Jump to ratings and reviews
Rate this book

Otherworlds: Mediterranean Lessons On Escaping History

Rate this book
What can survive the end of the world?

In Otherworlds, philosopher Federico Campagna constructs extraordinary stories and alternative histories of the Mediterranean, nexus of migrations and odysseys, ruins and romances, to depict a world in which the imagination is the only engine of survival.

Chapter by chapter, Campagna chronicles the existential challenges posed by history and the inventive and radical responses of people facing the ruin of their world. From the earliest myths with which the inhabitants of the kingdoms around the Mediterranean constructed a shared social reality, the stories of the Mediterranean are dominated by cataclysm and collapse in which fugitive fragments become the building blocks of resilience and renewal. Alexander the Great's cataclysmic conquests seed a cycle of existential romances; pagan philosophers fleeing the fall of Rome give rise to new visions of reality; translators across the Islamic world, Iberia and Italy use stories to bridge the gap between cultures at war and pirates, slaves, renegades and publishers expand the imaginative horizons of human possibility through modernity and beyond.

In Campagna's lyrical, novel and expansive work – part history, part philosophy, part love letter to a heritage of seasonal migration and searches for belonging – the challenges of disintegration and destruction are time and again met with the creation of new and radical realities. As rich and various as the philosophy, myths, literature and art of the Mediterranean itself, Otherworlds traces the tales of these attempts to reinvent the world – and reveals how, at the most dramatic and decisive junctures of Mediterranean history, it was the ability to set sail for these other worlds which prevailed

288 pages, Paperback

Published January 1, 2025

Loading...
Loading...

About the author

Federico Campagna

14 books189 followers
Federico Campagna is an Italian philosopher based in London.
He is the author of 'Otherworlds: Mediterranean lessons on escaping history' (Bloomsbury, 2025), 'Prophetic Culture: recreation for adolescents' (Bloomsbury, 2021), and 'Technic and Magic: the reconstruction of reality' (Bloosmbury, 2018), ‘The Last Night: antiwork, atheism, adventure’, (Zero Books, 2013).
He is lecturer in World-building at The Architectural Association (London), Associate Fellow at the Warburg Institute (London), and lecturer in Intellectual History at ECAL (Lausanne).
He works as director of rights at the UK/US radical publisher Verso Books, as editorial consultant for philosophy and anthropology at the Italian publisher Einaudi, and is a co-founder and senior editor at the Italian philosophy publisher Timeo.

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
26 (57%)
4 stars
16 (35%)
3 stars
3 (6%)
2 stars
0 (0%)
1 star
0 (0%)
Displaying 1 - 6 of 6 reviews
Profile Image for Ferda Nihat Koksoy.
528 reviews30 followers
April 21, 2026
Olağanüstü bir kitap; araştırma, bilgilenme, bağlantılar kurma ve sonuçlar çıkarma ustası bir yazar Campagna (sonlardaki metafiziğe dayalı önermeleri ise benim uzağımda)

***

"Bedenimizin çevreyle ortak yaşayan mikroskobik sayısız organizmanın ürünü olup sürekli değiştiğini pekâlâ bildiğimiz halde ayrı bir karakter, bir isim taşıyan benzersiz biri olduğumuza inanmamız nasıl mümkün oluyor?
Tarife gelmez tek bir varoluş kıvılcımının uzaydaki tüm unsurları kusursuz bir şekilde hem birleştirip hem de sürdürdüğünün bilincindeyken, ayrı ayrı nesnelerden oluşan bir dünyada yaşıyormuşuz gibi davranmamız nasıl anlaşılabilir?
Çünkü bu mitlere, kurgulara tutunmak zorundayız. Herkesin birbirinden ayrı olduğuna, her nesnenin kendi başına işleyebildiğine, yarının dünden farklı olacağına inanmamız lazım. Gerçekliği bu kurgularla anlamlandırma imkânından feragat etsek, etrafımızdaki dünya engin bir kaos'a dönüşür, bizse hayatın saçmalığını daha fazla kaldıramayız."

*

"Edebiyatın sürükleyici niteliğinden yoksunsa en incelikli kuram bile semeresini vermez. Canlandırma ya da tiyatro oyunu gibi içeriden deneyimlenebilecek bir hikâye olarak ortaya çıkmadığı müddetçe inandırıcı bir anlam yanılsaması yaratmayı başaramaz, bu nedenle de yaşama elverişli bir insan dünyası sayılmaz.
Felsefe ve bilim gibi rasyonel diller insan yaşamına dair bir anlam yapısı sunma amacındaysa, kısmen de olsa bir edebiyat biçimi olduklarını kabul etmeleri ve ellerindekini anlatının incelikli özüne dönüştürmeleri gerekir."

"Çağdaş siyaset, çokkutuplu dünyanın getirdiği zorlukları keskin ayrımlarla yorumlamakta ısrar ederken Akdeniz, bağdaştırmacılığı önerir, farklı tahayyüllerin karşılaşmasını yaratım ânına dönüştürmenin alternatif bir yöntemidir bu. Felaket zamanlarında dünyayı şairlere yakışırcasına inşa etme faaliyetinin yanı sıra bağdaştırmacılıktır; yitip giden dünyanın değerlerine tutunmak ya da yükselen yeni güçlerinkini benimsemek yerine, hayal gücünün sıfır noktasına göç etmeye cesaret etmektir; ki burası fikir ve değerlerin mümkün olanın sonsuz gizilgücünden yeniden çıkarılabileceği bir yerdir."

*

"Babil tanrısı Marduk, çalışmakla aşağılanmanın tanrı soyundan gelenlere değil, ancak makinelere yakıştığını düşünüyordu. Böylece Marduk kusursuz bir iş makinesi yaratmaya karar verdi, tanrıların ihtiyaç duyduğu tüm hizmetler bu makineye devredilebilecekti. Etten kemikten, canlı bir makine olması lazımdı, görevlerini yerine getirebilecek kadar zeki, onlarca yıl sadakatle hizmet verebilecek kadar uzun ömürlü olmalıydı. Marduk bu makineye lullu, yani "insan" adını verdi. Planını çevresindekilere anlattı: İnsanın yaratılıp tüm tanrıların çalışmaktan kurtulmasıyla, evrenin yeni düzeni son şeklini alacaktı."

"MÖ 14.yy'da Mısır firavunu Akhenaton'un kısa tektanrı Aton deneyimi, Akdeniz muhayyilesine tohumlarını atmıştı. Bu tohumların bir kısmı Mısır'ın dışında, Yahudi halkının yeni doğan tektanrıcılığında (kendisi de Yahudi olan Freud Musa peygamberin Aton'un müridi olabileceğini ileri sürer), bir kısmıysa Mısır'da, doğrudan Osiris ile ilgili bir şeyin, ruhun içine saklanarak varlığını sürdürdü."

"Mezopotamyalılar, daha sonra da Yunanlar arasında, Akdeniz muhayyilesinin belli bir kolu kök salmaya başladı: İnsan yaşamının absürtlüğüne ve ölüm gizemine umutsuzlukla yaklaşmak uygun görülüyordu.
Fakat umutsuzluk, çaresizlik anlamına gelmiyordu. Gelecekte bir kurtuluş vaadi bulunmadığından geriye kalan şey, insanların "dünya" dediği, tanrılar ile insanlar, sonsuzluk ile zaman, görünmezlik ile görünürlükten oluşan şimdi ve burasıydı. Yaşamak, sevmek ve güzel bir şeyler yaratmak için elimizdeki tek zaman buydu."

"Akdeniz muhayyilesi iki kola ayrılmıştı: Mezopotamya'nın umutsuzluğu ve dünyeviliği ile Mısır'ın umudu ve ölümden sonraki hayatı. Bunlardan, binlerce yıl içinde, kendine özgü fikir ve yaşam biçimleri barındıran iki farklı gelenek gelişecekti."

"Öüm trajedisinin kabulü yani umutsuzluk sanatı beslerken, umut zihni kurtuluşu, isyanı, siyaseti besledi; hangi tutumun varoluş dürtüsü haline getirileceği tercihe kalmıştı."

"Zaferlerinin temel direği, kendisini ölümden kurtaran, çocukluk arkadaşı generali, 'her şeyin sahibi olamayacağını, zaferlerinin babasının kurduğu ordunun askerleriyle ortaklaşa kazanıldığını' söylediği için öfkeyle öldürdüğü sırada İskender pek de Yunan gibi değildi. Sarayı Pers hadımlar, cariyeler, kâhinler ve danışmanlarla dolup taşıyordu. En yakın dostları da dahil olmak üzere tebaasının tahtın önünde eğilmesini, tanrı huzurundaymışçasına yere kapanmasını bekler olmuştu. Yunanlarla Makedonyalılara göre İskender, Pers olmuştu. Fakat Perslere göre yabancılığından hiçbir şey kaybetmemişti. Eskandar diye telaffuz melun lakabı eşlik ediyordu.
Kutsal şehirleri Persepolis'i fethettiğinde Perslerin Atina'da akropolise yaptıklarına mukabil yaptığı içkili kadınlı dehşet taşkınlıklar ve kutsal eserler dahil her yeri yakıp yıkmaları bunun nedeniydi."

"İskender MÖ 334'te istilaya başladığında Pers İmparatorluğu gezegendeki en büyük imparatorluktu ve geniş çaplı yol ağı, çok sayıda millet, kültür, dil ve dini birbirine bağlıyordu; hem sınırsız bir mübadele alanı hem de kendi özgün kimliklerini koruyan halkların bir mozaiğiydi."

"Kozmopolitizm" tabirinin tarihi bile İskender dönemine uzanır. Tabiri ilk kullanan kişi tuhaf biriydi, adı Diogenes idi ve Atina sokaklarında bir küpte yaşayarak felsefe yapıyordu. Kendisine meydan okunduğunda, asıl evinin kralların saraylarından büyük olduğu cevabını yapıştırıyordu. Yeri yöresi sorulduğunda, Diogenes uydurma bir sözcükle cevap veriyor, kosmopolites yani "dünya vatandaşı" olduğunu söylüyordu. Gerçek tek halkın evren kadar geniş olduğunu, her şeyin ortak olması gerektiğini iddia ediyordu."

"Bazı düşünürlere göre Hıristiyanların anlayamadığı şey, pagan dönemlerin mitlerinin yok edilmesinin Dünya ışık prizmasını yok etmek olduğuydu. Pagan kültürünün parçalanıp dağılması, el yazmalarının sessizce ortadan kaybolmasından ibaret değildi, din coşkusuyla körüklenen kitlesel şiddet, bir zamanların hoşgörülü kentlerinde sokakları yıkıp geçiyordu. Bağdaştırmacılığa yüzyıllarca öncülük eden İskenderiye bu mücadelenin merkez üssü haline gelmişti. Zamanının en bilinen ve danışılan filozofu Hyptia'nın galeyanla parçalanarak sokaklarda teşhir edilmesi dönemin örneklerindendir.
MS 529 yılında Doğu Roma İmparatoru Justinianus, Yahudilerle paganlar da dahil olmak üzere tüm 'kâfirler'in öğreti yayarak avamın zihnini kendi düştükleri hatalara sürüklemesini' yasaklayan bir ferman çıkardı. Böylece Platon Akademisi kuruluşundan dokuz yüzyıl sonra temelli kapandı."

"Akdeniz halkı için Yunan tanrısı Hermes'in açıklamaları devrimci bir tını taşıyordu. Hermes'in müritlerine göre dünya savaş alanı yahut hapishane olmaktan çıkmış, yüce bir güzellik düşü halinde çiçek açmıştı.
Ne var ki çağdaşlarının çoğu onun gibi iyimser değildi. İyilik ve ölümsüzlük hakkında felsefe yapmak kolay, diye itiraz ediyorlardı, peki ya dünyadaki yaşamın gerçekliği, bunca kötülükler ne olacaktı?
Gnostikler bu dönemde öne çıktı."

"Cesur çabalarına rağmen, gnostikler dünyaya karşı verdikleri savaşı nihayetinde kaybettiler. Tarih sahnesinden silindiklerinde Hermesçiler de ortadan kaybolmuş, son paganlar ise kırsal bölgelere çekilmiş ve halk geleneği kisvesi altındaki inanç kalıntılarına tutunmuşlardı.
Bu manevi çoraklıkta egemen dinler hâkimiyetlerini sağlamlaştırdı. Antikçağın sonlarına doğru Akdeniz muhayyilesi senfonisi, tektanrılı üç dinden ibaret hale gelmişti: Yahudilik, Hıristiyanlık, çok geçmeden de İslam."

"630'larda (Hz.Ömer) İslami fetihler yıldırım hızıyla ilerleyerek muazzam genişlikteki bir bölgenin siyaset ve kültürünü dönüştürdü.
Fetihler sonrasında saygınlıklarını sağlamak ve korumak için şiddetten sonra hikâyecileri taklit ederek, dili kendileri için yeni dünyalar yaratmakta bir araç olarak kullandılar. Tercih ettikleri dil, Aramicenin lehçelerinden Süryaniceydi, Doğu Akdeniz'de ortak dil işlevi görüyordu. Roma egemenliğinin son dönemlerinde Süryanice, Hıristiyanlık dönemi ile eski Yunan dünyasının mirasını birbirine bağlamıştı. Çevirmenler Hıristiyan yazarların metinlerinin yanı sıra Galenos'un tıp eserleri, Porphyrios'un felsefi risaleleri ve Aristoteles'in mantık eserlerinin bulunduğu, Antik Yunan'ın değerli bazı yapıtlarını Süryaniceye tercüme etmişti.
Bu eserlerin etkisi Bağdat'a, yeni yerine kurulan başkente, akın akın insanların gelip yerleştiği Abbasi halifesi Harunü-r Reşid zamanında Binbir Gece Masalları'nın sahnesi haline gelen şehre ulaştı."

"Harunü'r-Reşid döneminde Yunan klasikleri olmazsa olmaz lüks birer nesne haline gelmişti artık. Abbasi seçkinleri, kısmen itibar edinme kısmen de İslam aydınlarının dinsel hasımlarına karşı diyalektiğini güçlendirme amacıyla, pagan eski Yunanın eserlerini tercüme etsinler diye Yunanca ve Süryanice bilen kişileri görevlendiriyordu. Oğlu Memun döneminde ise bu gayriresmi eğilim, boyutça benzeri görülmemiş, devlet destekli bir projenin parçası haline geldi, bu proje de Akdeniz muhayyilesinde dünyanın temel yapısına ilişkin yeni yollar açtı.
Bağdat'ta kurulan 'Bilgelik Evi'nde kalabalık çevrimenler tarafından Aristo, Platon, Porfirios, Plotinus, Öklid, Batlamyus ve Galen gibi unutulmaya yüz tutmuş düşünürler, İslam kültürüne metafizik, mantık, retorik, etik, matematik, mühendislik, doğa bilimleri, tıp ve astronominin güçlü bir bileşimini kazandırdı (İslam felsefesinin ilk temsilcisi 'Arapların filozofu' denilen el-Kindi idi)."

"Memun'un ölümüyle başlayan Abbasilerin zayıflaması ve yerel hükümranlıkların artışı, Yunanca metinlerin önemini azaltırken, Hıristiyanların Müslümanlar içindeki yaşamlarını zorlaştırıyordu."

"1095 Kutsal Topraklar, Kudüs yolculuğu, yani Haçlı Seferleri alçaklıkla başlamıştı. Lordlar henüz ordularını örgütlerken, halk kitleleri hac yolculuğuna koyulmuş, Avrupa'daki Yahudi cemaatlerine yönelik bir şiddet dalgasıyla eşi benzeri görülmemiş vahşet dolu katliamlara girişmişti. Cehalet ve barbarlıklarıyla geçtikleri bölgelerdeki 'kâfirler'e ettikleri zulümden memnun bir halde güneydoğuya, Kutsal Topraklar'a yöneldiler ve Tuna Nehri'nin kıvrımları boyunca, Balkanlar'ın ormanlık dağları ve Kuzey Yunanistan üzerinden dönemin en uygar toplumu olan Bizans İmparatorluğu topraklarına doğru yayan gittiler."

"Müslümanların hafife aldığı Batılı "Franklar" I.Haçlı Seferi'ni beklenmedik bir başarıyla sonuçlandırdı. Kana bulanarak, silahlarla da olsa hac niyetine başlayan bu yolculuk, birçoklarının muazzam bir servet edinmesine fırsat vermişti. Ne var ki Doğu Akdeniz bölgesindeki Haçlı egemenliği 13. yüzyılın sonunda yok oldu.
Öte yandan Avrupalı Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki ilişki, Haçlılardan çok daha uzun yaşadı. Dünyaya dair farklı yorumlar arasında köprü kurmak bir kez daha çevirmenlere düşecekti."

"Ortaçağ Avrupası Hıristiyanlar dışındakilerin hâkimiyet sürdüğü en görkemli, en uzun ömürlü topluma da en batı ucunda, yani İber Yarımadası'nda ev sahipliği yaptı: Endülüs (Andalucia).
711'de başlayan Endülüs Emevileri yönetim döneminde kıtanın hiçbir yerinde eşi benzeri görülmemiş bir ihtişam dönemi yaşadı. Farklı kültürler, etnik topluluklar ve dinlerin barış içinde kaynaşmasını teşvik eden akıl dolu bir politika, düşünsel gelişimin serpilmesini sağladı, ayrımcılık tamamen son bulmadıysa da Yahudiler ve Hıristiyanlar yeni edebiyat ve ilim türleri üretilirken Müslüman meslektaşlarıyla bir araya gelebiliyordu.
Endülüslü filozof İbn Rüşd (Averroes) antik Yunan felsefesi klasiklerinin Arapça çevirileri (Aquinalı Thomas ve Descartes için yol gösterici oldu) ile çalışırken, Yahudiyle Hıristiyanın, kadınla erkeğin, hükümdarla kölenin zihinleri farklıymış gibi göründüğü halde benzer olduğu, beden, yetişme tarzı ve deneyim farklılığı, düşünen tüm canlıların içinde yaşayan ortak zihne bilgi edinme konusunda farklı imkânlar sunduğu, böylece ona farklı fikir ve inançlar kazandırdığı fikrine ulaştı. Nasıl ki okurlar birçok edebiyat eseri okuyarak sayısız hayat yaşayabiliyorsa, bu tek zihnin de yaşantısı bedene bürünmesine bağlı olarak sayısızdı.
Akdeniz muhayyilesinin çıkardığı temel ders burada da vardı: Gerçekliğin sonsuz gizemini yorumlamaya çabalamaktaki amacımız imkânsız bir hakikatin peşinde koşmak yerine, herkesin gelişmesini sağlayacak kavramsal koşulları tesis etmek olmalıydı.

"12.yy'da Fas'tan gelen köktendinci ve uzlaşmaz Muvahhidler döneminde Müslüman olmayanlar göç etti ve aralarında Yahudi filozof İbn Meymun da vardı.
İbn Meymun'un 'zorbalığın olduğu yerde din değiştirilebileceği, önemli olanın içteki iman olduğuna' dair mektubu, yüzyıllardır yenilen Akdeniz halklarına eşlik eden yenilmez bir teslimiyetin işaretiydi."

"İber yarımadasında bozulan barış ortamı düşünce insanlarının Akdeniz boyunca göçüne yol açtı; İtalya Rönesans için elverişli ortama sahipti.
Rönesans hümanizminde insanlık durumu, kesinliğin pek bulunmadığı, tehditler ve dehşetinse gerçek olduğu, sürekli genişleyen bir evrende geçen bir tür destansı yolculuk gibi görülüyordu. Yaşama güzellik, zevk ve meziyet katma yolunu bulmak, insanın hem fiziksel hem de düşünsel anlamda tüm becerilerinin etkin kullanılmasını gerektiriyordu. Artık Tanrı'nın tasarladığı değişmez bir şey yerine insan seçimleri ve hatalarının sonucu gibi görünen bir dünyada, insan hatalarının yarattığı zorlu yaban hayatını yaşanabilir, zarif bir bahçeye dönüştürmek için mümkün olan her türlü kaynağı seferber etmek gerekiyordu. Bu kaynakların başka yerlerden, paganlar, Müslümanlar, Yahudiler, hatta daha uzaklardan temin edilmesi gerekiyorsa, öyle yapılacaktı.
'İyi'nin ne olabileceğini anlama, ayrıca gelişimini besleyebilecek siyasi koşulları oluşturma çabasında, tüm zamanların ve ulusların edebiyat ve bilimleri ortak bir dil konuşuyordu."

"16.yy ile Dünya haritası baştan çiziliyordu. Batıda yeni bir dünya ortaya çıkmıştı, sakinlerini Avrupalıların pek insan saymadığı bir dünyaydı burası (Amerika). Doğuda ise Osmanlı İmp.'nun yükselişi Avrupa ile Asya arasındaki yolları kapatmıştı. Kuzeyde Protestan Reformu'nun patlaması, Protestanlarla Katolikler arasında sürecek, Avrupa çapında bir savaşın fitilini ateşlemişti, bu savaş kıtayı bir yüzyıldan fazla bir süre kana bulayacaktı. Hıristiyan topraklarında yaşayan Yahudiler gibi, geçmişin son izleri ise ya sürülmüş ya gettolara kapatılmıştı (gettoların ilki 1516'da Venedik'te kurulmuştu)."

*

"16. yüzyılda Akdeniz', kesintisiz savaşların ortasında çeşit çeşit ittifak kurmuş Hıristiyan milletlerle, Osmanlı sancağı altında toplanan Müslümanlar arasındaki mücadelenin ana sahnesi haline gelmişti. Her çatışmadan sonra galipler erkeği, kadını, çoluğu çocuğuyla kafile kafile insan taşıyor, limanlarında köle diye satmaya götürüyorlardı. Tahminlere göre 16-18.yy'da Akdeniz bölgesinde yaklaşık 9 milyon insan kölelikten geçmişti. Bunların bir kısmı Sahraaltı Afrika kökenli olsa da çoğu Akdeniz kıyılarındandı."

"Kölelik, toplum sözleşmesinin dayanışma ilişkileri üzerine kurulma ihtimalini, genelde peşi sıra geldiği savaştan bile daha acımasız bir şekilde ortadan kaldırır, dayanışmanın değil de korku ve kısıtlamanın insanlar arasındaki en etkili bağ sayılması gerektiğini ima eder."

"Modern dönemin başında Akdeniz'deki köleliğin kendine özgülüğü, aynı dönemdeki 'transatlantik köle ticareti'yle, yani köleleştirilmiş Afrikalıların Amerika'ya götürülüp satılmasıyla kıyaslandığında daha da netleşir. Batı'nın Amerika'daki projesinin temelinde, kölelerin emeğinin ötesinde, 'ontolojik olarak köle' statüsü yatıyordu."

"Efendilerin ırkçı önyargıları toplumun en alt tabakasında, köleler arasında bile gayriresmi bir hiyerarşi yaratmıştı. Avrupalı tüccarlar Araplardansa Türk köleleri, Siyah Afrikalılardansa Arapları yeğliyordu. Osmanlı'daki köle tüccarları ise Avrupalı kölelere daha fazla para ödüyordu. Bu derecelendirmeler ırkçılığın yanı sıra yatırım getirisi gibi kaygılar göz önünde bulundurularak yapılıyordu."

"Talih, Akdeniz halklarına dünyanın bir tiyatro oyununa benzediğini, insanın rolünün her an değişebileceğini öğretti.
Kiliseleri kaplayan mermer kafatası heykelleri inananlara seslenerek sürekli bir hatırlatmada bulunuyordu: 'Ben de senin gibiydim. Sen de benim gibi olacaksın'. Akdeniz dünyasındaki her şey, bilhassa kimlikler ve toplumsal konumlar daimi bir değişim içindeydi."

"Avrupa feodalizmin pençesinde takılıp kalmışken Osmanlı'da aristokrasinin olmadığı, köylü köleliğinin kaldırıldığı ve dinsel azınlıklara saygı duyulan bir toplum yaşamı sürülüyordu; elbette cennet sayılmazdı, birçok açıdan Hıristiyan devletler kadar acımasızdı. Yine de, mutlak monarşi sisteminin ağırlığını halka eşsiz toplumsal ilerleme fırsatları sunarak dengelemeyi öğrenmişti.
Bunun bir örneği Osmanlı'nın devşirme sistemidir. Her yıl devlet elçileri Balkanlar'daki Hıristiyan vilayetlerini ziyaret ederek sultanın özel 'köle'si olmak üzere eğitilecek bir grup çocuk seçerdi.
Travmatik bir şekilde ailelerinden koparılan bu çocuklar, Anadolu' da tarım bölgelerine sürülür, burada birkaç yıl toprağı işler, Türkçe öğrenir ve Müslüman olurdu. Devşirilen çocuklar uygun bir yaşa erişince Osmanlı ordusunun belkemiğini oluşturup geniş ayrıcalıkları bulunan seçkin Yeniçeri Ocağı'na katılırdı. Aralarında gelecek vaat edenler daha da ilerleyerek idari teşkilata geçer, en önemli siyasi görevlere kadar yükselirdi. Yüzyıllar boyunca Osmanlı'daki en üst mertebeler, alt kademelerden gelen köleler olan eski Hıristiyanlarla doluydu; çoğu büyük servet edinmişlerdi fakat öldükleri zaman tüm mal varlıkları, teknik açıdan hâlâ kölesi sayıldıkları sultana dönerdi. Böylece aristokrat hanedanların oluşması engellenirdi."

"Akdeniz korsanlığı hiçbir tarihsel dönemde modern dönemin başlarındaki kadar büyük bir güce ulaşmamış, emsalsiz düzeyde örgütlenme ve toplumla bütünleşme göstermemişti. Amerika tarafında korsanlar yalnızca kıyı şeridindeki küçük bölgeleri kontrol ediyordu; Akdeniz'de ise toprakları vilayet büyüklüğündeydi."

"Varlıklı seçkinler sanat ve müziğe yelken açarken, Akdenizli devrimciler başlangıçta felsefi argümanlarının gücüne bel bağladı, böylece halkı reform yönünde harekete geçirebileceklerini düşündüler. Ancak Fransız Devrimi'nin vârisleri, halkın soyut kavramlar üzerine inşa edilmiş bir geleceğe körlemesine dalmaktansa eskinin yerleşik haksızlıklarını yeğlediğini dehşete düşerek fark etmişti. Halkın kalbini fethetmek için, eski anlatılar kadar basit olup daha da güçlü duyguları harekete geçirebilecek bir hikâyeye ihtiyaçları vardı. Böylece iyi niyetlerle yola çıktılar, özgürlük hakkındaki rasyonel argümanlarını yeni bir düşüncenin, yani ulus fikrinin uyandırdığı duygularla birleştirdiler."

"Alışkanlık o kadar güçlü, kölelik o kadar etkili ki, savaşta, dünyada gitmek istemeyeceğimiz tek yere düzen içinde, uysallık ve hızla ilerliyoruz otomatik."

"1.DS sonrasında İtalya'da faşizm yükselmeye başlarken şair D'Annunzio'nun liderliğinde İtalyan ordusundan ayrılan firarilerin, isyankarlar, suçlular ve sanatçılar ile Fiume'de (Rijeka) özerk, sosyalist ilkelere dayalı, demokratik bir sistemle yönetilip sanatla, yoğun erotizmle beslenen manevi bir devrim, bir 'Latinleştirilmiş Bolşevizm' yaşatmaya çalışması başka bir Akdeniz muhayyilesi örneği olarak kayda değerdir."

"1.DS ile yıkılan Avusturya-Macaristan İmp.nun son dönemlerindeki yazar ve aydınlar, dünyaya şaşı gözlerle bakıyordu, binlerce yıldır Akdeniz muhayyilesini niteleyen o bakışı benimsemişlerdi: Gerçeklik yerine olabilirliği; her varlığın benzersizliğini, mümkün olan dönüşümlerindeki sınırsız yelpazeyi ve tüm varlıkları sonsuz bir kolyedeki inciler gibi birbirine bağlayan görünmez ipliği aynı anda kavrayabilen bir bakıştı bu."

"Akdeniz muhayyilesi yüzyıllarca bir nüve olarak kendisini baskıya dayalı hegemonyalardan kaçırarak korumasını becerdi; totaliter resmi geçitlerin gülünç gösterileri şimdilerde, baskının yerini alan rıza ile, kendi kendini sömüren işçi ve tüketicilerin kendiliğinden yaptığı geçit törenlerine evrildi."
Profile Image for Gus Moystad.
57 reviews
May 11, 2026
What a beautiful book! Honestly, the project is very very beautiful, and I feel a spiritual closeness to Campagna who seems to be able to put into words intellectually what I only catch vague glimpses of in my thinking, and occasionally in the stories I write. I think on a technical/writing level the book doesn’t completely come together, it misses a couple beats somehow, but all in all I have over the course of reading this book become a huge fan of this philosopher.
Profile Image for Köstebek35.
26 reviews
April 24, 2026
Kalemi güçlü ama sonlara doğru sapıttı, keşke durmayı bilseymiş :) Tarihte önemi bir dipnot sayılabilecek Anarşistlere hayranlığı çarpık bir anlatı kurmasına neden olmuş. Bir küçük burjuva düşüncesi olan anarşizme anlamsız bir hale vermiş. İdeolojik hattı tarihsel materyalizmden uzaklaşsa da tarihi bir roman kıvamında okunabilir.
4 reviews1 follower
June 16, 2026
Incredibilmente attuale, perfetto nella scrittura. Alimenta i mondi interiori che ognuno di noi possiede e vive quotidianamente ma che non sa di farlo.
4 reviews
March 20, 2026
Altrimondi è l’ultima fatica di Federico Campagna per Einaudi. Il libro, che parte da un presupposto semplice quanto necessario: “la fine del mondo è già successa” è una cronistoria mascherata da grande mosaico etnico, delle avventure e vicissitudini dei popoli che si sono relazionati con il Mar Mediterraneo. La chiave di lettura di Altrimondi è da ricercare nelle catastrofi e, soprattutto, negli occhi di quelli che non si sono disperati di fronte all’apocalisse ma si sono spostati, hanno migrato. Quello che tutti i popoli (o la stragrande maggioranza di essi) hanno in comune, in Altrimondi, è la volontà di cercare un altrove abitabile, nello spazio o dentro di sé. Il libro, nelle sue 391 pagine, è configurato come un itinerario attraverso le epoche, dagli albori della civiltà fino al terzo millennio, che si offre come una sorta di manuale per i sopravvissuti, per chi si ritrova oggi tra le rovine. Nel bacino del Mediterraneo, inteso non tanto come luogo geografico ma come una dimensione dell’anima, il filosofo rintraccia un archivio di esperienze nate dalla paura e dal trauma della fine. In queste acque, più volte, gli uomini hanno assistito alla dissoluzione del proprio mondo, che credevano l’unico. E qui, altrettante volte, hanno usato l’immaginazione per fare le valigie e reinventare la realtà. Il libro si chiude con quello che Campagna definisce un «crimine dai molti complici»: un naufragio di migranti mediterranei su una spiaggia bianca, le cui tracce vengono rapidamente sottratte allo sguardo pubblico dalle autorità. Il destino dei sopravvissuti è una gabbia di cemento e acciaio, un centro di detenzione a tempo indeterminato. È qui, suggerisce l’autore, che si apre la frontiera del domani. È qui che i lettori riconoscono questi uomini, queste donne, questi bambini, come eredi delle avventure raccontate nel libro. Disertori dell’ordine costituito che scendono in campo con la sola ostinazione della loro presenza, con il peso dei propri sogni e delle proprie speranze.
Profile Image for Michael Benton.
16 reviews
November 23, 2025
Once I slipped into the rhythms of Campagna's mytho-poetic, philosophical, narrative-histories, the book started to work on me in a magical way, opening me up to new ways of being and seeing, and leaving me spinning with wonder. At one point it led to a mini-psychological crisis as I felt beliefs/ideas that I had been indoctrinated into as a youth (and that I had believed were long disabused) were effectively splintered, leading to a very troubled night. They don't ever truly disappear, but through this book, they are now fully in play with many other narratives, and I feel stronger for it. Perhaps my strongest gratitude is for the introduction near the end to the story of the amazing Adelphi press... I have to do a deep dive into their catalog. I'm not sure how others will react to this book, but I feel grateful for Lepht Hand podcast's interview with the author which led to my acquiring the book.
Displaying 1 - 6 of 6 reviews