"Size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" Osmanlı Ordusu'nun Birinci Dünya Savaşı'ndaki muharebe tarihini özetlemek için Yarbay Mustafa Kemal'in 57. Piyade Tümenine verdiği bu emirden daha iyi bir örnek bulunamaz. Osmanlı ordusu dört yıllık savaş boyunca büyük zorluk ve felaketlere katlanan, düşmanlarını şaşkınlığa ve yenilgiye uğratan; Rusya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya orduları yere serildikten sonra bile hâlâ inat ve kararlılıkla savaşmayı sürdüren bir orduydu. Osmanlı ordusu, imparatorluğun genel geri kalmışlığı, ekonomisinin durumu, modern ulaştırma hatlarının olmayışı ve geniş coğrafyası veri alındığında inanılması zor bir başarı öyküsüne imza atmıştı. Bu ordu savaşın büyük bölümünde aynı anda dört ayrı cephede birden büyük askerî güçleri savaşa sürüp idame ettirebildi. Büyük Britanya hariç, savaşan tarafların hiçbiri bunu başaramadı. Birinci Dünya Savaşı tarihçiliğinde, Osmanlı ordusunu ele alan çalışmalarda dikkat çekici bir boşluk vardır.
Genelkurmay Başkanı (1998-2002) Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun İngilizce baskı için yazdığı önsözle sunduğumuz bu kitap, Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusunun, Avrupa'dan Kafkaslar ve Mezopotamya'ya uzanan çeşitli cephelerdeki mücadelelerini her yönüyle belgeleyerek anlatmayı amaçlıyor. ABD ordusundan yarbay rütbesiyle emekli olan Edward J. Erickson, New York'ta Norwich High School'da sosyal araştırmalar dersi veriyor. Erickson'un Balkan Savaşları'nda Osmanlı ordusunu ele alan Defeat in Detail: The Ottoman Army in Balkan Wars, 1912-13 adlı bir kitabı daha var.
Edward J. Erickson is a retired regular U.S. Army officer at the Marine Corps University and is an authority on the Ottoman Army during World War I, a subject on which he has written widely. Erickson is also an associate of International Research Associates, Seattle, Washington.
Burada okuyacaklarınız kitaptan alıntılar ve üzerine eklediğim şahsi görüşlerim. Kitaptan alıntı yaptığım kısımları koyu belirtmeyi tercih ettim. Notlarımın tamamını bloguma yükleyince incelememi güncelleyeceğim. Savaş tarihine farklı bir bakış açısı sunduğu ve dönemi başka milletten birinin gözünden okumak bağlamında değerli bir eserdi. Sadece Ermeni meselesindeki bakış açısı bile anlitik çalışmanın örneğiydi. O bölümü de buraya sığmadığı için bloğuma ekleyeceğim. Çok keyif aldım. Öğreticiydi, mutlaka okumalısınız deyip notlarıma geçeyim.
Sunuma dair Kitabın girizgahında hazırlanmış olan sunuş çok iyiydi,
** Londra Antlaşması ile elimizdeki toprakları yitirdik. Halk Londra Antlaşmasının fesh edilek Edirne ve Trakyanın geri alınmasını İttihat ve Terakki'nin işi olarak gördü. bu parti hükümetinin yerinin sağlamlaşmasını sağladı.
** Osmanlı Genelkurmay'ı, Prusya Gnelkurmay'ı örnek alınarak kurumuştur. Alman Ordusu örnek alınarak geliştirilmiştir.
#Sayfa29 1914 yılına gelindiğinde Osmanlı, eğitim açısından geri, kaynaklar açısından fakir, sanayi açısından az gelişmiş ve mali açıdan müflisti.
#Sayfa42 Ailen ve Muratof "Kafkasya Savaş Alanları" kitabında; "Balkan Savaşları'nın sonucunun, Türk Devleti'nin ağırlık merkezinin Avrupa'dan Asya'ya kayması olduğunu" söylerler.
** 1 Ağustos 1914'te Almanya, Rusya'ya savaş ilan ettiğinde; Türkiye, Balkan Savaşı'nın yaralarını sarmaya çalışıyordu. Avrupa'nın büyük güçleri, sırasıyla bizi savaşa girmemiz için tehdit ya da teşvik etmeye çalıştılar. Almanya, 1914 temmuz sonunda, dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa ile işlerliği olan bir mutabakat yapmıştı. Bu mutabakat sonraları gizli bir antlaşmaya dönüştü. (2 Ağustos 1914) Türkiye'nin Kafkasya sınırında savunmada kalması ve Rusya'ya karşı operasyon için Trakya'da bir ordu toplanması hususunda anlaştılar. Bulgaristan ve Romanya'nın tarafsızlığı kuşkulu olduğu için bu ordu Yunanistan'a karşı da kullanılabilecekti.
Olaylar sonrasında Sait Halim Paşa'nın yaptığı ek talepler ilginçtir. Ki bu sırada Enver Paşa'nın da Ruslarla yeni bir anlaşma yapmaya çalışması ilginç bir durumdur. Sait Halim Paşa'nın ek istekleri kabul görmüş ama bu durum Paşa'yı iyice süphelendirmiştir. Sait Halim Paşa, "Alman Büyükelçisine, askeri işlere karışmaması, Liman Von Sanders'e de politikaya karışmamasını" bildirir. Sonrasında, Fransız ve Rus büyükelçileri ile görüşmelerin yeniden başlaması talimatını verir. Bu talimat Sait Halim'in Almanya ile yapılan anlaşmadan rahatsızlık duyduğunu gösterir.
** İngiliz tersanelerinde, Türk parası ile inşa edilen Türk gemilerine, İngilizlerin el koymuş olmaları sinir bozucu bir durum. Savaşların kendilerine göre kuralsızlıklardan oluşan kurallarını ilginç buldum.
** Sayfa 53'te bahsedilen Osmanlı-Bulgaristan arası antlaşma da ilginç. Anlaşmayı Talat Paşa ve Büyükelçi Radoslov yapmışlar. Antlaşmaya göre, taraflardan birisi bir başka balkan devletinin saldırısına uğrarsa ortak savunma yapılacaktı, Ayrıca taraflar birbirlerine danışmadan diğer Balkan Ülkelerine saldırmayacaktı. Bu kararlar da gizlidir.
** Sayfa 55'te bahsedilen, Enver Paşa'nın 2 Ağustos 1914'te çıkardığı genel seferberlik emrini ilginç buldum. Sait Halim Paşa'nın politikasını destekleyecek sınırlı bir seferberlik yerine genel seferberlik ilan etmiş olması itilaf devletlerice hasmane karşılanmış. Kitabın geneline tek eleştirim belkide bu. Her şey Enver Paşa'nın Alman Sever ve hayalperest bir turancı olmasına bağlanmış gibi!
Genel olarak kitaba göre Sait Halim ve Talat Paşalar savaşa girmye isteksiz görünürken Tüm işi Enver Paşa organize diyor. (Sayfa 59)
** Osmanlı Donanması ile harket den Goeben ve Brslau'nun Rus kıyılarını bombalaması, Enver Paşa'nın bu durumu biliyor olduğunun düşünülmesi olarak yorumlanabilir. (Sayfa 60)
** Balkan Savaşı sırasında gelişen olaylarla 1. Dünya Savaşı'na girişimiz öncsi ordunun hr anlamda eksiği vardı. Bu eksiklere rağmen, sonrasında yapılmak istnen yığınak planında da uygulama gecikmelerinden dolayı büyük sıkıntılar oldu. 1915 ilkbaharında Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa, İstanbul'daki idari görevlerini bırakarak, muharebe komutanı sıfatıyla Alman danışmanlarıyla cephye geçti, Bunu yapmakla yüksek komutanlığın liderlik kapasitesini zayıflatmış oldular (sayfa 94) görüşü üzerinde de düşünmek ve tartışmak lazım. Niyetin kötü olduğunu düşünmek istemiyorum. Belkide talihsiz bir karardı...
**Sayfa 96'da bahsedilen Enver Paşa'nın ordudaki yaşlı subayları tasviye etmesinin negatif etkisi görüşü de tartışmaya açıktır. Erzurum'da yapılan komuta kademesi değişiklikleri ile yeni gelen genç ve tecrübesiz kadronun yarattığı sonuçlar ortadadır. Yazara göre harekatı etkileyen faktörler; hava koşulları, lojistik ve arazi yapısıdır. Buna komuta kademesindeki tecrübesizlik de eklenince facia yaşanmıştır.
** İlk defa sayfa 107'de kesin olarak bahsedilen ve sonrasında sık sık yenilenen, ordunun ihtiyat kuvveti olmaması sorunu verdiğimiz mücadelenin genel sıkıntılarından biridir. Ama o zamanki koşullara göre değerlendirecek olursak, kimi zaman gerektiğinde öne sürecek ihtiyatımız olmaması doğal da karşılanabilir. Zira birden fazla sayıda cephede mücadele ediyor olmamız asker sayısı bağlamında sıkıntı yaratmıştır. Buna hatalı askeri stratejiler de eklenince durum ortadadır.
** Sarıkamış Harekatı sonrası Ermenilerin sergiledikleri tutum ve ona destek çıkanlar bugün çokça tartışılan Ermeni Meselesi konusuna zemin hazırlamıştır. O dönemde Mezapotamya'da bölge halkı müslüman olsalar da Araplar, çok sayıda Kürt, Ermeni, Süryani ve Yahudi'den oluşmaktadır.
** Sina Cephesi'nde de durum değişmez. Çok cepheli savaşın getirdiği durumlara göre doğru strateji üzerine kurulamayan savaş taktikleri, öngörülerimiz gerçekleşmeyince oluşan yeni duruma göre planlama yaparken yaşanan güçlükler-askerin uzun yollarda hastalanması gibi- donanımsal eksikler ve ihtiyat yokluğu ile birleşince durum vahim olmuştur.
TÜRK ORDUSUNA GENEL BAKIŞ #Sayfa282 Öncelikle Türk ordusunun muharebeye girdiği her harekât alanında ve seferde sayısal bir dezavantajla savaştığında hiç kuşku yoktur. Bu dezavantaj genellikle asker sayısı, topçu, cephane ve lojistik destekteydi. Her ne kadar Türklerin geçici sürelerle yerel üstünlük sağladıkları durumlar olduysa da, söz konusu sayısal zayıflık savaş boyunca sürdü. Türkler buna rağmen çoğu zaman muharebeleri kazandılar. Bu nedenle Türk ordusunun muharebe etkinliği bu durum göz önünde bulundurularak değerlendirilmeli ve sonuçta oldukça yüksek olduğu teslim edilmelidir.
#Sayfa283 Türk ordusu son derece olumsuz koşullar altında kendisini idame ettirme kabiliyetini gösterdi. Daha ötesi, bu ordunun askerleri büyük bir kararlılık ve dayanıklılığın örneklerini gösterdiler. Siper kazdıkları ve tahkimat yaptıkları zaman onları hatlarından çıkarmak neredeyse imkânsızdı. Canla başla savaşan bu askerler. Batılı orduların kesin askerî gereksinim olarak gördükleri hizmet desteğinin çok azıyla yetinebiliyordu. Türk ordusu, bu niteliğinin sonucu olarak, hiçbir zaman destek birlikleriyle dengesiz biçimde “yüklenmemişti.” Cepheye daha fazla asker sürebilmesinin bir nedeni de buydu. Ordu çok az destekle taarruz operasyonları yapabiliyordu ve Türk piyadesinin yürüyüş kapasitesi şaşırtıcı ölçüde yüksekti. Sarıkamış, Romanya ve Azerbaycan seferleri bu açıdan dikkat çekmektedir. Türk ordusu strateji ve harekâta ilişkin seviyede hızla yeniden örgütlenebiliyordu ve muharebe gruplarını örgütleme konusunda büyük bir yetenek sergilemekteydi. 1915’te Çanakkale’de, 1916 ’da Mezopotamya’da, 1916 ve 1918’deki Kafkasya seferlerinde bu yetenek muharebe etkinliğini büyük ölçüde artırdı. Bu yetenek, orduyu taktik olarak ve muharebe koşulları altında yeniden örgütleyebilecek büyük bir toparlanma kapasitesiyle birleşmekteydi. Yıldırım Ordular Grubu Ekim 1918 gibi geç bir tarihte bile bu yeteneği sergilemişti Türk ordusu savaş boyunca büyük komutanlar çıkarmıştır. Bunlar arasında Mustafa Kemal Paşa, Esat Paşa, Şevki Paşa, İzzet Paşa, Halil Paşa, Fevzi Paşa ve Vehip Paşa öne çıkmaktadır. Bunlar atak ve iyi yetişmiş komutanlardı. Geniş bir düşünce kapasitesine ve harekete geçme iradesine sahiplerdi. Bu gruptaki olağanüstü yüksek nitelikteki komutanların öte tarafında ise, Erzurum ve Erzincan'ı yitiren beceriksiz Mahmut Kamil Paşa, uyuşuk bir tutum içindeki Cemal Paşa ve îngilizlerin Mezopotamya’ya rahatça yerleşmelerini sağlayan Cavit Paşa bulunmaktadır. Diğer Türk komutanlan genellikle yetenekliydi ve özellikle de savunmada daha başarılıydılar. Bu kısmı ayrıca araştırıp farklı bir kaç kaynaktan daha okumayı düşünüyorum. son olarak Türkler ulusal çıkarları açıkça tehlikede olmadığı zamanlarda bile bir ittifak savaşını yürütmek için büyük kararlılık gösterdiler. İlk Kafkasya seferlerinde, 1916 Avrupa seferlerinde ve Yıldırım Ordular Grubunun seferleri planlanırken ulusal çıkarlannı müttefiklerinin gereksinimlerinin arkasına koydular. Savaş boyunca, Türklerle Almanlar arasında bütün seviyelerde sürekli bir diyalog ve işbirliği gerçekleşti. Türkler uygun koşullarda makul bir barış yapma beklentisine girmenin çok ötesinde bir tutumla Almanların ve Avusturyalıların sadık müttefikleri oldular.
Eleştiriler (Yazarın olaylara genel eleştirilerini okumak çok keyifliyfi) #Sayfa284 Bilançonun eksi hanesine kaydedilen hususlar da vardır, ilk olarak, Osmanlı împaratorluğu’nu Büyük Güçlerle savaş riski içeren bir duruma sokmak muazzam bir hataydı, imparatorluk Balkan Savaşları’ndan tükenmiş bir halde çıkmıştı ve bir dünya savaşına girecek durumda değildi. Seferberlik çabası ve yığınak planı, Osmanlı împaratorluğu'nun kesin sonuç alma olasılığının bulunmadığı yerlere iyi hazırlanmamış kuvvetleri yığdı. Bu hatayı daha da vahim hale getiren husus, birbirinden çok uzak cephelerde aynı anda taarruzu öngören hatalı sefer planlarıydı.
İkinci büyük olumsuzluk, Enver Paşa’nm Türkiye’nin savaş stratejisinin arkasındaki yönetici güç olarak ortaya çıkması ve savaş çabasını büyük ölçüde zayıflatmasıydı. Enver’in amatör stratejik bakış açısı taarruz harekâtında ve çılgınca iyimserlik taşıyan planlarda sürekli ısrar etmesine neden oldu. Enver Paşa 1914’te Sankamış ile başlayan ve 19 18’de İslam Ordusu seferlerine kadar devam eden süreçte, belirlediği askerî görevlerin yerine getirilmesi için gerekli olan askerî vasıtaları sürekli biçimde doğru değerlendiremedi. Yıldırım Ordular Grubu ve İslam Ordusu belki de ondaki bu eğilimin en iyi örnekleridir. Kötü planlanmış birçok harekâtta Türkiye'nin stratejik ihtiyatlarının heder edilmesine yol açtı.
Üçüncü olarak, Enver Paşa ve Türk Genelkurmayı belirli stratejik harekât alanlarına öncelik vermeyi ve yeterli güçleri bu alanlarda yoğunlaş tırmayı beceremediler. Bu, taarruz için uygun koşullar ortaya çıktığı zamanlarda bile inisiyatifin elde tutulamamasına yol açtı, özellikle 1914’ün zayıf ilk taarruzları ile 3. Ordunun 1915 ve 2. Ordunun 1916 taarruzları bu zafiyetin kamdandır. Buna ek olarak, birlik-görev dengesinde birliklerin güçlerini aşan görevleri yapabileceği varsayımı, birçok harekâtın başarıyı garanti edecek güçlere dayanmadan başlatılmasını kaçınılmaz kıldı.
Dördüncü olarak, Türkler ulaştırma hatiarmm stratejik hareketleri destekleme kapasitesini yanlış ve iyimser biçimde değerlendirdiler. Ulaş tırma sorunu, ordunun 1914 ’teki inanılmaz yavaşlıktaki yığınağından başlayarak, savaşın sonuna kadar sürdü. Türk Genelkurmayı’nın 1916 yılında 2. Orduyu doğuya hızla sevk edememesi savaş sırasında yapılan en büyük hatalardan biriydi. Her ne kadar Türkler ve Almanlar demiryollarını geliş tirmek için devamlı bir gayret içinde bulundularsa da, bu sorun, savaş boyunca varlığını sürdürdü. İmparatorluğun altyapısındaki gelişmeler (Mustafa Kemal’in Eylül 1917’de işaret ettiği gibi) Türkiye’nin savaş kapasitesini büyük ölçüde artırabilirdi.
Türkler ve ordularıyla ilgili olarak aşılması gereken birçok yanlış kanı bulunmaktadır. (285) Kanı 1: Osmanh ordusunun birçok harekâtı Almanlarca planlanmış veya yönetilmiştir: Ordunun Çanakkale’deki (Liman von Sanders) ve Yıldırım Ordular Grubunun Filistin’deki (von Falkenhayn ve von Kress) birçok harekâtı hariç. Almanlar Türk kuvvetlerine çok nadiren komuta etmiştir. Mezopotamya’da çok az etkisi bulunan von der Goltz bu grubun dışında tutulmalıdır. Komutanlar ve karargâhlar kolordu seviyesinde ve altında hemen hemen tümüyle Türk’tür. Bu düzeyde sadece birkaç istisna vardır: Gelibolu’da von Sodenstem ve Filistin’de von Oppen. Tümen seviyesinde ise Stange, Nicolai ve Willmer’in Türk askerlerine yaptıkları kararlı taktik liderlik Övgüyü hak eder. Bazen sunulduğu şekliyle Bronsart von Schellendorf ve von Seeckt hiçbir zaman Türk genelkurmay başkanı olarak görev yapmadılar ama bunların fiili liderler olarak çalıştıkları pekâlâ ileri sürülebilir. Her ne kadar bazı ordularda, 3. Ordudaki Albay Guse gibi kurmay başkanları bulunmaktaysa da planlama çalışmalarının çoğu yetenekli Türk kurmaylar tarafından yapılmıştır.
Kanı 2: Türkler iyi kayıt tutmazlar: Gerçekte, doğru olan bunun tam tersidir. Sözcüğün tam anlamıyla bürokrasiyi ve kırtasiyeciliği Osmanlılar icat etti ve ne kadar önemsiz olursa olsun kayıt tutmayı ihmal etmedi. Sadece Türk Genelkurmay arşivleri 1. Dünya Savaşı ile ilgili 1,5 milyon belge içermektedir (toplam 8 milyondan fazla). Diğer Türk milli arşivlerinde milyonlarca belge daha vardır. Ne var ki bu kayıtların büyük kısmı, özellikle hassas politik ve askerî konularla ilgili olanlar araştırmacılara açık değildir.
Kanı 3; Osmanlı birlikleri muharebe baskısı altında firar ve dağılmaya eğilimliydi: Eğer Nablus ve Suriye seferleri bir model olarak kullanılacaksa, bunda bir parça gerçeklik payı bulunabilir. Ne var ki Nablus bir kuşatma sonrası takip harekâtı olup, büyük sayıda esir ele geçirmek için ideal koşullardan oluşturuyordu. Burada söz edilen iki muharebenin bir başka benzeri yoktur ve bunlar Osmanlı cephelerindeki savaşların özelliklerini yansıtmazlar. Her ne kadar küçük bazı çöküş örnekleri olmuşsa da bunlar çok enderdir ve sadece Osmanlı imparatorluğuna özgü olmadığı gibi, hiçbiri belirli bir muharebe bölgesinde cephenin topyekûn yarılmasıyla sonuçlanmamıştır. Türk ordusu yoğun düşman baskısı altında başanlı bir şekilde savaşarak ricat etme yeteneği ile öne çıkmaktadır. Kitlesel dağılmaya uğ rayan birlikler genellikle alay seviyesinde veya daha altındaki Türk olmayan birliklerdi. Firarlar genellikle imparatorluk içindeki birlik intikalleri sırasında, muharebelerin arasındaki durgun dönemlerde ve geri bölgelerdeki hastanelerden yapılmaktaydı.
Kanı 4: Enver Paşa ve İttihat Terakki önceki savaşlarda yitirilen Osmanlı topraklarını, özellikle Türk halklarının bulunduğu bölgeleri geri almayı amaçlıyordu: Panturanizmin Enver Paşa’nın düşüncesinde başat bir fikir olduğu konusunda kuşku yoktur. Fakat bu asla savaşın ilk baştaki hedeflerinden biri değildi ve hiçbir zaman da Türklerin stratejik düşüncelerinde hâkim bir unsur olmadı. Bu ayrılıkçı Kafkasya bölgesinin veya Türkiye’nin Avrupa’daki eski topraklarının geri alınması fikrinin savaş öncesi planlama sürecinde hiçbir zaman ortaya çıkmamasından da bellidir. 1918 yılında Bakû’ya doğru yapılan şaşırtıcı ilerleme Panturancı stratejik hedeflerin sonuçlandırılmasından çok, anlık olarak ortaya çıkan bir fırsatın değerlendirilmesi olarak görülmelidir. Rusya’nın çöküşünün Enver'e Kafkaslar’ın kapısını açması, bu bölgenin ele geçirilmesi için önceden tasarlanmış bir stratejiden çok, bir tesadüften ibaretti. Yıldırım Ordular Grubu ile ilgili olarak yapılan sonraki planlamalar da aynı şekilde fırsatlardan yararlanmayı ve esas olarak savaş sırasında yitirilen arazilerin geri alınmasını öngören tasarımlardı.
Kanı 5: Osmanlı ordusu muharebede olağanüstü büyük zayiata uğradı: Bu görüş, esas olarak, Sarıkamış seferi ile ilgili olarak Rusların, donma vakalarını da içeren hatalı tahminlerinin büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Müttefikler büyük kayıplarını makul göstermek için çabaladıkça, Çanakkale seferi de bu fikre katkıda bulundu. Osmanlı cephelerindeki muharebe temposunun genelde Avrupa cephelerine göre daha düşük olduğunu hatırlamak gerekir. Her ne kadar Çanakkale gibi bazı istisnalar bulunsa da, harekât alanındaki muharebeler çok uzun süreli değildi ve sürekli topçu bombardımanına sahne olmadı. Çok daha önemli olan husus, bu seferlerin yoğunluğunun, özellikle makineli tüfek ve top kullanım oranlarının (ı. Dünya Savaşı’nın gerçek ölüm makineleri) daha düşük olması nedeniyle Avrupa’dan daha düşük olmasıydı. Aynı şekilde bu cephelerde gaz kullanılmamıştı. Nihayet, seferlerin çoğu mevsimlik olarak cereyan ediyor ve böylece Avrupa’da yaşanan sürekli muharebe operasyonları kadar uzun sürmüyordu. Gerçek muharebe kayıpları (yüzde 10,6) savaşan diğer ülkelerle aynı seviyede idi. Hastalık, özellikle Mezopotamya ve Kafkaslar’da daha fazla ölüme neden oluyordu.
A superb work on the often misunderstood army of the Ottoman empire and its mixed record during the first world war. Erickson includes a great number of useful documents, such as the “Orders of Battle” that are difficult to find elsewhere.
The book is focused on a strategic level, and skips over many areas of the conflict that have otherwise been well covered in other works.
The book has a valuable amount of accurate information and explanations. It is very well documented and sourced, and sheds new light on famous battles, such as that of Gallipoli, often down to the last remaining artillery shells.
In material terms, the Ottoman army was ill-equipped to fight a modern war. It was short on artillery, and machine guns were non-existent at battalion and company level. Ammo production was inadequate for a real war, there was a shortage of medical personnel, and it the empire had only one factory for each of the military items it needed (all of them concentrated in one place).
The empire was literally bankrupt, it suffered from a massive public debt, its lines of communication (especially railroads) were in awful shape, and it had little chance of achieving its ill-defined war aims. Turkish logistics problems proved catastrophic.
Turkey’s war plans envisioned numerous offensives on multiple far-flung fronts. In retrospect, the empire would have been better off maintaining a perimeter defense of Turkey’s borders. Turkish campaign plans were outdated and often hinged on non-existent capabilities that guaranteed failure.
Turkey was at a numerical disadvantage in almost every theater, but showed a remarkable ability to sustain itself under awful conditions. They could organize and reorganize quickly and the army possessed several capable commanders. Still, enver Pasha’s strategic vision was amateurish and perhaps too optimistic.
A superb work that I found very enjoyable; good luck finding a cheap copy, though.
Ordered to Die is is a straight military history of the Ottomans in WW1, written by a retired US Army Officer. It has a very narrow scope, but if you're interested in military tactics, unit strength, logistics, etc., it's a great resource.
As I don't speak Turkish, this is pretty much the only book out there where I could get that kind of information, so I was very pleased to find this book! Erickson makes a strong argument that the Ottomans performed - despite the prevailing stereotype in the West - very admirably in the First World War.
Excellent work on the Ottoman (Turkish) Empire in WWI. They were tough and much feared despite the limitations they faced, such as shortages of machine guns, airplanes, artillery, and other weapons. They were often thought to be the tools of the Germans, but Erickson makes a convincing case that they planned and led their own forces and followed their own national objectives. They fought on multiple fronts and against multiple enemies.
Not much I can add to the other reviews. This book does a great job of discussing the issues directing facing the Turkish military and their effectiveness in the various campaigns. It also covers the areas outside of the military that impacted it such as their reliance on imported modern weapons and the poor rail network that hamstrung the far flung armies to support each other. Probably the best book in English on the Turks in World War I. 4.5 stars
Erickson is one of the very few historians who have written about the Ottoman Army in both the Balkan wars and WWI. While some have accused him of being an apologist for overlooking atrocities committed by the Ottoman military, I find his work to be well researched and in providing an operational perspective of the army.
Dr. Ed Erickson in the most exhaustive English language history of the Ottoman Army in the First World War examines in granular detail every major unit of the Ottoman Army in every campaign they were involved in.
ORDERED TO DIE –A History of the Ottoman Army in the First World War
Edward J. Erikson Greenwood Press, Connecticut, 2001 265 pages ISBN 0313-31516-7
I do not expect you to attack, I order you to die. In the time which passes until we die, other troops and commanders can come forward and take our places. Lieutenant Colonel Mustafa Kemal Gallipoli, April 25, 1915
Ordered to Die by Lt. Col. Edward J. Erikson of the United States Army is a chronicle of the battles fought by the Ottoman Army during the First World War against the Allies in Galicia, Sinai, the Mesopotamia, the Caucasus, Eastern Anatolia, and at Gallipoli. It is a comprehensive account of the hardships endured, losses suffered, and battles fought by an exhausted, understaffed, underfed, and poorly equipped army, which fought a four-year war against all odds in battles against the British, the French and Russians at many battles at so many fronts, and most of them concurrently. The book is about a force comprising mostly of the Turkish peasant soldier (the Mehmetcik) who made his fame by his relentless stand for his home and honor. It is, indeed, a military record presented by an author who comes from the military profession himself and is based on archival sources and official documents from countries that fought the War. Except for a couple of questionable references to a farcical A. Hovannisian, the author has based his account on memoirs, books and articles penned by authors, historians, chroniclers and journalists of international repute.
Ordered to Die is a book that edifies the heroism of the Turkish soldier and the dedication and leadership of his commanders. It is about the commander (Mustafa Kemal) and the soldier (Yahya Cavus) alike. “In a famous incident, which propelled Lieutenant Colonel Mustafa Kemal to limelight, the 19th Infantry Division was alerted and deployed to halt the Anzac attack that threatened the critical high ground dominating the narrows. In what would later prove to be the decisive maneuver for the Turks on the first day of the campaign, Mustafa Kemal intuitively sensed the strength of the Anzac attack and, seizing the initiative, committed his division to battle without waiting for orders. He led his division forward into the fight and personally commanded the 57th Infantry Regiment at the critical point of the battle. It was here that he issued his famous order, ‘I do not expect you to attack, I order you to die! In the time which passes until we die, other troops and commanders can take our place!’ It was inspired and heroic leadership, and the result of the battle probably rested on this single dramatic action. The Anzacs failed to reach their objectives.” Meanwhile, at the tip of the peninsula, another feat of heroism was being displayed by some Yahya Cavus (Sergeant Yahya) assigned to the 12th Company of the 2nd Battalion of the Turkish 26th Regiment defending Ay Tepe and Gozcubaba Tepe, which came under strong attack by a large column of Irish infantry. With his commanding officer down, it fell upon the shoulders of Yahya Cavus and his five squads of infantry to beat back several attacks on his position, and to finally beat the Irish back from Gozcubaba Tepe. Later the British broke into the adjacent Ay Tepe position to outflank his position. Reacting immediately, Yahya Cavus personally led a bayonet attack and restored the situation.
Ordered to Die is above all an assessment of the military performance of the Ottoman Army during the First World War. It asserts that the Turkish Army “almost invariably fought at a numerical disadvantage in every theater and campaign in which it engaged” pointing out that this disadvantage was not only in manpower, but also in artillery, munitions, and logistical support. It underlines that the combat formations comprising primarily ethnic Turks were notable for their superb fighting quality (noting, however, that the same could not be said of the non-Turkish formations that proved to be more of a liability). It notes the remarkable ability of the Turkish Army to “sustain itself under extremely adverse conditions” with its soldiers capable of great feats of endurance and an astounding marching capacity as proven in the Sarikamis, Romanian, and the Azerbaijan campaigns. It points out that the Turkish Army proved capable of rapid reorganization and demonstrated “a great ability to task-organize combat groups at the operational level”. It acknowledges the leadership of the “many great combat commanders” like Mustafa Kemal, Esat, Sevki, Izzet, Halil, Fevzi and Vehip Pashas produced by the Turkish Army. It was an army, which “even in the end, at the time of the Mudros Armistice …remained in the field, despite horrific, losses still as a fighting army and under competent command authority”.
In the words of former Chief of the Turkish General Staff General Huseyin Kivrikoglu’s foreword to the book, “Ordered to Die will stand as the definitive work in English on the subject of the Ottoman Army in the First World War…”
Erickson was in a unique position, thanks to his command of the language and a NATO posting in the coutry, to work the history studies of the Turkish General Staff into a bird's view on the other side of the hill. Mel Gibson and the 'last cavalry' battle of Megiddo was as far I'd gotten on the Ottoman front(s). While the peninsular invasion diverted a lot of defensive strength from other fronts in the Ottoman empire, the same goes for the near constant offensives in the Caucasus. Mesopotamia and later Palestine were, by consequence, to be the sites of Allied victories. This leads me to another strength of Erickson: his narrative switches perspectives just enough to serve as a useful frame for further books that tell the traditional stories of the ANZACs & the siege of Kut. However, this being a 300 page overview, you will surely need additional books for the major battles. ('when God Made Hell' is on order ;-) ) On a global scale, the impact is limited. the Turks participated on a modest scale in the offensive against Romania & the infamous Von Falkenhayn made another mess, but most of the time the pre-war German mission, embodied in Liman Von Sanders, provided the needed support. It is important to remember that the Germans were not in command of operations nor responsible for Ottoman victories - the assumption is easily made in traditional books. On the Allied side, the contribution of Indian troops stand out. They freed up most of the British formations in the Middle East for relocation to the Western front & protected the Suez canal after the unsuccessfull initial assault. T. E. Lawrence gets the attention he merits based upon the effect he had on the war effort - very little. Extra railway protection against Arab raiding cost manpower, but it worked. There is also little to say about the drive on Egypt; the British grew simply too strong. The outcome of the war for Turkey makes you think about what-ifs for the other Central Powers. Its highly defficient infrastructure barely sufficed to wage a defensive war, yet survived Minister of War Enver Pasa's delusions of conquest after every tactical victory despite high losses and a limited manpower reserve.
Despite a few flaws, this is quite a good book. Its biggest asset is that it covers an obscure part of World War I, the Turkish theater. The overwhelmingly majority of histories of the entire war give very little attention to this part of the world. This book draws heavily from Turkish sources and clears up many misperceptions found in books written by western authors. A key misperception is that the Ottomans (Turks) didn 19t maintain extensive records. The writing focuses mostly on the military aspects of the war which is acceptable to me. Occasionally trying to keep track of various formations can be a bit difficult. Much of the information was absolutely new to me and I 19ve read a few World War I histories. Among the flaws the book has is the lack of useable maps. There are a few of them but they are hard to read or understand. The writing can be a bit dry at times and there are a few basic grammatical errors. Overall, I enjoyed the book as it fills an overlooked niche.