Erik Jan Zürcher’in Millî Mücadelede İttihatçılık adlı kitabı, millî mücadelede İttihatçıların rolünün resmî tarihte yansıtıldığından çok daha önemli olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmasına İzmir suikasti davalarını çıkış noktası olarak alan Zürcher, 1926’da, yani İttihat ve Terakki Fırkası kendini feshettikten tam sekiz yıl sonra İttihatçıların neden hâlâ tehlikeli sayılarak siyasal bir temizlik hareketine girişildiğini sorguluyor. Çalışmanın temellendiği varsayım, İttihatçıların Kurtuluş Savaşı’nın dayandığı insan ve örgüt malzemesini oluşturduğu ve İttihat ve Terakki’nin 1918’de kapatılmasına rağmen İttihatçı kadroların faaliyetlerini ve mücadelelerini bundan sonra da çeşitli biçimlerde sürdükleri... Birinci Dünya Savaşı sona ererken İttihatçı liderlerin ülkeden ayrılmadan önce Anadolu’da direnişin başlatılması için çeşitli hazırlıklar yapılması direktifleri verdiğine dikkat çeken yazar, mütarekenin hemen ardından hızla oluşan müdafaa-ı hukuk örgütlenmelerindeki İttihatçı etkisini ayrıntılarıyla ortaya koyuyor. Özellikle Kara Kemal ve Kara Vasıf’ın Karakol Cemiyeti’nin bugüne kadar göz ardı edilen çok önemli faaliyetlerde bulunduğunu gösteriyor. 1921’de Enver Paşa’nın yurda dönme girişimleri üzerinde de duran Zürcher, Mustafa Kemal’in yalnız yabancı devletlere ve padişah hükümetine karşı değil, aynı zamanda millî hareket içindeki ciddi rakipleriyle de mücadele ettiğini savunuyor. Kitapta Mustafa Kemal’in İttihatçılarla ilişkisi 1905-1926 dönemini kapsayacak şekilde anlatılıyor. İttihatçılar ile Kemalistler diye bir ayrım yapmanın doğru olmadığını ileri süren yazar, bu aralarındaki rekabetin bir iç mücadele niteliği taşıdığını ileri sürerek, kimin kimi kullandığını konusunda kafamızda en azından soru işaretleri doğmasını sağlıyor. İlk yayınlandığı 1987’den beri çeşitli tartışmalara kaynaklık eden bu eser, Türkiye üzerine tarih yazımındaki kalıplaşmış yargıları kırmaya çalışıyor.
Erik-Jan Zürcher A Turkologist and professor at Leiden University with expertise in Turkish languages and cultures, and focused on "the period of transition from the Ottoman Empire to the Republic of Turkey."
His father, Erik Zurcher, was a sinologist specializing in the religions of China.
Esir Şehir üçlemesine dalınca biraz arka plan bilgilerimi tazelemek için okudum özgün metni 1983’de yazılmış bu incelemeyi. Bilenler için zaten Zürcher yakın tarihimiz alanında önemli otoritelerden. Bu kitap da Milli Mücadele kadrolarımızın önemli bir bölümünün İttihad ve Terakki kökenli olduğuna ve hatta bazı örgüt yetkililerinin Milli Mücadeleye ciddi katkı sağladıklarına dikkat çekiyor. 1923 sonrasında hakim olan resmi tarih anlayışının ise iki grup arasında keskin bir ayrım olduğu tezini işlediğine de işaret ediyor. Bunlar tabii tartışmalı konular. Ama tartışmalara objektif bilgiler temelde yaklaşmak tarihimizi daha iyi anlamak bakımından önemli. Zürcher, Mustafa Kemal’in İttihat Terakki’nin “triumvira”sından Enver Paşa’ya olan haklı nefreti konusunda da sözünü esirgemiyor.
Kitap altı bölümden oluşmakta. Genç Osmanlılar ve Jön Türkler ile ilgili genel bir girişin ardından Hürriyetin İlanı ile devam ediyor ve buradan sonra Mustafa Kemal ile Jön Türkler ve daha sonra İttihatçıların ilişkilerinden bahsediyor. Yararlandığı kaynakları açıklarken Türkiye'deki iki başlı tarih yazımından dem vurup ortodoks tarih yazımı ve Mustafa Kemal biyografileriyle ilgili görüşlerini aktarıyor. Bu kaynaklar arasında kendisinin nerede durduğunu açıklıyor.
Mustafa Kemal'in 1908 Devrimindeki rolü, ardından İttihat Terakki yönetimi döneminde Mustafa Kemal'in İttihatçılar arasındaki yeri meselelerinde Türkiye'de hiçbir tarihçinin olamadığı kadar objektif ve cesur olabilmiştir. Bunu söyleyebilirim. M. Kemal ve Enver çekişmesi vardır; bunun yanında Mustafa Kemal'in Enver Paşa kompleksine sahip olması doğrudur ve anlaşılabilirdir ancak Enver Paşa'nın M. Kemal kompleksine sahip olması diye bir şey olmadığı gibi olma ihtimalinin de mantıklı hiçbir açıklaması yoktur diyebilmektedir. Ona göre M. Kemal her daim İttihatçıydı, ancak zaman zaman gerçekten muhalifti. Cemal Paşa kliği içerisinde idi. İTC'nin subay zümresinde seçkin ve ordu içerisinde tanınan bir subaydı ancak İTC içerisinde üst düzeyde değildi.
Yazara göre asıl şaşırılması gereken nokta, başkumandanla arası iyi olmayan, harp içerisinde dört kere istifa eden, üstleriyle iyi geçinemeyen bir subayın bırakın rütbe kesintisini, görevine devam edebilmesidir. Bunu da ordunun gerçekten nitelikli personel ihtiyacının yanı sıra İTC içindeki subaylar (klikler) dengesine bağlamaktadır.
Yine yazar Enver ile M. Kemal'in "kıyaslanamayacak" iki subay olduğunu söylemektedir. Harp döneminde Enver müstesna bir kişilikti. Devrim lideri, saray damadı ve başkumandandı ve onun rütbesinin ordudaki herhangi bir subay ile karşılaştırılması saçmaydı. Kaldı ki M. Kemal'in rütbe ilerlemesi akranı diğer subaylar ile (Kazım Karabekir, Ali Fuat...) paralel ilerlemekteydi. M. Kemal'e herhangi bir negatif ayrımcılık yoktu.
Bu anlatımdan sonra kitabın ana konusu olan Milli Mücadele'de İttihatçıların rolü meselesine geliyor. Burada da oldukça objektif ve Türkiye'deki her iki kutup yazar çevresinin yaptığı abartı yorumlardan uzak duruyor. Yalnız bu bölümde hatıratlara biraz fazla kıymet vermiş. Bu da kaynak yokluğundan ileri gelmekte.
Yazara göre Anadolu direnişi fikri yeni değildi. 1915'de Çanakkale'nin düşme ihtimaline karşı İttihatçılar Anadolu'da bir gerilla hareketi başlatmayı düşünmüş ve bunu planlamışlardı. Atatürk bu planları uygulamış olabilir.
Bir ikincisi Atatürk'ün aklında en başından beri Anadolu direnişi fikri yoktu. Atatürk İstanbul'da geçirdiği 6 ay boyunca siyasi metodların kullanılmasına çalıştı. Fethi Okyar'ın kurduğu İTC'nin devamı partilerden olan Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası'na üye oldu ve partinin yayın organı Minber'e yatırım yaptı ve yazı yazdı. Kendisi için buradan PR çalışması yapıldı. Harbiye Nazırı olmasına çalışıldı ancak başarılamadı. Bu dönemde Karakol Cemiyeti'nin önemli isimleriyle, Kara Kemal ile içeriği bilinmeyen görüşmeleri oldu. Belki bu görüşmede, belki diğer İttihatçı subay arkadaşları tarafından Anadolu direnişine liderlik etmesi için ikna edildi. Belki de tutuklanma tehlikesi Anadolu'ya geçmesi için etkili oldu. Ancak şu kesin ki 9. Ordu Müfettişi olarak üzerine aldığı yetkilerin onay almasında Osmanlı Harbiye nezaretindeki milliyetçi subayların etkisi kesinlikle büyüktü.
Ayrıca Atatürk Anadolu'ya geçmeden önce bazı İttihatçı subaylar Anadolu'daydı ve Mondros hükmü olan terhisi uygulamadılar. Halkı örgütlediler ve silahları sakladılar. Yakup Şevki Paşa, Ali İhsan Sabis, Kazım Karabekir, Refet Bele bunlardan önemli olanlarıdır. Ayrıca sadece subay kısmı değil; İttihatçı kimliği ile bilinen mülkiye yöneticileri de 1918'den itibaren direnişe başlamışlardır. Trakya-Paşaeli MHC, Kars Şurası, Süleyman Nazif öncülüğünde Doğu Anadolu MHC, Celal Bayar'ın tanıklığında İzmir ve Batıdaki cemiyetler faaliyetlerine başlamışlardı.
Bunların dışında esas önemli olan ve yazara göre Türk yazarların haksız olarak önemsemediği Karakol Teşkilatı vardır. Karakol, İTC liderleri yurtdışına kaçarken onların talimatıyla kurulmuş bir gizli yeraltı örgütüdür. Hücre sistemiyle çalışır. Kara Kemal ve Kara Vasıf gibi eski İttihatçı liderlerin kontrolündedir. Bu örgüt Anadoluya silah ve adam kaçırarak çok büyük hizmette bulunmuştur. Ancak 1921'de Milliyetçi Hareket'in liderliği meselesinde Atatürk'e biat etmedikleri için Atatürk tarafından tasfiye edilmişler ve yerine Ankara'ya bağlı Mim Mim Teşkilatı kurulmuştur.
Bu hususların dışında 1921 Enver'in Anadolu'ya Batum'dan girip Milli Mücadele'nin başına geçme teşebbüsü, 1923 İttihatçı Kongresi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve özellikle 1926 İzmir Suikastı ile akabinde yapılan temizlikler yazarın değindiği konulardan önemli olanlarıydı.
Okuması döneme ilgi duyan insanlar için kolay, derleyip toplayıcı ve başka bir bakış açısıyla görmek açısından kıymetli bir eser. Yazarın Türk olmadığını menfi manada olmamakla beraber hissediyorsunuz. Kaynakçası oldukça geniş ancak yukarıda dediğim gibi hatıratlara bağlı. Hatıratlara bağlı olmakla beraber hatıratlar yüzde doksan mukayeseli okunmuş ve mantık süzgecinden geçirilmiş şekilde okuyucuya veriliyor.
Bu kitap M. Kemal Atatürk'ün İttihat ve Terakki Cemiyeti ile olan ilişkisini anlatıyor. Bu ilişkiyi kuran ilk kitap. Bundan sonra İttihat Terakki ve Bağımsızlık hareketi arasındaki sürekliliği kurmak tabu olmaktan çıkmıştır.
Mustafa Kemal 1908 Meşrutiyet devriminin dağa çıkan subaylarından biri ya da İTC'nin kurucularından biri değil ama devrim için çaba gösteren eski eylemcilerden biri. İTC merkezinden uzak olmasının bir nedeni de Enver ile aralarındaki gerginlik. 1917'de Suriye cephesinde Cemal ile beraber Enver'in ve Alman danışmanlarının saldırgan stratejisine karşı çıkmıştır. İTC'nin en önde gelen olmasa da seçkin bir üyesidir. Ama M Kemal'e karşı sert önlemlere başvurulmamıştır. Çünkü İTC çeşitli fraksiyonlardan oluşmuştur. 1913 sonrası Enver fraksiyonu güçlenmiştir.
İTC liderleri ülkeyi terk etmeden önce ulusal direniş hareketinin temellerini Karakol örgütü vasıtasıyla attılar. Amacı ülkede kalan ittihatçıları İtilaf devletlerinden ve Hristiyan azınlıkların misillemelerinden korumaktı. İkinci amacı ise işgal altında olmayan yerlerde bir direniş örgütlemek.
Mustafa Kemal Anadolu'ya geçmeden önce çeşitli siyasi yollarla pozisyon edinmeye çalışmış ancak olmayacağını görmüştür. M Kemal'in direnişe katılışı ister kendi düşünüşü, ister subay arkadaşlarının daveti, ister Karakol ile anlaşması olsun kararını verdikten sonra çok hızlı hareket etti.
1920'de başlayan M Kemal'in grubu ile siyasi rakipler arasında Milliyetçi-İttihatçı ayrımı yoktur. Sivas Kongresinde İTC ile koyulan mesafe taktikseldir. Bir çok İTC ile ilişkili örgüt bunu yapmak zorunda kalmıştır. M Kemal ve İttihatçıların çatışması iki farklı hareketin rekabeti değil bir iç çatışmadır. 1926 davalarıyla *TCF (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası), *ITC kongresi (1923) ile partiyi canlandırmak isteyenler ve *Enver Paşa'nın Anadolu'ya dönmesi için çaba harcayanların (1921'de) tasviyesi hedeflenmiştir. İttihatçıların temizliğinden değil, bütünü büyük ölçüde ittihatçı olan bir hareketten bu üç grubun temizlendiğinden bahsedilebilir.
1923 ve özellikle 1926 sonrası hiçbir CHF'linin ittihatçı geçmişiyle övünmesi mümkün değildir.
Özellikle İzmir suikastı anlatımı da yüzeysellik ve hatalarla dolu. Ziya Hurşit, saltanatın kaldırılmasına karşı çıktı diye asıldı yazmış. Saltanat bir yana, hilafete bile karşıydı Ziya Hurşit. Saltanatın kaldırılması oylamasında ret vermesinin tek nedeni ısrarla istediği halde kendisine söz verilmemesi. Saltanat yanlısı milletvekilleri zaten oylamaya katılmadılar ve o yüzden karar bir gün gecikti.
Kitabın temel tezlerini kabaca şöyle özetlemek mümkün: Mustafa Kemal Anadolu'daki direniş hareketini sıfırdan var etmemiştir. İTC'nin hem kafadaki ekibi hem de alt kadrolar, savaşın gidişatını açıkça görüyorlardı ve işgalci güçlere karşı bir mücadele verilmesi gerekeceğinin farkındalardı. Bu amaç uğruna, ateşkesin hemen sonrasında hem Karakol gibi yeraltı örgütlenmelerini hem de parti ve basın gibi kamusal araçları kullanmaya çalıştılar. Mustafa Kemal'in bu direniş hareketinin önderi haline gelmesi, İttihatçılar arasındaki güç mücadelesinin sonunda gerçekleşmiştir ve bu yol da bir dizi siyasal tasfiyeyle bezelidir. Yazarın buradaki en önemli vurgusu da, farklı ideolojilere sahip iki hareketin rekabetinden değil aynı hareket içerisindeki güç mücadelesinden bahsedilebileceğidir. Yani yazara göre Mustafa Kemal ve ekibi de en az rakipleri kadar İttihatçıdır. Mücadelenin bu isim üzerinden açıkça ifade edilememesi ise cemiyetin kendi ismiyle sağladığı siyasal meşruiyeti savaş sonrasında yitirmesidir. Kitabın 1980'lerin başında yazıldığını düşündüğümüzde, put kırıcılığıyla bu kadar sükse yaratmış olması normal. Aynı dönemlerde yayınlanan Mete Tunçay'ın tek parti kitabıyla birlikte, sonraki 30 yıla damga vuracak Post Kemalist tezlerin temellerinin buralarda atıldığını görmek gerekiyor. Bu put kırıcılığıyla bence epey değerli bir çalışma olsa da, günümüzden bakıldığında Milli Mücadele'nin toplumsal temellerini hiç dert edinmemesi kitabın en büyük eksikliği olarak göze çarpıyor.
Resmi ve ortodoks tarihin "atladığı" ya da es geçtiği noktalara değinmesi açısından ufuk açıcı bir kitap. Osmanlının son döneminde iktarda olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurtuluş savaşındaki rolüne odaklanıyor. Özellikle milli mücadele başlangıcında Mustafa Kemal'in kendi dönemdaşları ve üst rütbelilerin arasından nasıl sıyrıldığı, tek adamlığa giden yolda Enver Paşa ve İTC'nin cumhuriyet sonrası iktidarı ele geçirmelerine karşı büyük siyasi hamlelerle nasıl engel olduğu, 1926'da tamamen siyasi bir davaya dönen İzmir suikasti davasıyla kendisine rakip olabilecek herkesi tasfiye etmesi gibi resmi tarihte çok fazla anlatılmayan olaylar üzerinde duruyor. 1927'de yayımlanan Nutuk'un içindeki ciddi İTC eleştrileri 1926 tasfiyelerini haklı çıkarma girişimi olarak okuması dikkat çekici bir önerme. İTC'nin milli mücadelede neredeyse yok sayılması ulusal haraketin Mustafa Kemal'e özgün bir yaratım olarak yazılan bir resmi tarih yazımına yol açmasına da vurgu yapılıyor. Mustafa Kemal'in anadoluya geçme kararı İstanbul'da siyasi bir mevki elde etmek için 6 ay uğraştıktan sonra görece geç bir tarihte 1919 Nisan ortasında karar vermesinin nedenleri üzerinde duruyor. Bu kararı veririken ittihatçı subayların tutuklanmalarının artması ve kendisi için de çemberin daraldığı hissiyatı etkili olabileceği ya da İTC'nin yeraltı örgütü gibi çalışan Karakol Cemiyeti'nin önerisiyle direnişin başına geçmeye karar vermiş olması olası gibi gözüküyor. Ancak her ne şekilde olduysa karar verdikten sonra çok hızlı bir biçimde haraket etmesi ve sırayla önce ona biat etmeyeceğinden şüphelendiği karakol cemiyetini tasfiye etmesi, sonrasında Enver'i başa getimrek isteyenlerin olduğunu düşündüğü ilk meclisi devre dışı bırakması, sonrasında hızlı ve sert devrimlerle yol alması ve en sonunda 1926'daki istiklal mahkemeleri ve siyasi yasaklarla rakiplerini tamamen ekarte ettiği dönemi ayrıntılarıyla anlatıyor. Çok geniş bir kaynakçaya sahip olan kitap resmi tarih dışındaki bilgilere ulaşmak içina hatıratları da kullanmış. Ancak bunlar karşılaştımalı okunup mantık çerçevesinde tartışılıp o şekilde sunuluyor. Ortodoks tarihin dışında yakın tarihle ilgilenen herkesin okuması gereken çok değerli bir kaynak olduğunu düşünüyorum.
Zücher'in bu kitabı doğru dürüst topluca bir kitap ve başka yerde rastlamadığım yorumlar içeriyor. Yalçın Hoca'nın anlattıklarıyla beraber düşünmekte fayda var.
Kitabın temel konusu: Kendisini feshetmiş görünen İTC, hiyerarşisini koruyarak devam etti. Subaylar İttihatçılığı bırakmadılar. Karakol Cemiyeti ise İstanbul'dan Anadolu'ya insan ve malzeme kaçırdı.
Milli mücadele, Gazi Paşa bunu "başlatmadan" önce de mevcuttu. -Yalçın Hoca bu konuda epey anlatıyor-. İttihatçıların ülkede kalanları, işgallere direnmek fikrindeydiler. Fahrettin Paşa Medine'yi terketmemişti. İzmir'de direnmesi olası olan Sakallı Nurettin Paşa'yı Padişah görevinden etmişti. İsmini unuttuğum değerli komutanımız var, Karabekir'den önce Doğu'da general. O da silah bırakmıyor. Silah bırakılması emrinde Padişah-Hükumet direnince silahları bir mizansen ile halka bırakıyor.
Zücher'in bir spekülasyonu* şu: ittihatçı kimliği ön planda olmayan bir subayı lider olarak uygun buluyor harbiyedeki üst düzey subaylar. Bunun içinse Mustafa Kemal uygun bir aday. Başka adaylar arasında yaşlı bir general ismi zikrediyor, unuttum galiba Ahmet Paşa idi. Veya Enver Paşa'nın akrabalarından düşünüyorlar.
Meclis kurulmuşken bile Karakol cemiyeti müstakil halde SSCB ile görüşüyor. Sakarya'ya kadar SSCB tek ata oynamak istemiyor, Enver ve Karakol ile de görüşüyor. SSCB'nin ayrıca TR'deki solcularla ilişkisi çok kaydadeğer. Bir iddia o ki, Suphi'leri önemsemiyor ve soğuk savaşta bile TR'de bir sosyalizm için çok istekli değil çünkü kendi nüfuzuna bir alternatif olabileceğini düşünüyor. Yalçın Hoca ise Milli Mücadele'de Gazi'nin sol nitelik kazanmaya müsait olan şuralar (ve Ethem gibi çeteciler) yerine merkeziyetçi ve gelenekselci bir yol tuttuğunu anlatıyor. Hoca ayrıca İngilizler'in Ankara'ya SSCB tehditi sebebiyle sıcak baktığını ima ediyor ve hatta Musul hattına kadar TR'yi bir tampon olarak uygun bulduklarını iddia ediyor. Bu sebeplerle Yunanlara çok destek verilmemiş olduğunu iddia etmekte...
Zücher'e dönersek, Zücher'in bir iddiası da İTC'nin ve Harbiye nezaretinin ileri gelenlerinin bir dönem Mustafa Kemal yerine başka isim aradığı, Kazım Paşa'yı düşündükleri ama sonra vazgeçtikleri.
Zücher, Gazi'nin seçilmiş olduğu iddiasında. Böyle olmayabileceğini belirtse de, ağırlıklı tahmini bu. Bu tahminin bir problemi şu, kendi aktardığı gibi Karakol'un lideri Kara Kemal, Gazi ile ters düşüyor. Sebebi şu, Karakol diyor ki, biz müstakiliz, ordumuz, başkomutanımız var. Gazi, "bu ne demek, başkomutanınız da kim" deyince, Kara Kemal; Mustafa Kemal'e "Sizsiniz" diyor. Benzer şekilde Kemal Paşa'nın görevden geri çağrılma kararı var, ve hatta kendi yaveri dahi o görevden istifa edince hemen bırakıyor Paşa'yı. Deterministic bir planın işlediğini göremiyoruz.
Harbiye nezareti, kurtuluşçular ile uyumlu çalışıyor. Son iki genelkurmay başkanı millici. Bu sebeple Malta'da esir edilecekler. Ayrıca, Malta esirleri yüksek subaylara, işgalciler tarafından onur kırıcı şekilde davranılmış olduğunu not edelim.
Deterministic bir plan olmadığı noktasına dönersek: Milli Mücadeleye, Harbiye'nin destek veriyor olmasını şöyle kanıtlayabiliriz. Bu Anadolu'ya kaçırmalar sürdükçe ve İşgalcilerle uyumsuz davranıldıkça rahatsız olan İngilizler, İstanbul'u asıl bu sebeple *fiilen* işgal ediyorlar diyor Zücher. Bu işgal öncesi mecliste, Kemal Paşa'nın ekibinin onun istediklerini yapmadığı malumdur. Burada deterministic ve kabul edilmiş bir liderlik göremiyoruz.
Cemil Koçak'ın bir iddası şuydu, Gazi ve Amasya Ayan'ı liderlik için kapalı oylama yaptı. Tüm oylar Gazi'ye verilmişti der. Yalçın Hoca ise -bence yanılıyor-, Kemal Paşa liderlik meselesini bu ayan içinde oldu bittiye getirdi der. Kemal Paşa Kazım Paşa'ya ve onun programına o kadar uyumluymuşmuş ki, Kazım Paşa onu liderlikten indiririm gerekirse diye rahatmışmış. Yalçın Hoca'nın bir değerli katkısı şu ama, Kemal Paşa muhtemelen Çanakkale'de ün yapmamıştı. Bunun halk nezdinde böyle olmadığı kesindir. Zaten Çanakkale'deki başarısını vurgulayan ilk mülakat 1918'de R.Ünaydın ile. Gazi'nin vurulduğu söylenen saatinin namevcut olduğu iddia ediliyor. Hatta, Gazi'nin Cumhurbaşkanlığında Çanakkale'deki kendi rolünü vurgulamadığını belirtiyor. Bir iddiası da şu: Kemal Bey o cephede eleştri de almıştı, üstleri o memleketi kurtarınca bu konuyu anmadılar diyor, da bilemeyeceğim. Bu sefer de Mango'ya atıf yapalım, "Ben size ölmeyi emrediyorum" sözü sonradan aftedildi diyor. O savaşta bu emri gerektirecek konjoktür yok diyor. Benzer şekilde "Geldikleri gibi giderler" sözünün de gerçek olmadığına inanabiliriz.
Harbiye ile Milli Mücadelecilerin kırılım noktalarından biri ise, Kemal Paşa'nın Harbiyedeki bazı subayların aksine daha gözü kara ve sonu arayan bir mücadele planlaması. İstanbuldakiler muhtemelen İngilizlere karşı pazarlık kuvveti edinebilmek için bir direniş arzuluyorlar ama Kemal Paşa ve sayılı subay hariç - ki Anadoludakilerin bile tamamı değil- İngilizlerle çatışmayı göze almıyor. Bu husus için sonra Çanakkaledeki İngiliz-Türk karşılaşmasını inceleyebiliriz. Bu plan farkını şurda görüyoruz, bir noktadan sonra Nezaret, Anadoludaki subaylara artık yeter, biraz yavaşlayın diyor. Ve bir kısım subay buna uyuyor. Kemalistler bu subayları alıkoyup Ankara'ya götürüyor. Bir diğer kırılımı da belki Amasya görüşmelerinde görebiliriz ama orasını bilmiyorum.
Gazi'nin Anadolu'ya gidiş emrinin Padişah ve İngilizlere bir oldu bitti ve yanıltmaca ile kabul ettirildiği ve bu sayede geniş yetkiler aldığını belirtiyor. Burada bir subay isminden bahsediyordu nezarette çalışan.
Kitapta yazmayan bir ilginç konu da, İsmet Bey* (hz.) nin Nezarette subay iken "gizlice?" Ankaraya gidip geri gelmesi. Bu gidiş ve dönüş için belki de Harbiye-Anadolu işbirliğinin ilk dönemlerini inceleyebiliriz.
Zücher'in "Seçilmişlik" argümanının bir anti-tezi de bu iddianın, sonradan Gazi ile ters düşen komutanlarca dahi dillendirilmemesi. Gerçi, Karabekir'in anılarını taramak gerekebilir.***
Enver Paşa'nın Sakarya kaybedilirse Anadolu'ya geçme planı varmış. Karabekir ve doğu ordusu bunun için tetikteymiş. Trabzon'da Kemalistlere karşı muhalefet varmış.
Alışılageldik kemalist tarih yazımındaki arızaların 1. Dünya Savaşı sonrası kendini fesheden İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin İstiklal Harbi'ne zemin hazırlayan faaliyetleri çerçevesinde tahlile tabii tutulmasıyla oluşmuş bir eser. İTC'nin faaliyetlerine örnek olarak şunlar sunuluyor: *Karakol Cemiyeti'nin Anadolu'ya nitelikle subayları ve askeri malzeme kaçırması *Yetkili personelleri vasıtasıyla Edirne, İzmir, Kars, Erzurum, Trabzon gibi vilayetlerde ulusal direnişin haklılığını gösterici cemiyetler kurulması. Bu anlatım merkezine ek olarak 1926'daki İzmir Suikastı vesilesiyle kurulan İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla Kemalist kanadın siyasi arenada kendisine alternatif olabilecek kişileri tasfiyesi de kitabın ikinci bir merkezini oluşturuyor. Bu iki merkez ise İstiklal Harbi'nin muvaffakiyetinde Mustafa Kemal'in tek başına olmadığı, birbirinden ayrık, kopuk gibi gözükse de temel motif olarak benzer şekilde hareket eden insanların tarih sahnesinden silikleştirilmesi yönüyle birbiriyle irtibatlandırılıyor.
milli mücadelenin örgütlenmesinde ülkede kalmış olan ittihatçıların rolü artık tartışmalı bi konu değil. o hususta yazarın ortaya koyduğu anlayışa pek de yorum yapmaya gerek yok. ancak zürcher'in izmir suikasti ve sonrasındaki istiklal mahkemeleri hakkında yazdıklarında ya yanlış yorumlamadan ya da belli bi ajanda gereği kasıtlı olarak hatalı olduğunu düşündüğüm şeyler var.
kitap milli mücadele, ittihat terakki fırkasının ortaya çıkışı, mücadeleye etkisi, atatürk'ün bu örgütle ilişkisi ve mücadeledeki rolünü kazanması hakkında temel bi eser. giriş okuması olarak belki önerilebilir.
Bana kalırsa yazar ele aldığı konuları derli toplu bir şekilde, olabildiği kadar çok kaynak tarayarak vermiş. Elbette hatalı analizleri olabilir, kaynakların onu yanlış yönlerdirmiş olabilir ya da atladığı kısımlar olabilir. Zaten hiçbir sonuca sadede bu kitabı kaynak alarak varamayız.
Ancak ben konu bütünlüğü, yazım dili, kaynakların kullanımı ve akıcılık olarak değerlendirdiğimde kitabı oldukça başarılı buldum. Konu hakkında okuma yapılacaksa başlamak için çok ideal bir kitap.
Sorunlu bi kitap. Bi kere çok oryantalist kalıyor. Kendisinin de açıkladığı üzere birçok bilgiden mahrum olarak olarak yazılmış çoğu arşive yabancı olduğu erişim izni çıkmamış ilgili tarihte. Kemalizmi İttihatçılığın bir devamı olarak gördüğü kısım da en sorunlu yerlerinden birisi. Batı tipinde bir yargı çok hakim ve liberal kalıyor haliyle. İletişim yayınlarından olduğunu sonran gördüm yoksa almazdım:)
Mustafa Kemal’in ve İttihatçılıkla ilişkisini irdeleyen bir kitap. Yaşadığı olaylara göre İttihat ve Terakki partisiyle süreç içerisindeki bağları sorgulanıyor. Çok dikkat edilmeyen noktalara parmak basması yönüyle kafa açıcı. Ortodoks tarihe eleştirel yaklaşma ihtirasının kurbanı olunan yerler de mevcut.-bazı ciddiye alınmayacak kişilerin kaynak olarak gösterilmesi gibi-
Kitap, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşundan başlayıp, 1926’ya kadar olan Türk tarihini anlatıyor. Anlatırken ‘resmi’ tarihin, dönemin bazı unsurlarına gereken önemin vermediğini sürekli vurguluyor ve bu gölgede bırakan unsurların üzerine düşüyor. Bu unsurlardan başlıcası İttihat ve Terakki Cemiyeti. Daha sonra Karakol kurumu, Mustafa Kemal’in ve dönem okul arkadaşlarının Cemiyetle ilişkileri ve en önemlisi Milli Mücadele’yi başlatanlar (Kitapta çok net bir şekilde Milli Mücadeleyi başlatanın Mustafa Kemal olmadığı anlatılıyor.) Bu kitapta Nutuk temel alınarak oluşturulan yakın tarihin bir kısmının yalan bir kısmının ise üstü örtülü gerçeklerden oluştuğunu göreceksiniz. Bir diğer göreceğiniz şey ise, Cumhuriyetin ilanı ile Türkiye’nin demokratikleşmediği ve bu demokratikleşmemesinin sağladığı gücü Mustafa Kemal’in nasıl kullandığı. Bu kısmı kitaptan vurucu bir alıntı ile örneklemek istiyorum: “1923’te Mustafa Kemal bu muhalefeti ortadan kaldırmak için Millet Meclisi’nin dağılmasını ve yeni seçimlerin yapılmasını sağladı. Bu seçime katılacak adayları kendisi seçti ve bu adaylar yeni adı Halk Fırkası olan Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun dokuz umdesini benimsemek zorundaydı. Muhalefet yapmak Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda Nisan’da yapılan değişiklikle imkânsız hale gelmişti. Eski İkinci Grup’un üyelerinin üçü dışında hiçbiri yeni meclise giremedi.”
Yakın tarihe ilgisi olan herkesin okuması gereken bir kitap.
"Milli Mücadelede İttihatçılık", 1909-1918 arasında ülkeyi bilfiil yönetmiş İttihat ve Terakki Partisinin kurtuluş savaşındaki rolüne odaklanan bir eser. Cihan harbinin nihayete ermesiyle hem galip devletler nezdinde hem de Osmanlı hükümdarlığınca istenmeyen adama dönüşen partinin, yargılanmalarını önlemek için Enver-Cemal-Talat üçlüsünü yurtdışına kaçırarak nasıl yeraltına çekildiğini anlatan kitap bir sürü ufuk açıcı ayrıntıyla dolu. Milli mücadele süresince ittihatçı kurmaylarla Mustafa Kemal arasındaki süren iktidar mücadelesini ayrıntılarıyla ele alan kitap M.Kemal'in bu mücadeleyi kurnaz hamlelerle nasıl kazandığını ve siyasi rakiplerini nihai olarak 1926 yargılamalarıyla nasıl bir bir ekarte ettiğini gözler önüne seriyor. Bu sürece dair ayrıntıları okuyunca hem bize anlatılarak büyüdüğümüz kimi peri masallarına karşı gözünüz açılmakla kalmıyor aynı zamanda Türk siyasi hayatının nasıl işlediğine dair 100 yıl öncesinden örneklerle çok detaylı bir fikir edinmiş de oluyorsunuz.
Milli Mücadelede İttihat ve Terakki partisinin ve takipçilerinin etkisi genel olarak perde arkasında kalmış bir konu, yazar bağlantıları ve sürekliliği başarılı bir biçimde gözler önüne seriyor.