Talât Aydemir’in anılarının bir bölümü 1965 yılında Akşam gazetesinde tefrika edilmiş ve hemen sonra MAY yayınları tarafından ilk cildi yayımlanmıştı. Kitap Aydemir’in kendi el yazısı ile kaleme aldığı bütün anılarını kapsamaktadır ve tamamı ilk defa yayımlanmaktadır.
YKY, Aydemir’in Hatıratım’ıyla tarihe bir kayıt daha düşmektedir.
“Ahlak telakkilerinin herkese göre değişmiş olduğunu mahkeme safhasında daha iyi anlamış oldum. Mahkeme huzurunda konuşan sanık ve avukatlar en büyük karakter imtihanını vermişlerdir. Mahkemelerden ceza almak veya almamak bu gibi ihtilâl davalarında bence bir mesele teşkil etmez. Esas olan insanları cemiyetler mahkûm ederse kurtuluş çaresi yoktur.
İnandığım bir dava uğrunda bilerek, içten gelen bir inanışla mücadele ettim. Şimdi cezamı seve seve çekeceğim. Çünkü müstahakım. Beraber yola çıktığım kadroyu iyi seçememişim. Hayatta daima hareketlerimi sözlerime uyduran bir insanım. Aksini yapan sahte idealistlerden de artık kurtuldum.”
Bu konuyla ilgili bir şeyler yazmayı çok istedim. Eve gelene kadar da kafamda hep bunu düşündüm. Öncelikle şunu söyleyeyim; hem TSK hem de devletin kurumsal yapısı Talat Aydemir kadar boş, kibirli ve lüzumsuz bir adam görmemiştir. Her şeyden önce dümdüz bir adam; kendisini geliştirmek, farklı alanlara yönelmek, ordunun yapısı içinde kabiliyetli ve donanımlı bir hale gelmek gibi bir derdi yok. Bir ülkenin ordusuna yakışmayacak ölçüde siyasi ve politik bir isim. Özellikle Kemalizm'in düz bakış açısı bu subay kuşağını önemli ölçüde etkilemiş. Ordu-devlet-siyaset ve toplum arasındaki ilişkiler ağı çok boyutlu ve geniş kapsamlıdır. Cumhuriyetin ilanının ardından yetişen ikinci nesil bir subay kuşağı var, Aydemir de bu kuşağa dahil. Türkeş de bu kuşağa dahil fakat mümkün olduğunca kendisini geliştirmiş (ABD'de eğitim, yabancı diller, dünyayı tanıma vs.) Aydemir de bu söz konusu değil. 1960'larda bile 1920'lerin üstünden çok su akmasına rağmen hâlâ bu ideoloji bağlamını korumayı sürdürmüş. Düzlüğü ve gelişme kapalılığı da bundan kaynaklı. Sürekli "doktrin" diyor fakat hatıratını incelediğinizde sağlıklı ve detaylı bir ifadeye rastlamak çok mümkün değil. Ordu ve diğer yapılarla ilgili ilişkiye gelecek olursak; 15 Temmuz öncesi yalnızca TSK değil, doğrudan subay övgüsü de çok revaçtaydı. Balyoz ve Ergenekon kumpaslarını da dahil ederek şunu hep savundum (Ve bunları savunduğum için hep liberal olmakla suçlandım, oysa ki bu bir durum tespitidir ve gerçekliği de sayısız örnekle apaçık ortadadır); Türkiye'de askerin askerlikten başka işi olmamalıdır. Bu, emekli olduktan sonra bile böyle olmalı. Yoksa İlker Başbuğ gibi çıkıp, "Atatürk içkiyi şifa niyetine içerdi" diyebilirsiniz. Ayrıca Ahmet Yavuz, Semih Çetin ve Kenan Tuncer gibi örneklerin de düşünce dünyasının sığlığını ve sınırlarını görebilmek mümkün. Kenan Evren, Çevik Bir, vs. gibilerine girmiyorun bile. Bu zamana kadar var olan tek husus; şehitlik, gazilik ya da devlet için savaş ve paranoyak bir biçimde savunma gibi dini ve geleneksel alanlar üzerinden meşruiyet sağlayan laik askeri elite duyulan hayranlık ve sevginin karşılığıydı. Kimse bu subaylara ve askeri elite sağlanan ayrıcalıkları sorgulamaz; bunun asker-millet örfüyle bir alakası da yoktur. Yani TSK içerisindeki er, erbaş ya da astsubaylar önemsenmez; bizde çok yoğun bir subay fetişi vardır. Bu Cumhuriyet'in kuruluş felsefesi ve sonrasıyla da ilgili bir durum tabii. Asıl mevzuya gelecek olursak, her zaman söylerim ve savunurum, TSK'ya en büyük darbeyi 27 Mayıs 1960 vurmuş, 12 Mart boğazına yapışmış ve 12 Eylül komaya sokmuştur. Fakat kurumsal yapı itibarıyla en ağır darbe 27 Mayıs'tadır. Talat Aydemir de bu sürecin hazırlayıcısı ve sonrasındaki kurumsal rezaletin de baş sorumlusudur. Yakasından tutup silkilecek ve haddi bildirilecek subay tipidir, İsmet Paşa da böyle yapmıştır. Kendisi 13 Kasım darbesinin sorumlusu olsa da Aydemir'e bunu iyi ki de yapmıştır. Üstelik ilk girişimde affetmek lütfunu da göstermiştir. Neticede Aydemir, gereksiz bir maceracı ve hayalperestti. Gerçeklikten son derece uzak, kibirle ve biraz da çevresindekilerin pohpohlamasıyla çalışan bir Don Kişot. Hatıratına göre kendisi pirüpak. Başka hatıratlarda ve metinlerde kendisiyle ilgili edinmesek bile inanmamız çok zor.
Rahmetli merhametine yenik düşmüş. Başına gelenleri kendi ağzından okumak biraz ilginçti kitabın sonlarına doğru idama mahkûm edilen onurlu bir insanın serzenişlerini görüyorsunuz.
1960 kadrosunun merak ettigim isimlerinden biriydi. Girisimlerinde neden muvaffak olamadigini birkac sayfa okuyunca anliyorsunuz. Küstüm böceği, basarmak icin yeterli birikime ve cesarete sahip degil
Bu ayki ikinci Aydemir, Talât Aydemir. Hatıratım, çok gerekli bir kitap değil. Yazımı kötü. Konusu hatırat, otobiyografi benzeri bir tür. Albay Talât Aydemir'in "ihtilal girişimleri"ni anlattığı hatıraları. İsyan aslında. Hatıratın bir kısmı kayıp. Emin olun, bu kayıp, tarih bilimi için önemsiz. Aynı zamanda kurmay da olan Aydemir'in kötü bir asker olduğu anlaşılıyor. Kitaptan İnönü'nün Aydemir'i bir süre hava kuvvetleri ile dengelediğini öğrendim ki birçok belge bunu doğruluyor. Asker ve özellikle sivillerin 27 Mayıs adını koyduklarını 13 Kasım rejimini bu kadar çok olumladıklarını 22 Şubat'ı ise sürekli gündemde tutmak istediklerini, unutmayacağız falan durumları olduğunu da öğrendim. Meğerse 22 Şubat'ı demokrasinin üstünde adeta Demokles yapmışlar. Bir yıldız verdim. Kötü günleri anlatan bu kitabı yorumlamayı Türkeş'in sözü ile biterelim: "En kötü demokrasi, en iyi ihtilal yönetiminden evlâdır."