir bakış…
Unutulmaz karakterlerin yaratıcısı Seray Şahiner’den güçlü ve iz bırakacak bir roman. Zor hayatların coşkulu ve ironik bir metne dönüştüğü benzersiz bir kitap
1984 yılında Bursa’da doğdu, İstanbul’da büyüdü. İlköğrenimini Oruçgazi İlköğretim Okulu’nda, ortaöğrenimini Pertevniyal Lisesi’nde tamamladı. 2007 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 2011’de Marmara Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü’nden, Sinema Anabilim Dalı’nda yüksek lisans derecesi aldı. 'Aylık Paldır Kültür Dergisi Hayvan’da ve Birgün Gazetesi’nde çalıştı. Uzun süre gitar ve resim dersi aldı, izcilik ve dağcılık yaptı. Dönemsel olarak, garsonluk, konfeksiyonda el işçiliği ve makinecilik yaptı. 2006 yılında Varlık Dergisi’nin düzenlediği Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde, "Gelin Başı" isimli öykü dosyası "Dikkate Değer" bulundu. 2007 yılında "Gelin Başı" isimli kitabı Can Yayınları’nca yayımlandı. Sırrı Süreyya Önder’e senaryo asistanlığı yaptı. 2008’de İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen “Yedi Tepeli Aşk” oyununda, "Gelin Başı" kitabında yer alan üç öyküsü sahnelendi. 2010-2011 sezonunda "Gelin Başı"ndaki öykülerden uyarlanan "İadesiz Taahhütsüz" adlı oyun, Tiyatro Boyalıkuş tarafından sahnelendi. 2011’de ikinci öykü kitabı “Hanımların Dikkatine” Can Yayınları’nca yayımlandı ve 2012 yılında bu eseriyle Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne layık görüldü. 2014 yılında Can Yayınları'nca Antabus isimli kitabı yayınlandı. Antabus, 2015 yılında aynı isimle Tatbikat Sahnesi (İstanbul) tarafından tiyatroya uyarlandı. Yazarın yazıları halen BirGün Gazetesi'nde ve Ot Dergisi'nde yayımlanmaktadır.
Kitap İstanbul'a göçen bir ailenin üç kuşak kadınları ve onlar üzerinden de, dönüşen Sur içini anlatıyor. İlk anlatıcımız Melek. Biz onu 1970-71 yıllarının Samatya'sında ilk okula henüz başlamışken tanıyoruz. Melek daldan dala, kişiden kişiye atlayarak bize evindeki, mahallesindeki, okulundaki insanların hayatlarından parça parça olaylar anlatıyor. Tabi ki olayların merkezinde kendi evi, ailesi var. Bankada odacılık yapan babası Selman bey -ki kendisi işe takım elbiseyle gidip geldiği için, yarışı aynı dönem göçenlerden bir kravat farkıyla önde götürüyor- annesi Fİdan hanım, ablası ve ağabeyi var. Melek'ler Samatya'da bahçeli bir evde oturuyorlar. Evler henüz yıkılıp yerlerini apartmanlara bırakmamış. Melek'in anlattığı hikayeler çok kalabalık. Ağırlıklı biraz dedikodu, biraz magazin, biraz 3. sayfa haberi tadında olaylar. 94. sayfaya gelinceye dek karşıma 69 karakter çıktı. Baktım kalabalıkla başa çıkamıyorum, mahalle üstüme üstüme geliyor, başa dönüp karakterleri not alarak tekrar okudum. Kitabın sonuna kadar yaklaşık 150 isim not almışım. Kimi bir görünüp kayboldu, kimisi karabatak gibi ara ara belirdi ve ana karakterler de kitabın yükünü taşıdı. Kalabalık kadrosu ve laf lafı açıyormuş gibi akan kurgusuyla - özellikle Melek'in anlattığı ilk kısım- bana biraz Ayfer Tunç'un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi kitabını anımsattı. Kitabın ilk bölümünde Melek'i liseye kadar getiriyoruz. Zamanda ufak bir atlamayla 1990 yılına geçiyoruz ve sözü Melek'in küçük kızı İnci'ye bırakıyoruz. Aradan geçen yıllardan İstanbul da nasibini almış. Müstakil evler gitmiş yerini apartmanlara bırakmış. Metro inşaatı devam ediyor. Artık kız çocuklarının sıkıştırıldığı kömürlükler yok. Ama onları sıkıştıran komşu, akraba vs hala mevcut. Apartman kuytuları kömürlüklerin yerini almış.
İnci'nin yaşadığı aile, ortak payda Melek'e rağmen, annesininkinden çok farklı. Ama o da annesi gibi sorunlu bir çocukluk yaşıyor, bambaşka ailevi problemlerle boğuşuyor.
Hikayenin ilk kuşak kadını Fidan hanımı, "Melek'in annesi" ve "İnci'nin anneannesi" olarak Melek ve İnci'nin anlattığı kadarıyla tanıyoruz. Birbirlerinin hayatlarında sebep oldukları etki tepki davranışlarının izini sürebiliyoruz.
Seray Şahiner üç kuşak, yaklaşık 20 yıla yayılan hikayesini iki küçük kızın gözünden ve sesinden anlatmış. Dili her zamanki gibi akıcı ve oyunbaz. Anlatılanlar travmatik olmasına rağmen okuyucuya ağırlık yapmıyor. Çünkü Melek de İnci de her şeye rağmen dik durmaya ve mücadele etmeye devam ediyorlar. İçten içe onların mücadeleyi bırakmayacağını, yenilmeyeceğini biliyorsunuz.
Kitabı keyifle okumakla birlikte hikayede merak ettiğim boşluklar var. Melek kocasıyla nasıl tanıştı, neden onunla evlendi? Başta ilişkileri nasıldı? Aradaki kayıp yılları da bilmek isterdim doğrusu. Bir de kitap aniden bitti. İçimde sanki arkası gelecekmiş gibi bir his bıraktı. İkinci kitap gelir mi acaba?
Seray Şahiner çok sevdiğim ve özlediğim biri. Yine bizden insanların, kadınların ağlanacak halini biraz güldürerek, biraz hüzünlendirerek anlatıyor. 70’lerden 90’lara kadar uzanan bir Türkiye var arka planda. Baş kahramanımız Melek Alevi olduğu için çok da arka planda kalmayabilir tabii.
70’lerde yaşayan bir çocuğu anlayamayacak kadar pembe 🍑 olmayı isterdim ama dediğim gibi o mahalle baskısı, anne baskısı, fakirlik o kadar tanıdık ki… Kitaptaki her kadın hikayesi de öyle. Yalıda yaşayan zengin ve uzak akrabalar, kapıcı daireleri, tekstilde çalışanlar, kötü yola düşenler, düşürülenler, okumuş öğretmen olmuş diye bi 💩 olduğunu sandıklarımız… Melek’in annesi bile kendi içinde haklı biliyorum ve bu çok üzücü.
Kızların en büyük korkusu memelerinin çıkması ve sütyen takmak ama daha büyümeden ne büyük şeyler yaşıyorlar. Sonra büyüyolar ve laciverdini yaşıyolar. Kitabın 3. Bölümü birazcık bu yetişkinlik evresini anlatıyor ama bu defa başka bir çocuğun gözünden.
Seray Şahiner’in anlatımına dair en sevdiğim şeylerden biri içimize biraz da olsa su serpmesi, umut aşılaması. Hani arka planda yangın varken sinsice gülen bi kız görseli var ya tam olarak öyle hissettiriyor bi noktada. Çok sevdim
“Vatan Millet Samatya”da üç kadın ve bir şehir kahramanlarımız. Köyden kente göçün ilk dönemlerinden başlıyor, 1990’lara kadar geliyor. Otuz yıllık bir zaman diliminde kuşaklarla birlikte değişen ya da karşılıklı iletişimle gelişen şehir – insan ilişkisini izliyoruz. İstanbul’un insanlar, özellikle kadınlarla birlikte değişimi Samatya’da başlayıp Aksaray’da, Vatan ve Millet caddelerinde gelişen hayatlarla anlatılıyor. Bu mekanlardan bakarsak kitabın adı da farklı bir anlam kazanıyor.
1970’lerde başlıyor öykümüz. Köyden İstanbul’a göç etmiş, Samatya’da yaşayan bir aile. Baba bir bankada odacı olarak çalışıyor. Anne ev kadını. “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek” yılları, “el alem ne der?” devirleri. Dar gelirli bir aile. Yokluğu bilen anne yani Fidan oldukça eli sıkı. Aile ilişkileri de, komşuluk da çok güçlü, mahalle baskısı had safhada. Herkes birbirinin hayatına karışıyor. Bir yandan da inançlarını, geleneklerini korumaya şehrin değişim baskısına karşı direnmeye çalışıyorlar.
İlk anlatıcı Melek bu ortamda büyüyor. Sokakla, mahalleyle doğrudan ilişki kurulan bir yaşam bu. Hem mahallenin şartları, hem de dönem çocukların yaşamlarını evde olduğu kadar, sokakta ve komşularla birlikte geçirmesine olanak sağlıyor. Mahallenin, sokağın verdiği sosyalleşme olanağını da, somut tehlikeyi de şahsen yaşıyorlar. İlkokul çağlarındaki Melek’in gözünden hem aile içi ilişkileri hem de mahalleliyi tanıyoruz. Her yerde son sözü babalar yani erkekler söyler gibi görünse de Meleklerin evinde son söz Selman’da değil annede. Fidan, Melek’in tüm isteklerini “olmaz”la, “hayır”la cevaplıyor.
“Radyo günleri”, arkası yarınlar, radyo tiyatroları dinleniyor, ilk ve tek TV kanalı yayına başlıyor. Sokakta, komşu evlerinde oyunlar oynanıyor, arkadaşlıklar kuruluyor, okulda arkadaşlarla yarışılıyor. Melek başarılı bir öğrenci, başarısıyla bilinmek görünmek istiyor ama pek sonuç alamadığını hissediyor. Beklediği takdiri evde de okulda da göremiyor. Bir yandan da kent değişiyor. Müstakil evler yıkılıp apartmanlar yapılıyor, Samatya da yıkılan binalarıyla kentin değişimini istimlaklerle yaşıyor.
İkinci anlatıcımız İnci. Melek’in kızı. 90’ların başı. “Benim memurum işini bilir” devri. Başbakan Turgut Özal, herkese köşeyi dönmeyi öğütlüyor. Herkes iş kuruyor, serbest meslek sahibi oluyor. İnci’nin babası da bu serbest meslek sahiplerinden. Sürekli değişen ve pek de anlamlı görünmeyen işlerden büyük paralar kazanıp, hızlı iflaslar yaşıyor. Melek de annesinin tutumluğuna karşı ve sanırım içsel bir tepki olarak tam bir savurgan ve kızı ne istese misliyle alıyor, onu sevgiyle boğuyor. Kendi yaşayamadıklarını kızına yaşatmak istiyor.
Çocuklar için artık pek sokağa çıkılamayan zamanlar. “Apartman çocukları” zamanı. İnci de yaşamı pencereden bakarak öğreniyor. Aksaray Meydanı’na bakan evlerinden metro inşaatını ve kentin yaşadığı yeni değişimi izliyor.
“Vatan Millet Samatya” bir kadınlar romanı ama erkekler de o denli ilginç. Dedeler ve babalar aile içindeki rolleri ile kadınların yaşamını belirliyor. En ilginç baba İnci’ninki. Adamın karısı ve kızıyla aşırı şiddet ve aşırı sevgi ile kurduğu ilişki, hayatın her alanında kolay kazanma, daha da kolay harcama tavrı, modern görünümlü muhafazakarlığı bana sosyopat bir tip olduğunu düşündürdü. Kadim’in dengesizliği, toplumsal dengesizliği de yansıtıyor. Seray Şahiner her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmış ama Melek’le Kadim nasıl tanıştı, bu evlilik nasıl gerçekleşti anlatmamış. Sanırım Melek’in gençlik çağları başka bir roman konusu.
Melek ve İnci’nin çocuklukları cinsel istismarı yaşayarak ya da şahit olarak geçiyor. Bu da ahlak anlayışının ne kadar yoruma muhtaç ve müphem olduğunu gösteriyor. Şehrin ve hayatın değişimi geleneksel ahlakı lafta bırakıyor. Bunun acısını da en çok kadınlar ve çocuklar çekiyor.
“Vatan Millet Samatya” sert gerçekçi bir roman ama Seray Şahiner çocuk bakış açısından ve ağzından anlatıyor. Kahramanları anlatmış, onlar nasıl görüyorsa, ifade ediyorsa yazıya öyle geçirmiş gibi. Acı ve şiddet dolu olaylar, yaşananların sertliği çocukların anlatımıyla mizahileşiyor, yumuşuyor. Sanki o yıllarda, oralarda yaşamış gibi içten bir anlatımı var.
Gündüz kuşağı programı gibi bir kitap bu. Zaman zaman empati ile bağ kurmaya çalışsam da her gün haberlerde duyduklarımı sayfalar boyunca tekrar tekrar okumak yorucuydu.
Önce Kemalettin Tuğcu romanlarını anımsattı bana. Sonra kitapta da karşıma çıktı K.T. Demek ki yazar da okurunun ne düşüneceğini biliyor. :) Devamında Pıtırcık (Le Petit Nicolas) geldi aklıma, bu da acılı Türk versiyonu gibi Pıtırcık'ın. Ama onun bahsi geçmemiş, uygun düşmezdi tabii, en fazla Beethoven vardı sözü edilen. Ortam, sabah kuşağı gibi ama 80'ler, 90'lar. Olmadık yerlerde güldürüyor Seray Şahiner. mizahını çok seviyorum. Üzücü şeyler anlatıyor ama dümdüz bir üzüntü değil. İyisi ve kötüsüyle hayat, mahalle hayatı, mazbut aile hayatı, alevi ve Kürt olduğunun, oruç tutmadığının gizlenmesi gibi bilinen yurdum gerçekleri. Yeni bir şey söylemiyor, sadece kayıt tutuyor ama bu hali bile yeterli ve pek güzel.
Seray Şahiner, yaşadığı toplumu ve özellikle İstanbul'un orta-dar gelirli ailelerinin yaşantısını inanılmaz detaylarla, çok güzel anlatan bir yazar. Kitaplarında yeri geliyor günümüzde, yeri geliyor geçmişte, bu güzel şehirde yaşayan yoksulların evlerine konuk ediyor bizleri. Onların problemleri, geçim sıkıntıları, ahlâki yozlaşmaları, şehir hayatına entegre olamayışları, mezhepsel çatışmaları, siyasi kavgaları derken, aslında bize çok yakın olan, oldukça tanıdık hissettiren romanlar kaleme alıyor.
Bu kitapta ise iki tarihte, 70'lerde Samatya ve Vatan, sonrasında ise 90'larda yine Vatan Caddesi civarında iki kız çocuğunun hikâyesini okuyoruz. İlki Melek. Onun hikâyesi aslında kitabın büyük kısmını oluşturuyor. İkincisi Melek'in kızı İnci. Yani dolayısıyla yine Melek'in hikâyesi ancak bu defa anne rolünde karşımızda.
Her iki zaman diliminde de çok ilginç karakterlerle tanışıyoruz. Meselâ Melek'in annesi baya ilgi çekici. İnci'nin babası ise çok kaliteli bir psikopat. Manyak herif ya :)
Kitabın anlatımı, kızların gözünden ve bilinç akışı metoduna sık sık başvurur şekilde olduğu için, bir çocukla empati kurmamızı da sağlıyor Şahiner. Toplum baskısını, kendini bu zorlu ortamda korumaya çalışarak büyüyen bu problemli gelişimi iliklerimize kadar duyumsuyoruz. Arka plandaki İstanbul ve dolayısıyla Türkiye manzarası ise kitabın en güzel özelliklerinden kesinlikle.
Hiç alışık olmadığım bir yapıtı Seray Şahiner’in. İkinci kısmı tam onun kaleminden, alabildiğine doğal, bir o kadar gerçek. İlk kısımda ise yüksek ihtimalle yaşamadığı bir dönemi anlatmaktan doğan bir plastiklik söz konusu. Stereotiplerle dolu ve gerçek hissi vermiyor. Kendimi ha gayret diye ite kaka ancak 1 haftaya yayarak okuyabildim. Kısa, öz, vurucu diline devam etmesini ve bu türde ısrar etmemesini temenni ediyorum.
Üst üste biraz fazla çocuk bakış açısından roman okuduğum için Melek'ten İnci'ye geçtikten sonra bende hatlar biraz karı��tı ama ona rağmen hem nostaljisi, hem draması, hem komedisi, hem karakterleri hem detayları hem de hikayesi acı bir su gibi aktı gitti...
Seray Şahiner yine mükemmel bir romana imza atmış. Her zaman kullandığı o duru ve mizahi dili, iki çocuğun anlatımı ile daha da güzelleşmiş. 70’li yılların Samatya’sından 90’lı yılların Vatan ve Millet caddelerine uzanan hikaye üç kuşak kadının gözünden, yaşamlarından damıtılmış bir Türkiye genel manzarası. Küçük kızlardan dinlediğimiz olaylar gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduğumuz haberleri çağrıştırıyor. Zor hayatlar… Aile bağları nasıl kurulur ? Hep sevgiyle mi ? Peki zaaflarımızla, korkularımızla, komplekslerimizle kurduklarımız ? Sevgi dışındaki zoraki bağlara büyüteç tutmuş Şahiner.
“Zengin ne demek ? Biri seni kıskanıyorsa zenginsin. İnsan kaç parası olursa zengin olur bilmiyorum ama biz paramız varken bile zengin değildik”
“Bak bacı, sofra duasında çocuklar olmalı. Rızk onlardan sebep bize nasip olundu.”
Herhalde son dönemlerde Goodreads'de okuduğum kitaplar içinde en çok yorum yazılan yeni kitaplardan biri olabilir. 70'lerden 90'lara bir mahalle, İstanbul ve Türkiye hikayesi, ilk başta anne Melek son bölümde ise kızı İnci'nin dilinden anlatılıyor. Herkesin değindiği gibi bir Ayfer Tunç benzerliği ve tadını ben de aldım. Yaşananlar sert ve gerçek, çocuk anlatımı ise bunu daha ironik ve mizahi kılmış bence. Bu kitap içinde özellikle ilk iki bölümde sanki yüzlerce kahraman var; karakter yaratmada bence Seray Şahiner müthiş başarılı ama sanki biraz buralar uzamış ve tekrara düşmüş gibi hissettim. Kitapta çok çok sevdiğim detaylar oldu son derece de gerçekçi buldum ama sanki nasıl diyeyim Melek'in hikayesi eksik ve yarım kalmış gibi, çok sert bir geçiş var İnci bölümüne; keza kitabın sonu da öyle. Bilemiyorum belki editoryal bir tercihtir ama ben Melek'in hikayesini daha derinden öğrenmek isterdim; okul hayatı, Mısır'lı zengin ahbapları ile geçen yazları, bu kadar bilinçli ve farkında bir çocuk iken Kadim'le nasıl tanıştığı vs... Sanki Melek daha kapsamlı bir romanı hak ediyordu tek başına, İnci ise serinin 2. kısmı olabilirdi. Tüm bunların yanında bana 1 aydır yaşattığı his sanki o kız çocuk seslerinin- ki tek ses gibi çoğu zaman- uzun zaman içimde bir yerde yaşayacak olması; her zaman karakterleri bu kadar hissetmek mümkün olmayabiliyor, bu açılardan da kitabı sevdim.
3,5 İlk iki bölümde olaylar arasındaki geçişlerin hızlı olduğu, anlatılan bazı olayların havada kaldığı düşüncesindeyim. İnci'nin hikâyesi daha akıcıydı.
İlk bölümde Melek ile birlikte Samatya’dayız. Mahallenin insanları adeta başımızı döndürüyor. Fakirlik ve yokluğun eksik olmadığı bu yerde, boş binalardan hurda toplayarak harçlık çıkarmaya çalışan çocukların istismar edildiğini, ailelerinse bunu pek de önemsemediğini görüyoruz. Çocuklar, sevilen ve özenle büyütülen bireyler değil; çoğu zaman baş belası ya da bir tür geçim kaynağı olarak görülüyor.
Sonra Fatih’e geçiyoruz. Melek ne kadar cahil ve bastırılmış bir şekilde büyüdüyse, İnci de bir o kadar her şeyin farkında olarak yetişiyor. Lise çağında bıraktığımız Melek, beden olarak büyümüş olsa da kendi kızının yanında hala bir çocuk gibi. Ondan kendisine annelik yapmasını bekliyor. Çünkü ebeveyn olmak, çoğu zaman kendi çocukluk travmalarının yeniden yüzeye çıkması demek. Bir yandan da yaşayamadığı her şeyi İnci’nin yaşamasını istiyor. İnci’nin babası da Melek gibi büyüyememiş bir çocuk-adam; tuhaf huyları ve öfke patlamalarıyla hayatı onlara dar ediyor. Ama Melek de İnci de dirençli; hayatlarını bir şekilde sürdürüyorlar.
Kitap oldukça kaotik bir yapıya sahip. Ancak bu kaos, aile içi sorunlara, şiddete, istismara ve dönemin siyasi-toplumsal atmosferine birebir uyuyor. Okuması zihni biraz yorsa da karakterlerin yaşadığı ve yaşayamadığı her şeyi derinden hissettiriyor. Melek ile İnci, anne-kız olarak onlardan çok önce başlamış döngülerin dişlilerine sıkışmış gibiler. Zihinler bulanık, karmaşık, paranoid… Belki de bu yüzden kitabı beğendim; çünkü her şeyin bıraktığı iz, an be an bize geçiyor.
Ciddi bir Seray Şahiner fanı olarak çok beğenemedim maalesef, sanırım Seray Şahiner asıl olarak bir öykücü, gazetecilikten de gelen bir yatkınlıkla dar alanda çok başarılı mizahıyla olsun anektodlarıyla diliyle olsun, ama metin uzadıkça sarkıyor, biraz tekrar ediyor ve genel olarak metni çerçevelendiren genel kompozisyon çok güçlü değil, o yüzden bütün bu mahalle dedikodularından, irili ufaklı çocuk oyunlarından yorulduğumuzda tutunacak bir şey bulamıyoruz pek. Bir de üslup konusu var, çocukların yaşları büyüdükçe üslupları neredeyse hiç değişmiyor. Aslında 3.5 ama benim beklentimin altında kaldığı ve öykü kitapları çok daha iyi olduğu için 3'e yuvarladım.
daha küçük bi çocuğun sesi nasıl ilk yarıdaki karakterle aynı olabilir, çok hoşuma gitmedi açıkçası. yalnızca ilk yarıyla kalsaydı daha iyi bir kitap olabilirdi bence uzatılmış.
Sevilmek isteyen kız çocukları ve baskı altındaki annelerinin değişen dönüşen ülke şartlarındaki hikayesi. “ Sevilmek için yapabileceğim şeyler: Her şey” “.. bize dönüp gözlerini doldurdu, biz de duygulanıp ağlayacağız sandı. Hala anlamadı. Biz annemle kolay kolay ağlamayız.”
Nasıl güzeldi anlatamam. Güldüm ağladım sevindim üzüldüm şaşırdım, duygular şelale. Tüm bu duyguları bırakın bir romana, hatta romanın bir sayfasına sığdırmayı, yeri gelmiş tek bir cümleye sığdırmış. Böylesi bir hikayeyi nasıl bu şekilde anlatmış, tıpkı Ülker Abla’daki gib. Kalemine sağlık. Araya tatil falan girdi, uzattıkça uzattım bitmesin diye ama artık dayanamadım ve bitirdim. Keşke bitmeseydi … 😞
Yine güzel, yine Seray Şahiner dili ama bu sefer biraz uzatılmış buldum ve karakterlerin ucunu bir süre sonra kaçırdım açıkçası. O kadar isim vardı ki çünkü. Okuduğum diğer kitaplarının önüne geçemedi benim için.
İlk kez bir Seray Şahiner kitabı okudum. Babamın gençliğinin ve sonra benim çocukluğumun geçtiği Aksaray, Koska Çarşısı, Vatan ve Millet caddelerinde geçen hayatların hikayeleri oldukça ilgimi çekti. Seray Şahiner’in akıcı dilini ve anlattığı insan hikayelerinin acılığına rağmen ara ara gülebilmeyi sevdim. Yakın zamanda bir başka kitabını daha okuyacağım.
Seray Şahiner kendi trajikomik anlatıcılı roman geleneğini Vatan Millet Samatya'da da sürdürmüş. Bu kez önce Melek, sonra Melek'in kızı İnci'nin bakış açısından okuyoruz olayları.
Melek'le 1970'ler Samatya'sına gidiyoruz. Dönemin politik olayları ve kentsel dönüşüm etkileri mahalleye yansımış. Onlarca insan hikayesiyle birlikte Melek'in kendi ailesiyle ilişkisini, hayal kırıklıklarını, sevinçlerini, alaycı gözlemlerini iç içe okuyoruz. Onca karakter kısa kısa romanda kendine yer bulurken sınıfsal uçurumları yüzümüze vuruyor yazar. Yoksulluğun göbeğinde kadın olmanın zorlukları da işin içine giriyor. Anne kız çatışması işlevsiz aile hikayesine dönüştürüyor romanı.
İnci'nin hikayesiyle biraz fazla ani zaman atlaması yaşıyoruz. Melek'in yetişkin halini ve anneliğini İnci'nin bakış açısı yansıtıyor. Tüm güçlüklerine rağmen kendi yaşayamadığı küçük sevinçleri İnci'ye yaşatmaya çalışan bir kadına dönüşen Melek'in sınıfsal gerçeklerden, kadına şiddetten kaçamadığını görmek üzücü. 80'ler sonu/90'lar başı Türkiyesi söz konusu bu kez arka planda. İnci'nin tonu Melek'e göre biraz daha buruk geldi bana. Bu döneme yaş itibarıyla daha aşina olduğum için İnci'yle bağ kurduğum anlar da vardı.
Ülker Abla ve Antabus kadar sevsem de aradaki bazı boşlukların dolmasını isterdim. Melek'in son bir kez sesini duyarak romanın bittiğini görmek de güzel olabilirdi. Yer yer fazla üçüncü sayfa tadında ve karakter bombardımanı gibi olsa da iyi bir roman. Seray Şahiner'in keskin bakış açısını seviyorum.
Romanda özellikle üç kuşak kadının iç sesi, bastırılmış öfke ve kabullenilmiş yorgunluk çok gerçek geliyor. Ancak bir süre sonra üst üste gelen travmatik olaylardan dolayı karakterlerle empati kurmaktan çok, sadece tanık konumunda kalmış gibi hissettim. Kitapta şiddet var, ihmal var, suskunluk var; kimsenin kimseyi tam olarak koruyamadığı hayatlar anlatılıyor. Ama şunu fark ettim ve bu büyük ihtimalle Şahiner’in bilinçli tercihi: Buradaki kötülük canavarca değil, sıradan. Neredeyse herkes sorunlu, herkes yaralı, herkes bir şekilde kötülüğün parçası. Karakterler şeytan değil; yorgun, eğitimsiz, sıkışmış, sevgisiz. Tam da bu yüzden anlatılanlar daha rahatsız edici oluyor. Yine de üst üste gelen travmalar, okur olarak bir noktadan sonra “nefes alacak iyi bir anı” aratıyor. Umut çok kısa süreli ve hemen bastırılıyor. Bir süre sonra bu yoğunluk duygusal olarak yoruyor ve etkisini azaltıyor; insan “okey, anladım, hayat zor” demeye başlıyor. Buna rağmen kitap kolayca silinip gidenlerden değil. Bitirdikten sonra insanın aklında “şu karakter ne oldu?”dan çok, “bu hayatlar neden böyle?” sorusu kalıyor. Belki de romanın asıl derdi görmezden gelmeye alıştığımız hayatları göz hizasına getirmektir. Samatya bir arka plan değil, yaşayan bir mekân; daralan hayatlar, kuşaklar arası aktarılan yoksunluklar ve sevilmemiş insanların sevmeyi becerememesi hikâyenin merkezinde. Roman beni sarsmadı ama biraz sıktı açıkcası.
70'li-80'li ve 90'lı yıllarda gecen ,benim de cok iyi bildiğim bu dönemlerde kadin ,erkek ve çocuk yaşamlarının Turkiye'nin tarihsel dönüşümü ile birlikte anlatıldığı bir roman Vatan Millet Samatya. Üç bölümden oluşan romanin ilk iki bölümünde Melek'in hikayesini son bölümde Inci'nin hikayesini kendi ağızlarından okuyoruz. Çocukluk travmalarinin gelecekteki yaşamlarını biçimlendirmede nasil etkili olabileceğini de. Kentsel dönüşüm, yoksulluk,kadin tacizi,erkek şiddeti, mezhep farkı,kimliğini açık etme endişesi, eğitim....gibi pek çok konu da bu karakterlerin yaşadıkları sayesinde ortaya dökülüyor. Romandaki erkek karakterler de acınacak durumda. Omuzlarına yüklenen "aile bakmak zorunda" olma kaygısı, anneleriyle kurulamayan gerçekçi ve doğru bağlar da onların kimliklerini bulma konusunda sıkıntı yaratıyor. Yaşam ile hep bir kavga hali var. Yaşama tutunma mücadelesi bir yandan. Roman ile ilgili eleştirim ise karakterlerin anılarını anlatır gibi oradan oraya cok hızlı bir geçiş olması.Bazen kopukluk yaratıyor bu romanda. Ben mesela Melek'in annesinin de hikayesini okumak isterdim. Ama roman ağır bir konuyu anlatmasına rağmen ironik diliyle cok okunası.
Her türlü yokluğun içinde kadınların nelerle başa çıkmak zorunda bırakıldıkları, bunları nasıl da içlerine atmak ve ne olursa olsun hayata devam etmek zorunda kaldıklarına dair iki kız çocuğunun gözünden, 1960'lardan 90'lara, üç kuşak kadının hikâyesi. Bir yandan İstanbul değişim içinde ama günümüzden de şöyle bir bakınca anlıyoruz ki şehirlerin çehresi değişse de insanlar hiç değişmiyor. Seray Şahiner'in birkaç söyleşisine denk geldim; çok iyi bir hikâye anlatıcısı. Hüzünlü şeyleri bile çok tatlı anlatıp bir tebessüm bırakabiliyor. Bu dili kitaplarına da yansıtıyor. Daha önce Ülker Abla'yı okumuş beğenmiştim. Diyaloglar doğal, yazar iyi bir gözlemci. Vatan Millet Samatya'da bende tek eksik kalan ise ikinci ve üçüncü bölüm arasındaki süreç oldu. Oradaki olaylara dair azıcık daha detay bekledim ama Melek her şeyi unuttuğu gibi belki o kısımları da unutmuştur, kim bilir? Bir de roman okurken pek güldüğümü hatırlamam ama "Bugün 23 Nisan, ayı oluyor insan" kısmı ne tatlı anlatılmıştı söylemeden geçemem.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Bu kez olmadı. Sevdim ama sevmedim. Eski İstanbul’u okumayı, Seray şahiner okumayı çok sevdim ama bu kadar zor günler yaşarken ülkecek türcek, kör göze parmak gibi böyle gelmiş böyle gider der gibi küçücük çocuklara yapılan istismarların kitapta bu kadar yer bulması beni çok rahatsız etti. Böyle gelmiş tamam ama böyle gitmese miydi acaba ? Yani bu mu, bu toprakların kaderi ve normali diye anlatacağınız konu gerçekten ?? Kitap, önce melek sonra melek in kızı inci ağzından yazılmış, İstanbul vatan caddesi millet caddesi ve Samatya da oturan iki neslin hikayesi. İlk bölüm melek in ağzından aha dedim ben bu tarzı bir yerden biliyorum, Ayfer tunç. Kitap bir başladı adeta rollercoaster, her paragrafta ayrı bir karakter. Bir paragrafta bir konu başlıyor paragraf bitmeden öbür konu geliyor. Pek haz ettiğim bir tarz değil. İncinin ağzından yazılan kısım daha eli yüzü düzgün anlatılmış anlatım olarak en azından başı sonu belli bir olay örgüsü var. Yani, genel olarak sevmedim. Okudum tabi okumasına ama tüm kitaplarını okuduğum Seray şahineri bir daha okur muyum acaba diye sorgulayarak okudum.
Uzun zamandır başladığım kitapları hep yarım bıraktım, devam etmemi bekliyorlar, böyle bir ruh halindeyken bu kitabı okumak bana çok iyi geldi, akıcı bir dili vardı ve hızlıca okudum. Kitap, anne ve kızları üzerinden üç farklı kuşaktan kadının yaşadıklarını, İnci ve Melek’in ağzından bize anlatıyor. Toplumsal cinsiyete, ataerkiye, Türkiye’de kadın olmaya dair düşündüren günlük zor olmayan bir dille yazılmış bir kitap. Fakat kitapta benim için tek eksi şu idi; o kadar çok olay vardı ki, bazıları çözüme ulaşamadı, öylece bahsedildi ve gitti. Bir yandan aslında hayatta gördüğümüz her şey de çözüme ulaşmıyor, geçip gidebiliyor ama merak ettiğim ayrıntıların havada kalması benim için tek eksi idi diyebilirim. Onun haricinde önce Melek’in çocukken dilinden okumak, sonrasında onun kızı İnci’nin dilinden okumak bence çok keyifli bir akış olmuş. Yazı dilinin akıcı olmasının haricinde Türkiye’de kadın olmaya dair zaten yaşadığımız gerçekleri yüze vurması sebebiyle ağır bir yanı vardı da diyebilirim. Aslında beş vermiştim ama sonradan bir puanı o kafamda oluşan soru işaretleri sebebiyle kırdım
müthiş akıcılıkta, elimden bırakmadığım bir kitap oldu yine. Seray Şahiner karakterleri çok iyi yaratan, çok iyi anlatan ve çok gerçekçi bir şekilde işleyen yetenekli bir yazar. çok seviyorum kalemini. nice kitaplarıyla bulusuruz daha umarım.
Hikayeye gelirsek, Melek'e çok üzüldüm, Melek'in annesine çok kızdım, İnci Melek'e göre biraz daha şanslı diyebiliriz en azından annesi hep yanindaymış ama Melek, çok yalniz, çocuk olamamış bir çocuk. canim Melek, canim İnci.
Ayrıca, kitapta bu detayi bulamıyoruz ama Melek'in dedesi de umarım acılar içinde ölmüştür. ve diğer sapıklar, pislikler, pedofililer tabi. Kitapta Melek'ten Inci'ye geçiş biraz keskin olduğu için Melek'in dedesine ne olduğunu bilmediğimiz gibi bazı başka şeyleri de anlayamıyoruz. Mesela Melek'in canim abisi ne oldu, ablası ne oldu, ailesi neden Eskişehir'e gitti, Melek'in kocasi nereden çıktı, yazın çalıştığı evdeki insanlara ne oldu gibi çok soru var kafamda. bunları da kısacık bilsek güzel olabilirdi belki ama böyle de çok güzel.
This entire review has been hidden because of spoilers.
3 kuşak anne-kız ilişkisinin temelini oluşturduğu hikayede hem değişen kent yapısını hem de dönemin siyasi ve sosyal ilişkilerini görmek mümkün.
Olaylar önce ilkokul çağındaki Melek sonra da onun kızı yine aynı yaşlardaki İnci tarafından çocuk ağzıyla anlatıldığı için karşılaşılan her değişik duruma şaşırma hali ve o çocuksu heyecan hep var. Bu da romanın temposunu hep canlı tutuyor.
Samatyada başlayıp Vatan caddesinde biten hikayelerde bir yandan sokak kültürünün yavaş yavaş kaybolması ve apartman düzenine geçilmesiyle değişen sosyal ilişkilere parmak basılırken bir yandan da bu değişimin insan ilişkilerine, ebeveyn tutumlarına ve toplumun değer yargılarına nasıl yansıdığı aktarılıyor. Yer yer travmatik olaylar geçse de çocuk bakış açısıyla anlatıldığı için hiç biri size ağırlık yapmıyor.
Ben çok keyifle okudum. Böylesine gerçekçi bir hayal gücüyle karşılaşmak beni mutlu etti. İçinde sosyal, siyasal, psikolojik ve felsefik birçok nokta bulacağınıza eminim!
Seray Şahiner’i bu tomanla tanıdım ve dilini çok sevdim, diğer kitaplarını da okumak isterim. 1970ler ve 1990larda İstanbul’a göç etmiş Anadolulu aileler, zorlu yaşamlar, tutunma çabaları, komşuluk ilişkilerinin ikiyüzlülüğü, sosyal hayatın içinde sadece komşuluk değil okul, iş ve akrabalık ilişkileri hepsi çok renkli anlatılmış. Daha doğrusu zorlu yaşamları bize iki farklı dönemde iki kız çocuğunun gözünden tatlı bir dille anlatılıp acı olayların üzerimize kabus gibi çökmesi engellenmiş.Melek ve İnci’nin dayanma gücü mücadele gücü bize de bu sayede geçsin istenmiş gibi anlafım ve sonuna kadar akıcı bir şekilde hızla okudum. Melek ve kitabın bana göre en ilginç karakteri olan Kadim nasıl tanıştı ve evlendi, başarılı öğrenciyken neden hayata tutunamadı? Genç kızlık yılları da bir roman olur mu acaba? Ayfer Tunç’un Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek rımanını sevdiyseniz bu romanı da seversiniz:)
Seray Şahiner’den Antabus ve Ülker Abla’yı okumuştum. Tarzı hoşuma gitmiş ve yeni kitabını görür görmez (hele ki çocukluğu Samatya’da, Vatan ve Millet Caddesi’nde geçmiş, eski zamanları okumayı seven biri olarak) hiç düşünmeden, büyük bir heyecanla aldım. Öncelikle ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ne’ çok benzettim ve sıkılarak, dağılarak okudum. Buna sebep olarak şunları söyleyebilirim: Elle tutulur bir hikâye olmaması, çocuk gözünden yetişkin söylemleri, karakterlerle ilgili verilen gereksiz (kime göre?!) detaylar, olayların geçtiği yerlerin genel akışta silik kalması, Melek’ten birdenbire İnci’ye geçilmesi ve kitabın hâlâ Melek konuşmaya devam ediyor gibi ilerlemesi. Çağının sorunlarına değinilmesi ve toplumuna ayna tutması okuyanı tatmin edebilir.
"Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Tarihi"nin ruhunu taşımaya çalışmış ama ortaya dağınık, yapay bir kurgu çıkmış. Karakterler birbirinden kopuk, olaylar yüzeysel. En can sıkıcı olanı ise şu: Kendi çocukluğunda istismara uğramış bir annenin, kızı aynı şeyleri yaşadığında onu susturması ve “abindir, yanlış anlamışsındır” deyip geçiştirmesi. Bu, kurgu bile olsa, istismarı normalleştirmek demek. Bu kadar çok istismarın yaşandığı bir hikâyede, kadın karakterlerin yalnızca acı çekmesi değil, o acının içinden güçlenerek çıkması gerekirdi. Melek’in yaşadıklarında Suna Abla’nın hiçbir etkisi olmaması da hikâyenin ne kadar yüzeyde kaldığını gösteriyor.
This entire review has been hidden because of spoilers.