What do you think?


Kesik Baş
Geçim sıkıntısı çeken Nafiz Efendi, dertlerini kadehlerde ve şişelerde boğarak nefes almaya çalışan bir akşamcıdır. Bir gün kaynanasının maaş koçanını çalarak kendini meyhaneye atar. Körkütük sarhoş halde eve dönerken kaynanasının hışmından kurtulmak için ona bir baş lahana alır ve peşine takılan mahalle çocuklarının alaylarıyla sallana kaykıla ilerlerken akşamın alacakaranlığında fark edemediği bir kör kuyuya düşer.
Nafiz Efendi, mahallelinin ve polisin yardımıyla kuyudan çıkarılırken koltuğuna lahanasıyla birlikte bir de çıkın alır. Ancak çıkına sarılı olan şey, Nafiz Efendi’nin sandığı gibi lahana değil, kesik bir insan başıdır.
Tesadüfen bulunan bu kesik baş, İstanbul emniyetini alarma geçirir. Sırlarla dolu bu korkunç cinayeti çözmek için görevlendirilen Seyit ve Remzi Efendiler kolları sıvayarak soruşturma ve sorgulamalara başlarlar.
Bu baş kime aittir, neden kesilip kuyuya atılmıştır, bedenin geri kalanı nerededir ve asıl önemlisi katil ya da katiller kimlerdir?
Mizahı ve akıcı üslubuyla Hüseyin Rahmi Gürpınar, tek polisiye romanı olan Kesik Baş’ta gerilimli ve sürükleyici bir kurguyla okuru, 1900’lerin başında İstanbul’un ara sokaklarında, izbe köşelerinde, mezarlıklarında ve gizemli otellerinde başlayıp İtalya’ya uzanan bir dedektifliğe davet ediyor.
Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) Dönemini ve çevresini romanlarında yaşatıp, genç yaşlarından itibaren geniş halk kitlelerince sevilerek okunmuş Hüseyin Rahmi, edebiyatımızın benzeri az bulunur şahsiyetlerindendir. Kitaplarında İstanbul yaşamının özel inanışları, toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler, kadın erkek ilişkileri gibi konular halkın özgün konuşma biçimleri korunarak, çok defa gülünç, bazen hüzünlü olarak işlenir.
Romanımıza “mahalli renk” ilk kez onunla girer. Yazarlık yaşamına 1883’te Tercüman-ı Hakikat gazetesinde başlar. 1896’da İkdam gazetesinde roman ve öyküleri tefrika edilirken üne kavuşur. Döneminin en çok okunan yazarı olur. Tüm kazancı yazarlıktan gelir.
Bu sayede Heybeliada’da şimdi müze olan köşkünü alır. 1908 Meşrutiyet’inden sonra Ahmet Rasim’le Boşboğaz adında bir mizah gazetesi çıkarır. İlk soruşturmaya böylelikle uğrar. Gazetesi kapanır. İkinci kez Ben Deli miyim? romanıyla mahkemelik olacak ve yine beraat edecektir.
Çoğu roman olmak üzere öykü, tiyatro, makale ve eleştiri türünde altmışın üzerinde kitabı bulunmaktadır. Yazarın seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikleri Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.
Nafiz Efendi, mahallelinin ve polisin yardımıyla kuyudan çıkarılırken koltuğuna lahanasıyla birlikte bir de çıkın alır. Ancak çıkına sarılı olan şey, Nafiz Efendi’nin sandığı gibi lahana değil, kesik bir insan başıdır.
Tesadüfen bulunan bu kesik baş, İstanbul emniyetini alarma geçirir. Sırlarla dolu bu korkunç cinayeti çözmek için görevlendirilen Seyit ve Remzi Efendiler kolları sıvayarak soruşturma ve sorgulamalara başlarlar.
Bu baş kime aittir, neden kesilip kuyuya atılmıştır, bedenin geri kalanı nerededir ve asıl önemlisi katil ya da katiller kimlerdir?
Mizahı ve akıcı üslubuyla Hüseyin Rahmi Gürpınar, tek polisiye romanı olan Kesik Baş’ta gerilimli ve sürükleyici bir kurguyla okuru, 1900’lerin başında İstanbul’un ara sokaklarında, izbe köşelerinde, mezarlıklarında ve gizemli otellerinde başlayıp İtalya’ya uzanan bir dedektifliğe davet ediyor.
Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) Dönemini ve çevresini romanlarında yaşatıp, genç yaşlarından itibaren geniş halk kitlelerince sevilerek okunmuş Hüseyin Rahmi, edebiyatımızın benzeri az bulunur şahsiyetlerindendir. Kitaplarında İstanbul yaşamının özel inanışları, toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler, kadın erkek ilişkileri gibi konular halkın özgün konuşma biçimleri korunarak, çok defa gülünç, bazen hüzünlü olarak işlenir.
Romanımıza “mahalli renk” ilk kez onunla girer. Yazarlık yaşamına 1883’te Tercüman-ı Hakikat gazetesinde başlar. 1896’da İkdam gazetesinde roman ve öyküleri tefrika edilirken üne kavuşur. Döneminin en çok okunan yazarı olur. Tüm kazancı yazarlıktan gelir.
Bu sayede Heybeliada’da şimdi müze olan köşkünü alır. 1908 Meşrutiyet’inden sonra Ahmet Rasim’le Boşboğaz adında bir mizah gazetesi çıkarır. İlk soruşturmaya böylelikle uğrar. Gazetesi kapanır. İkinci kez Ben Deli miyim? romanıyla mahkemelik olacak ve yine beraat edecektir.
Çoğu roman olmak üzere öykü, tiyatro, makale ve eleştiri türünde altmışın üzerinde kitabı bulunmaktadır. Yazarın seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikleri Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.
168 pages, Paperback
First published January 1, 1942
About the author
Hüseyin Rahmi Gürpınar
133 books232 followersHüseyin Rahmi Gürpınar was a Turkish writer and politician.
Gürpınar was the son of a family close to the Ottoman court, born in Istanbul. Having lost his mother at an early age, he was sent to Crete where his father was an Ottoman civil servant, however he was soon sent back to Istanbul, where he was brought up by his aunts and grandmothers in Istanbul.
Gürpınar started writing fiction at an early age. He became a civil servant, then a writer and journalist. He later served as a member of parliament in the early years of the Turkish Republic between 1935 and 1943.
Gürpınar was the son of a family close to the Ottoman court, born in Istanbul. Having lost his mother at an early age, he was sent to Crete where his father was an Ottoman civil servant, however he was soon sent back to Istanbul, where he was brought up by his aunts and grandmothers in Istanbul.
Gürpınar started writing fiction at an early age. He became a civil servant, then a writer and journalist. He later served as a member of parliament in the early years of the Turkish Republic between 1935 and 1943.
Ratings & Reviews
Friends & Following
Create a free account to discover what your friends think of this book!
Community Reviews
Displaying 1 - 30 of 69 reviews
September 19, 2026
gentlemen, come closer!
you too, ladies; though whether you’ll dare walk past a well at night after hearing a tale like this, i couldn’t say.
today, i’m going to tell you about a murder.
and not some ordinary murder either. there’s a body, but no head. then there’s a head, but no body. there’s money, but no owner. there’s love too, you might say, though i wouldn’t put much faith in that either. from the very beginning, it’s a little difficult to tell what belongs to whom in this story.
our tale begins with a well.
nafiz efendi climbs out of the well carrying a bundle. now, what does a man expect to find inside a bundle in such circumstances? gold would be a delight, bread a blessing, an old shirt at least might come in handy. nafiz efendi, however, has the good fortune to find a severed human head.
a voice rises from the back of the coffeehouse:
- whose head?
patience, sir, that’s exactly what the novel is asking.
the head belongs to raif bey.
raif bey surely never imagined in life that anyone would take quite such an interest in his head. i suppose it’s one of the world’s stranger customs that people who wouldn’t look you in the face while you were alive should examine your head so closely once you’re dead.
now let us come to the murder.
flora enters the stage.
she’s beautiful.
- how beautiful?
well, sir, beautiful enough to make a man pack his money into a suitcase and follow her.
then comes alber. he introduces himself as flora’s brother.
- her brother?
oh, come now. no.
- her husband?
not that either.
- then what is he?
her lover, of course.
- then why does he call himself her brother?
because, gentlemen, if you expect people in this story to tell the truth, we’ll be sitting here until morning.
flora and alber have a certain method. flora wins hearts, gentlemen begin dreaming of marriage, fortunes come tumbling out; and alber sits somewhere in the corner keeping account of the whole affair. raif bey, once he falls for flora, surrenders his wits before he ever surrenders the money in his pocket.
at this point, i strike my cane against the floor and ask you: who killed raif bey?
alber, you’ll say.
correct.
flora, you’ll say.
also correct.
but why?
for money.
a little for love.
a little for jealousy.
a little to avoid getting caught.
and a little because a person can’t rest easy after committing a disgrace unless he’s found a fine reason for it.
i see the gentleman at the back shaking his head.
- there would’ve been no murder if there’d been no money!
the gentleman in front objects:
- there would’ve been no money if there’d been no love!
the lady beside him:
- what’s love got to do with it? you call this love?
hah, now we’ve come to the best part, gentlemen!
have a look around you. perhaps hüseyin rahmi himself is sitting in some corner of this coffeehouse, taking a pull from his hookah and listening to us. because solving the murder in this story is easy enough; you find alber, you find flora, you find the rope, you find the money. but the moment you ask “why?” everyone pulls a different reason out of his pocket. gentlemen, there’s a severed head lying before us, and yet all i can see is everyone trying to save his own!
as though, if only you named the reason correctly, the severed head would settle itself neatly back into place.
flora finally gives three reasons. raif bey’s infatuation with a girl as young as herself, the morals of the age they live in, and the money in the suitcase.
the money in the suitcase!
take note, gentlemen: the suitcase hasn’t uttered a single word so far, and yet somehow it has become one of the most suspicious characters in the story.
if it were up to me, i’d have it questioned at once.
- your name?
money.
- occupation?
turning people’s heads.
- where were you on the night of the murder?
in the suitcase.
- do you admit your guilt?
no. you put me there.
and if only the case ended there.
alber takes part of the money, abandons flora, flees to rome, and marries another woman.
now, if there’s a brave soul among you willing to stand before flora and say, “madam, at this point, you must remain calm,” do step forward.
flora does not remain calm.
she kills alber. then herself.
silence falls over the coffeehouse.
i strike my cane against the floor once more.
gentlemen, at the beginning we had one severed head. now our murderer is dead, his murderer is dead too. the money has changed hands, love has changed shape, jealousy has done its duty, and everyone has blamed everyone else.
so what was it that made a person a murderer?
don’t you dare expect an answer from me.
i’m a meddah, not a judge.
but just look at the people before me, gentlemen! which one of them steps forward and says, the fault is mine? excuses in their pockets, reasons ready on their tongues. they’ve severed a man’s head from his body, yet the moment they stand before their own consciences, every last one of them turns innocent!
- then who’s guilty?
hah! you tell me that.
all i can see is this: hüseyin rahmi makes you laugh with one hand, and with the other, while the laughter is still on your lips, he sets that severed head down right in front of you.
so there you have it, gentlemen. in this tale, a head has been severed, money has changed hands and love has lost what little good name it had left. all that remains for us is to look upon the whole affair and laugh a little, shudder a little.
now you may disperse, gentlemen.
only do try not to walk too close to any wells on your way home.
●
efendiler, yaklaşınız!
siz de yaklaşınız hanımlar; gerçi böyle bir hikâyeyi dinledikten sonra gece kuyu başından geçmeye cesaret eder misiniz, orasını ben bilmem.
size bugün bir cinayet anlatacağım.
öyle alelade bir cinayet de değil. cesedi var, başı yok. sonra başı var, cesedi yok. parası var, sahibi yok. aşkı var deseniz ona da pek güvenmeyiniz. bu hikâyede neyin kime ait olduğu başından beri biraz karışıktır.
hikâyemiz bir kuyuda başlar.
nafiz efendi kuyudan bir çıkınla çıkar. insan böyle bir durumda çıkının içinden ne çıkmasını bekler? altın olsa memnuniyet, ekmek olsa nimet, eski bir gömlek olsa hiç değilse işe yarar. nafiz efendinin bahtına ise kesik bir insan başı düşer.
kahvehanenin arkasından bir ses yükselir:
- kimin başı?
sabrediniz efendim, roman da onu soruyor zaten.
baş raif bey’indir.
raif bey yaşamında kendi başının bu kadar merak edileceğini hiç düşünmemiştir. insan hayattayken yüzüne bakmayanların öldükten sonra başını incelemesi de dünyanın garip âdetlerinden biri olsa gerek.
şimdi gelelim cinayete.
burada sahneye flora çıkar.
güzeldir.
- ne kadar güzel?
efendim, bir adamın parasını bavula doldurup peşinden gideceği kadar.
ardından alber gelir. kendisini flora’nın kardeşi diye tanıtır.
- kardeşi mi?
değil yahu.
- kocası mı?
o da değil.
- neyi?
işte sevgilisi.
- e niçin kardeşim diyor?
çünkü efendiler, bu hikâyede insanlardan doğruyu söylemelerini beklerseniz sabaha kadar burada otururuz.
flora ile alber’in bir usulleri vardır. flora gönül çeler, beyefendiler evlilik hayalleri kurar, servetler ortaya dökülür; alber de bir köşede bütün bunların hesabını tutar. raif bey de flora’ya tutulunca cebindeki paradan evvel aklını teslim eder.
burada bastonumu yere vurup size soruyorum: raif bey’i kim öldürdü?
alber, diyeceksiniz.
doğrudur.
flora, diyeceksiniz.
o da doğrudur.
peki niçin?
para için.
biraz aşk için.
biraz kıskançlık için.
biraz yakalanmamak için.
biraz da insan yaptığı rezalete güzel bir sebep bulmadan rahat edemediği için.
bakıyorum arka taraftaki bey başını sallıyor.
- para olmasaydı cinayet olmazdı!
öndeki efendi itiraz ediyor:
- aşk olmasaydı para da ortaya çıkmazdı!
yanındaki hanım:
- aşkın kabahati ne? bunlarınki aşk mı?
hah, şimdi geldik işin en güzel yerine efendiler!
şöyle bir etrafınıza bakınız. hüseyin rahmi de şu kahvehanenin bir köşesine kurulmuş, nargilesinden bir nefes çekip bizi dinliyor olmasın sakın? çünkü bu hikâyede cinayeti çözmek kolay; alber’i bulursunuz, flora’yı bulursunuz, ipi bulursunuz, parayı bulursunuz. lakin sıra "niçin?" demeye geldi mi herkes cebinden başka bir sebep çıkarıyor. efendiler, ortada bir kesik baş var ama görüyorum ki herkes kendi başını kurtarmanın derdinde!
sanki sebebini doğru söylerseniz kesilmiş baş yeniden yerine oturacak.
flora sonunda üç sebep sayıyor. raif bey’in kendisi gibi genç bir kıza tutulması, içinde yaşadıkları devrin ahlakı ve bavuldaki para.
bavuldaki para!
dikkatinizi çekerim efendiler, bavul şimdiye kadar tek kelime etmediği hâlde hikâyenin en şüpheli şahıslarından biri hâline gelmiştir.
ben olsam derhal sorguya çekerdim.
- adınız?
para.
- mesleğiniz?
insanların aklını karıştırmak.
- cinayet gecesi neredeydiniz?
bavuldaydım.
- suçunuzu kabul ediyor musunuz?
hayır. beni oraya siz koydunuz.
ve dava burada bitse yine iyi.
alber paranın bir kısmını alıp flora’yı bırakır, roma’ya kaçar, başka bir kadınla evlenir.
şimdi flora’nın karşısına geçip "hanımefendi, bu noktada sakin olunuz" diyebilecek bir babayiğit varsa buyursun.
flora sakin olmaz.
alber’i öldürür. sonra kendisini de.
kahvehanede sessizlik.
ben bastonumu bir kere daha yere vuruyorum.
efendiler, başta bir kesik başımız vardı. şimdi katilimiz öldü, onun katili de öldü. para el değiştirdi, aşk şekil değiştirdi, kıskançlık vazifesini yaptı, herkes birbirini suçladı.
peki insanı katil yapan neydi?
sakın benden cevap beklemeyiniz.
ben meddahım, hâkim değilim.
ama şu karşımdakilere bir bakınız efendiler! hangisi çıkıp da kabahat bende diyor? mazeret deseniz cepte, sebep deseniz dilde hazır. insanın başını gövdesinden ayırmışlar da kendi vicdanlarının karşısına çıkınca hepsi birer masum!
- peki suçlu kim?
hah! onu da siz söyleyiniz.
ben yalnız şunu görüyorum: hüseyin rahmi bir yandan insanı güldürüyor, öte yandan gülüşünüz daha ağzınızdayken önünüze şu kesik başı koyuveriyor.
velhasıl efendiler, bu hikâyede baş kesilmiş, para el değiştirmiş, aşkın da itibarı kalmamış. bize düşen ise olan bitene bakıp hem gülmek hem de biraz ürpermektir.
şimdi dağılabilirsiniz efendiler.
yalnız eve giderken kuyulara fazla yaklaşmayınız.
you too, ladies; though whether you’ll dare walk past a well at night after hearing a tale like this, i couldn’t say.
today, i’m going to tell you about a murder.
and not some ordinary murder either. there’s a body, but no head. then there’s a head, but no body. there’s money, but no owner. there’s love too, you might say, though i wouldn’t put much faith in that either. from the very beginning, it’s a little difficult to tell what belongs to whom in this story.
our tale begins with a well.
nafiz efendi climbs out of the well carrying a bundle. now, what does a man expect to find inside a bundle in such circumstances? gold would be a delight, bread a blessing, an old shirt at least might come in handy. nafiz efendi, however, has the good fortune to find a severed human head.
a voice rises from the back of the coffeehouse:
- whose head?
patience, sir, that’s exactly what the novel is asking.
the head belongs to raif bey.
raif bey surely never imagined in life that anyone would take quite such an interest in his head. i suppose it’s one of the world’s stranger customs that people who wouldn’t look you in the face while you were alive should examine your head so closely once you’re dead.
now let us come to the murder.
flora enters the stage.
she’s beautiful.
- how beautiful?
well, sir, beautiful enough to make a man pack his money into a suitcase and follow her.
then comes alber. he introduces himself as flora’s brother.
- her brother?
oh, come now. no.
- her husband?
not that either.
- then what is he?
her lover, of course.
- then why does he call himself her brother?
because, gentlemen, if you expect people in this story to tell the truth, we’ll be sitting here until morning.
flora and alber have a certain method. flora wins hearts, gentlemen begin dreaming of marriage, fortunes come tumbling out; and alber sits somewhere in the corner keeping account of the whole affair. raif bey, once he falls for flora, surrenders his wits before he ever surrenders the money in his pocket.
at this point, i strike my cane against the floor and ask you: who killed raif bey?
alber, you’ll say.
correct.
flora, you’ll say.
also correct.
but why?
for money.
a little for love.
a little for jealousy.
a little to avoid getting caught.
and a little because a person can’t rest easy after committing a disgrace unless he’s found a fine reason for it.
i see the gentleman at the back shaking his head.
- there would’ve been no murder if there’d been no money!
the gentleman in front objects:
- there would’ve been no money if there’d been no love!
the lady beside him:
- what’s love got to do with it? you call this love?
hah, now we’ve come to the best part, gentlemen!
have a look around you. perhaps hüseyin rahmi himself is sitting in some corner of this coffeehouse, taking a pull from his hookah and listening to us. because solving the murder in this story is easy enough; you find alber, you find flora, you find the rope, you find the money. but the moment you ask “why?” everyone pulls a different reason out of his pocket. gentlemen, there’s a severed head lying before us, and yet all i can see is everyone trying to save his own!
as though, if only you named the reason correctly, the severed head would settle itself neatly back into place.
flora finally gives three reasons. raif bey’s infatuation with a girl as young as herself, the morals of the age they live in, and the money in the suitcase.
the money in the suitcase!
take note, gentlemen: the suitcase hasn’t uttered a single word so far, and yet somehow it has become one of the most suspicious characters in the story.
if it were up to me, i’d have it questioned at once.
- your name?
money.
- occupation?
turning people’s heads.
- where were you on the night of the murder?
in the suitcase.
- do you admit your guilt?
no. you put me there.
and if only the case ended there.
alber takes part of the money, abandons flora, flees to rome, and marries another woman.
now, if there’s a brave soul among you willing to stand before flora and say, “madam, at this point, you must remain calm,” do step forward.
flora does not remain calm.
she kills alber. then herself.
silence falls over the coffeehouse.
i strike my cane against the floor once more.
gentlemen, at the beginning we had one severed head. now our murderer is dead, his murderer is dead too. the money has changed hands, love has changed shape, jealousy has done its duty, and everyone has blamed everyone else.
so what was it that made a person a murderer?
don’t you dare expect an answer from me.
i’m a meddah, not a judge.
but just look at the people before me, gentlemen! which one of them steps forward and says, the fault is mine? excuses in their pockets, reasons ready on their tongues. they’ve severed a man’s head from his body, yet the moment they stand before their own consciences, every last one of them turns innocent!
- then who’s guilty?
hah! you tell me that.
all i can see is this: hüseyin rahmi makes you laugh with one hand, and with the other, while the laughter is still on your lips, he sets that severed head down right in front of you.
so there you have it, gentlemen. in this tale, a head has been severed, money has changed hands and love has lost what little good name it had left. all that remains for us is to look upon the whole affair and laugh a little, shudder a little.
now you may disperse, gentlemen.
only do try not to walk too close to any wells on your way home.
●
efendiler, yaklaşınız!
siz de yaklaşınız hanımlar; gerçi böyle bir hikâyeyi dinledikten sonra gece kuyu başından geçmeye cesaret eder misiniz, orasını ben bilmem.
size bugün bir cinayet anlatacağım.
öyle alelade bir cinayet de değil. cesedi var, başı yok. sonra başı var, cesedi yok. parası var, sahibi yok. aşkı var deseniz ona da pek güvenmeyiniz. bu hikâyede neyin kime ait olduğu başından beri biraz karışıktır.
hikâyemiz bir kuyuda başlar.
nafiz efendi kuyudan bir çıkınla çıkar. insan böyle bir durumda çıkının içinden ne çıkmasını bekler? altın olsa memnuniyet, ekmek olsa nimet, eski bir gömlek olsa hiç değilse işe yarar. nafiz efendinin bahtına ise kesik bir insan başı düşer.
kahvehanenin arkasından bir ses yükselir:
- kimin başı?
sabrediniz efendim, roman da onu soruyor zaten.
baş raif bey’indir.
raif bey yaşamında kendi başının bu kadar merak edileceğini hiç düşünmemiştir. insan hayattayken yüzüne bakmayanların öldükten sonra başını incelemesi de dünyanın garip âdetlerinden biri olsa gerek.
şimdi gelelim cinayete.
burada sahneye flora çıkar.
güzeldir.
- ne kadar güzel?
efendim, bir adamın parasını bavula doldurup peşinden gideceği kadar.
ardından alber gelir. kendisini flora’nın kardeşi diye tanıtır.
- kardeşi mi?
değil yahu.
- kocası mı?
o da değil.
- neyi?
işte sevgilisi.
- e niçin kardeşim diyor?
çünkü efendiler, bu hikâyede insanlardan doğruyu söylemelerini beklerseniz sabaha kadar burada otururuz.
flora ile alber’in bir usulleri vardır. flora gönül çeler, beyefendiler evlilik hayalleri kurar, servetler ortaya dökülür; alber de bir köşede bütün bunların hesabını tutar. raif bey de flora’ya tutulunca cebindeki paradan evvel aklını teslim eder.
burada bastonumu yere vurup size soruyorum: raif bey’i kim öldürdü?
alber, diyeceksiniz.
doğrudur.
flora, diyeceksiniz.
o da doğrudur.
peki niçin?
para için.
biraz aşk için.
biraz kıskançlık için.
biraz yakalanmamak için.
biraz da insan yaptığı rezalete güzel bir sebep bulmadan rahat edemediği için.
bakıyorum arka taraftaki bey başını sallıyor.
- para olmasaydı cinayet olmazdı!
öndeki efendi itiraz ediyor:
- aşk olmasaydı para da ortaya çıkmazdı!
yanındaki hanım:
- aşkın kabahati ne? bunlarınki aşk mı?
hah, şimdi geldik işin en güzel yerine efendiler!
şöyle bir etrafınıza bakınız. hüseyin rahmi de şu kahvehanenin bir köşesine kurulmuş, nargilesinden bir nefes çekip bizi dinliyor olmasın sakın? çünkü bu hikâyede cinayeti çözmek kolay; alber’i bulursunuz, flora’yı bulursunuz, ipi bulursunuz, parayı bulursunuz. lakin sıra "niçin?" demeye geldi mi herkes cebinden başka bir sebep çıkarıyor. efendiler, ortada bir kesik baş var ama görüyorum ki herkes kendi başını kurtarmanın derdinde!
sanki sebebini doğru söylerseniz kesilmiş baş yeniden yerine oturacak.
flora sonunda üç sebep sayıyor. raif bey’in kendisi gibi genç bir kıza tutulması, içinde yaşadıkları devrin ahlakı ve bavuldaki para.
bavuldaki para!
dikkatinizi çekerim efendiler, bavul şimdiye kadar tek kelime etmediği hâlde hikâyenin en şüpheli şahıslarından biri hâline gelmiştir.
ben olsam derhal sorguya çekerdim.
- adınız?
para.
- mesleğiniz?
insanların aklını karıştırmak.
- cinayet gecesi neredeydiniz?
bavuldaydım.
- suçunuzu kabul ediyor musunuz?
hayır. beni oraya siz koydunuz.
ve dava burada bitse yine iyi.
alber paranın bir kısmını alıp flora’yı bırakır, roma’ya kaçar, başka bir kadınla evlenir.
şimdi flora’nın karşısına geçip "hanımefendi, bu noktada sakin olunuz" diyebilecek bir babayiğit varsa buyursun.
flora sakin olmaz.
alber’i öldürür. sonra kendisini de.
kahvehanede sessizlik.
ben bastonumu bir kere daha yere vuruyorum.
efendiler, başta bir kesik başımız vardı. şimdi katilimiz öldü, onun katili de öldü. para el değiştirdi, aşk şekil değiştirdi, kıskançlık vazifesini yaptı, herkes birbirini suçladı.
peki insanı katil yapan neydi?
sakın benden cevap beklemeyiniz.
ben meddahım, hâkim değilim.
ama şu karşımdakilere bir bakınız efendiler! hangisi çıkıp da kabahat bende diyor? mazeret deseniz cepte, sebep deseniz dilde hazır. insanın başını gövdesinden ayırmışlar da kendi vicdanlarının karşısına çıkınca hepsi birer masum!
- peki suçlu kim?
hah! onu da siz söyleyiniz.
ben yalnız şunu görüyorum: hüseyin rahmi bir yandan insanı güldürüyor, öte yandan gülüşünüz daha ağzınızdayken önünüze şu kesik başı koyuveriyor.
velhasıl efendiler, bu hikâyede baş kesilmiş, para el değiştirmiş, aşkın da itibarı kalmamış. bize düşen ise olan bitene bakıp hem gülmek hem de biraz ürpermektir.
şimdi dağılabilirsiniz efendiler.
yalnız eve giderken kuyulara fazla yaklaşmayınız.
Read
October 9, 2025hüseyin rahmi gürpınar’ın tek polisiyesi olarak biliniyor “kesik baş”. hüseyin rahmi pek de iyi bilmediği bu türe başlarken hani insan kendisini evinde rahat hisseder ya, onun gibi önce kendi bildiği yerden başlamış.
kesik başı kuyuda bulup lahana diye yukarı çıkaran nafiz efendi bir ortaoyunu kahramanı gibi. kaynanasıyla yaşadıkları, yediği dayak, meyhanesi, dedikodusu derken hüseyin rahmi bizi önce istanbul (elbette asıl istanbul, suriçi) meyhanelerinde ve sokaklarında geziye çıkarıyor, sonra yavaş yavaş polisiye giriyoruz. aynen batılı muadilleri gibi çalışan iki polis var karşımızda seyit ve remzi efendi. ikincisi daha bilgili ve birincisini yetiştiriyor gibi. cinayet masası bile olmayan polisi kuvvetinde kendi başlarına kesik baş katilini aramaya başlıyorlar, ipuçları önlerine çıktıkça elbette.
valla polislerin ipucu takibini, adım adım olaya yaklaşmalarını, hatta bolca yanılmalarını bence hüseyin rahmi oldukça ustaca kotarmış. sadece arada işte o bildiğimiz tiratları var :)) bu kitapta da yine fahişelik, garplıların şarklıları hor görmesi, aile mefhumunun bitmesi ve suçun artması gibi hüseyin rahmi düşünceleri okuyoruz. e bunu çokça söyledik, dönemin teknik garabeti, yapacak bir şey yok.
sondaki mektubu okurken hele bayılacaktım. bu kadar uzatmak, işin içine felsefe ahlak katmak… epey sıkıcı olmuş ama yine de bence olayların bağlantısı hoş
bunun dışında katili ararken pera’da yaşam, azınlıklarla türklerin ilişkisi, hayat tarzı gibi detaylar sevenleri için çok dikkat çekici ki ben severim. yani demem odur ki hüseyin rahmi uğraşsa polisiyeyle ilerlermiş kesinlikle. adam ne yapsa güzel yapıyor. normalde pek yapmam ama bunu günümüz türkçesinden okudum iş bankasına güvendiğim için, yanılmadım.
çektiğim video
https://youtu.be/ktefoJi6mHw?si=bNPvH...
kesik başı kuyuda bulup lahana diye yukarı çıkaran nafiz efendi bir ortaoyunu kahramanı gibi. kaynanasıyla yaşadıkları, yediği dayak, meyhanesi, dedikodusu derken hüseyin rahmi bizi önce istanbul (elbette asıl istanbul, suriçi) meyhanelerinde ve sokaklarında geziye çıkarıyor, sonra yavaş yavaş polisiye giriyoruz. aynen batılı muadilleri gibi çalışan iki polis var karşımızda seyit ve remzi efendi. ikincisi daha bilgili ve birincisini yetiştiriyor gibi. cinayet masası bile olmayan polisi kuvvetinde kendi başlarına kesik baş katilini aramaya başlıyorlar, ipuçları önlerine çıktıkça elbette.
valla polislerin ipucu takibini, adım adım olaya yaklaşmalarını, hatta bolca yanılmalarını bence hüseyin rahmi oldukça ustaca kotarmış. sadece arada işte o bildiğimiz tiratları var :)) bu kitapta da yine fahişelik, garplıların şarklıları hor görmesi, aile mefhumunun bitmesi ve suçun artması gibi hüseyin rahmi düşünceleri okuyoruz. e bunu çokça söyledik, dönemin teknik garabeti, yapacak bir şey yok.
sondaki mektubu okurken hele bayılacaktım. bu kadar uzatmak, işin içine felsefe ahlak katmak… epey sıkıcı olmuş ama yine de bence olayların bağlantısı hoş
bunun dışında katili ararken pera’da yaşam, azınlıklarla türklerin ilişkisi, hayat tarzı gibi detaylar sevenleri için çok dikkat çekici ki ben severim. yani demem odur ki hüseyin rahmi uğraşsa polisiyeyle ilerlermiş kesinlikle. adam ne yapsa güzel yapıyor. normalde pek yapmam ama bunu günümüz türkçesinden okudum iş bankasına güvendiğim için, yanılmadım.
çektiğim video
https://youtu.be/ktefoJi6mHw?si=bNPvH...
October 15, 2022
Bayıldım, bayıldım. Hüseyin Rahmi, gerek kuir kişiliği olsun gerekse toplumu harika yansıtan dili olsun aşırı sevdiğim bir yazar. Bu kitapta da kesik bir kafanın peşinden dönemin İstanbul'unu keşfediyoruz. Yine nuktesi yerinde, aksiyonu dozundaydı her şeyin.
Ben daha Sherlockvari bir cinayet çözümü bekledim ancak cinayetin çözümü için klasik bir tümevarım yöntemi yerine bizi de hikayenin içine sürükleyen bir takip yöntemi kullanılmış. Açıkçası çok daha keyif aldım diyebilirim.
Ben daha Sherlockvari bir cinayet çözümü bekledim ancak cinayetin çözümü için klasik bir tümevarım yöntemi yerine bizi de hikayenin içine sürükleyen bir takip yöntemi kullanılmış. Açıkçası çok daha keyif aldım diyebilirim.
April 25, 2023
SPOİLER İÇEREBİLİR.
Soruşturma kısmı beklemediğim kadar iyi. Cinayetin çözümüne giden ipuçları gerçekçi biçimde yerleştirilmiş. merak duygusu sona kadar diri tutulmuş. en beğendiğim tarafı, cinayetin gerekçe ve işlenişinin insanı ürperten soğukluğu ve gerçekçiliği. bir insan öldürmenin zorluğuna ve katilde oluşturduğu tahribata pek çok polisiyede rastlayamıyoruz.
olumsuz yanları; iki polis karakterini hiç tanıyamıyoruz. bütün kitap soruşturma etrafında dönüyor. sonu bir parça hayal kırıklığı yaptı; cinayetin çözümünü bir itirafname mektubu sağladı. hem de ne mektup; genç bir kadın yaşam, ölüm, suç, cinayet, günah konularında felsefe döktürüyor. elbette gerçekçiliği zedeliyor bu durum, çünkü kitaptaki karakterin yazı tecrübesi yok, bu yüzden de bunları yazması inandırıcı değil. H. Rahmi kendini tutamamış ve dozunu epeyce kaçırmış.
son kertede 1921 gibi erken bir tarihte yazıldığı dikkate alınınca okumaya değer bir polisiye roman.
Soruşturma kısmı beklemediğim kadar iyi. Cinayetin çözümüne giden ipuçları gerçekçi biçimde yerleştirilmiş. merak duygusu sona kadar diri tutulmuş. en beğendiğim tarafı, cinayetin gerekçe ve işlenişinin insanı ürperten soğukluğu ve gerçekçiliği. bir insan öldürmenin zorluğuna ve katilde oluşturduğu tahribata pek çok polisiyede rastlayamıyoruz.
olumsuz yanları; iki polis karakterini hiç tanıyamıyoruz. bütün kitap soruşturma etrafında dönüyor. sonu bir parça hayal kırıklığı yaptı; cinayetin çözümünü bir itirafname mektubu sağladı. hem de ne mektup; genç bir kadın yaşam, ölüm, suç, cinayet, günah konularında felsefe döktürüyor. elbette gerçekçiliği zedeliyor bu durum, çünkü kitaptaki karakterin yazı tecrübesi yok, bu yüzden de bunları yazması inandırıcı değil. H. Rahmi kendini tutamamış ve dozunu epeyce kaçırmış.
son kertede 1921 gibi erken bir tarihte yazıldığı dikkate alınınca okumaya değer bir polisiye roman.
June 5, 2026
Hüseyin Rahmi’den alıştığım mahalle hayatı ve mizah yine var ama bu kez işin içine bir cinayet gizemi de giriyor. Bir kuyuda bulunan kesik başla başlayan olaylar, giderek karmaşık hale geliyor. Türk edebiyatının erken polisiye örneklerinden biri sayılması da boşuna değil sanırım.
Bugünün polisiyeleri kadar hızlı değil ama eski İstanbul atmosferi ve karakterleri okumayı keyifli hale getiriyor gerçekten. Benim için cinayetin çözümünden çok Hüseyin Rahmi’nin insanları gözlemleme biçimi ve dönemin sokaklarını anlatışı daha ilgi çekici oldu.
Tek sıkıntı da yine ders verme üzere havaya bürünen ülke edebiyatı. Polisiye romanında mesaj içerikleri gerçekten gereksiz buluyorum.
Bugünün polisiyeleri kadar hızlı değil ama eski İstanbul atmosferi ve karakterleri okumayı keyifli hale getiriyor gerçekten. Benim için cinayetin çözümünden çok Hüseyin Rahmi’nin insanları gözlemleme biçimi ve dönemin sokaklarını anlatışı daha ilgi çekici oldu.
Tek sıkıntı da yine ders verme üzere havaya bürünen ülke edebiyatı. Polisiye romanında mesaj içerikleri gerçekten gereksiz buluyorum.
Read
July 17, 2025Ne kadar fena olursan ol fakat kendini aleme iyi göstermek, iyi belletmek fennini bil. Şimdiki hayatın sırrı hep bu noktadadır. Yüzüne riyadan bir maske geçirerek kalbinin iğrençliklerini ört, iyiler zümresine girmiş olursun. İşte şimdi biz böyle yaşıyoruz.
Genelde edebiyat ve kurgu dışı okumalarda derin ve ağır ilerleyen kitapları seçiyorum. Bir müddet sonra dinlenebileceğim okuma rotasında Hüseyin Rahmi Gürpınar ilk dikkatimi çeken yazarların başında geliyor. Onu okumak terapi gibi. Gürpınar'in romanlarının ana eksenini batil inançlar, kadin-erkek iliskileri, toplumun ahlak yapısı, batılılaşma, İstanbul'un cok kültürlü yapısı oluştur. Gürpınar'ın ilk polisiye romanı olan Kesik Baş'da kadın-erkek ilişkilerini, kadının toplumdaki yerini, batıl inançları, İstanbul'u kozmopolit yapısını görmek mümkündür Metin ilk 1921 yılında İkdam gazetesinde tefrika olarak yayımlanır. 1942 yılında kitap halinde basılmıştır. Aile hayatı özellikle kaynanası ile sorunları olan Nazif Efendi'nin sarhoşken elinde lahana ile kuyuya düşmesi ve bu kuyuda kağıtlara sarılmış kesik bir başın bulunmasıyla başlar metin. Bu kesik başın kime ait oldugunu sorgulayan Seyit ve Remzi Bey adındaki polislerin araştırmalarıylarıyla birlikte şekillenen metin dönemine göre iyi bir polisiye roman. Remzi Efendi daha bilgili analizci bir karaktere sahipken, Seyit Efendi daha aceleci, heyecanli, sonuçları çok fazla düşünmeyen bir karaktere sahip. Gürpınar Doğu-Batı kavramlarını bu kisileri betimleyerek sembolik bir anlatım sunuyor okuyucuya.Merak unsurunu kitabın sonuna kadar yazar, canlı tutmayı başarmış. Mizahı dili insani gülümsetirken, metnin aralarına yerleştirilen varoluşlar ve felsefi tespitler gayet iyi. Eski Türk Edebiyatından bir kitap okuyayım akıcı olsun diyorsanız Gürpınar tam size göre. Iyi okumalar.
Genelde edebiyat ve kurgu dışı okumalarda derin ve ağır ilerleyen kitapları seçiyorum. Bir müddet sonra dinlenebileceğim okuma rotasında Hüseyin Rahmi Gürpınar ilk dikkatimi çeken yazarların başında geliyor. Onu okumak terapi gibi. Gürpınar'in romanlarının ana eksenini batil inançlar, kadin-erkek iliskileri, toplumun ahlak yapısı, batılılaşma, İstanbul'un cok kültürlü yapısı oluştur. Gürpınar'ın ilk polisiye romanı olan Kesik Baş'da kadın-erkek ilişkilerini, kadının toplumdaki yerini, batıl inançları, İstanbul'u kozmopolit yapısını görmek mümkündür Metin ilk 1921 yılında İkdam gazetesinde tefrika olarak yayımlanır. 1942 yılında kitap halinde basılmıştır. Aile hayatı özellikle kaynanası ile sorunları olan Nazif Efendi'nin sarhoşken elinde lahana ile kuyuya düşmesi ve bu kuyuda kağıtlara sarılmış kesik bir başın bulunmasıyla başlar metin. Bu kesik başın kime ait oldugunu sorgulayan Seyit ve Remzi Bey adındaki polislerin araştırmalarıylarıyla birlikte şekillenen metin dönemine göre iyi bir polisiye roman. Remzi Efendi daha bilgili analizci bir karaktere sahipken, Seyit Efendi daha aceleci, heyecanli, sonuçları çok fazla düşünmeyen bir karaktere sahip. Gürpınar Doğu-Batı kavramlarını bu kisileri betimleyerek sembolik bir anlatım sunuyor okuyucuya.Merak unsurunu kitabın sonuna kadar yazar, canlı tutmayı başarmış. Mizahı dili insani gülümsetirken, metnin aralarına yerleştirilen varoluşlar ve felsefi tespitler gayet iyi. Eski Türk Edebiyatından bir kitap okuyayım akıcı olsun diyorsanız Gürpınar tam size göre. Iyi okumalar.
April 4, 2026
polisiye okurken bu kadar çok güleceğimi düşünmezdim,,hüseyin rahmi'yi çok seviyorum
July 30, 2026
Kitabı çok beğendim. Normalde Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı çok severim zaten. Bu kitap biraz daha farklı, polisiye tadında ilerliyor. Yazar biraz Sherlock Holmes'a özenmiş gibi. Çok da başarılı olmuş, kitap çok sürükleyici, bırakamıyorsunuz elinizden, bir oturuşta bitiveriyor bu nadide eser. Başı çok eğlenceli, komik başlıyor, sonra esas olaya girince de 100 yıl kadar önce cinayetler nasıl çözülüyor? konusu hakkında epeyce bilgi sahibi oluyorsunuz. Çok özenerek yazılmış roman, dedektiflerin dikkat ettikleri detayları da çok takdir ettim. O zamandan bu zamana kadar pek bir şeyin değişmemiş olması da şaşırttı. Yine o tarihlerde kullanılan bazı sözcük kalıplarını öğrenmek de hoş oldu roman içerisinde. Özetle okuyunuz, okutunuz diyebileceğim bir eser efendim.
May 2, 2020
a. Kesik baş hikayesi sinik bir damadın trajikomik öyküsüyle başlıyor. Bundan 100 yıl önce de İstanbul ahalisinin derdi bugünün derdiyle aynıymış meğer; geçim sıkıntısı.
b. 100 yıl önce bir katil bugünün teknolojisi olmadan nasıl yakalanır? Belli ipuçlarından yola çıkarak katilin yakalanması hayli ilginç.
c. Kitapta karakterden ziyade tiplemeler var ancak kitabın sonundaki mektup –yani katilin tiradı- müthiş bir psikolojik çözümleme sunuyor.
d. O dönemde tedavülde olan dilin kullanımı insanı tatlı tatlı güldürüyor.
e. Globalleşme bu dönemin trendidir sanıyoruz. Heyhat! İstanbul’da yaşamlarını idame ettiren Rumlar, Ermeniler, Türkler, İtalyanlar… Hiç tahmin edemeyeceğimiz bir tat katmış kitaba.
f. Osmanlı'nın son döneminde Avrupa vatandaşlarının Türklere ne gözle baktığını da kitapta görüyoruz.
b. 100 yıl önce bir katil bugünün teknolojisi olmadan nasıl yakalanır? Belli ipuçlarından yola çıkarak katilin yakalanması hayli ilginç.
c. Kitapta karakterden ziyade tiplemeler var ancak kitabın sonundaki mektup –yani katilin tiradı- müthiş bir psikolojik çözümleme sunuyor.
d. O dönemde tedavülde olan dilin kullanımı insanı tatlı tatlı güldürüyor.
e. Globalleşme bu dönemin trendidir sanıyoruz. Heyhat! İstanbul’da yaşamlarını idame ettiren Rumlar, Ermeniler, Türkler, İtalyanlar… Hiç tahmin edemeyeceğimiz bir tat katmış kitaba.
f. Osmanlı'nın son döneminde Avrupa vatandaşlarının Türklere ne gözle baktığını da kitapta görüyoruz.
November 1, 2015
Hüseyin Rahmi'nin roman tekniği bakımından zayıf kalsa da toplumsal eleştiri; ruh-beden ilişkisi, metafizik, rasyonalizm gibi konulara girmekten geri durmadığı, bir yandan İstanbul'un gündelik hayatını okuturken bir yandan da bir cinayeti çözmeye çalışan polisiye romanı. 1942'de basılmış ancak romanın sonundaki not 1921 tarihli. Dolayısıyla bizi gündelik konuşma dili ve alışkanlıklarıyla 1920'lerin başına götürüyor. O yıllarda işgal altında olan İstanbul'un bu halini yansıtmamış fakat.
August 14, 2026
polisiye de olsa toplumsal mesaj vermeden, içini dökmeden duramıyor bu adam… karakter ağzından hüseyin rahmi’nin kendi fikirlerini okumayı seviyorum ama bu hikayede yer yer eğreti durduğunu hissettim. yine de polisiye roman denemesi gayet başarılı ve tabii ki çok çok eğlenceli(:
“Asırlardır dereler gibi kanını döken insanlık, aradığı gerçek adaleti hâlâ bulamadı. Herkes için olamayan hazlar, refahlar büsbütün yok olsun. Lanet, insanlar arasında yerden göğe kadar farklar, nifaklar koymaya uğraşanlara…”
“Çünkü zaman, bir firavun cesediyle bir fare ölüsünün sonlarındaki eşitliği sağlayan güçtür. Çünkü tabiat, bir vücutta verdiğini son zerresine kadar geri alan en müthiş alacaklıdır.”
“Asırlardır dereler gibi kanını döken insanlık, aradığı gerçek adaleti hâlâ bulamadı. Herkes için olamayan hazlar, refahlar büsbütün yok olsun. Lanet, insanlar arasında yerden göğe kadar farklar, nifaklar koymaya uğraşanlara…”
“Çünkü zaman, bir firavun cesediyle bir fare ölüsünün sonlarındaki eşitliği sağlayan güçtür. Çünkü tabiat, bir vücutta verdiğini son zerresine kadar geri alan en müthiş alacaklıdır.”
April 29, 2026
Hüseyin rahmi, hep okumak istediğim, özellikle sosyal medyada sıkça gördüğüm bir yazardı. Polisiyesi günümüz kurgularına göre zayıf kalsa da kurgunun altındaki felsefe çok iyiydi. O günün insanı ile bu günün insanı arasında pek fark olmadığını görmek ise üzücüydü. Bizim topraklarımızda derdimiz hep aynı hiç değişmiyor. Ha 100 yıl öncesi ha 100 yıl sonrası...
August 14, 2022
Bu yazım tekniği ve betimlemeler anlatım ile romanın 1921 tarihinde yazılması muhteşem! Çok başka yerlerde olması gereken bir yazar. dedektifliğin dna incelemesi olmadığı sadece soruşturma ve zeka ile yapıldığı zamanlar.. İstanbul’da o dönem yaşayan insan çeşitliliğini ve insanların sosyal durumunu analiz açısından çok keyifli.
August 28, 2025
Çünkü zaman, bir firavun cesediyle bir fare ölüsünün sonlarındaki eşitliği sağlayan güçtür. Çünkü tabiat, bir vücutta verdiğini son zerresine kadar geri alan en müthiş alacaklıdır.
August 19, 2026
Kesik Bas, son zamanlarda dinledigim en keyifli kitaplardan biri oldu. Polisiye hikayenin icinde Huseyin Rahmi'ye ozgu mizahi ve cinayetin pesinden giderken hikayenin gittikce daha tuhaf bir hal almasini sevdim. Murat Eken'in seslendirmesini de uzun zamandir dinledigim en basarili seslendirmelerden biri olarak ayri bir yere koydum.
September 22, 2026
Storytel'de sesli kitap olarak dinledim. Murat Eken'in seslendirme beceresine hayran kaldım. Tek kişilik bir radyo tiyatrosu tadında olmuş. Hüseyin Rahmi bu eseri 1920'lerde yazmış. Döneme özgü öğeleri değiştir, günümüzde de çalışır hikaye. Kitabın adı zaten her şeyi anlatıyor. Bu bir kastrasyon öyküsü.
November 10, 2019
Hüseyin Rahmi'nin 1919'da bir polisiye roman yazmasına ve o dönemdeki polis soruşturmalarına tanıklık etmemizi sağlamasına bayıldım. Ta o zamandan demiş, her cinayet bir iz bırakır diye. Çok hoşuma gitti. Ancak ara ara hikâye akışını durdurup okuyucuya ahlâk dersi verdiği için bir yıldız kırdım.
August 1, 2026
Huseyin Rahmi okumayi severim. Topluma ince dokundurmalari vardir, komiktir, icinde bir huzun bile barindirir.
Kesik Bas'i instagramda denk geldigim icin aldim. Bir sarhos bir kuyuya dusuyor. Onu kuyudan cikarirlarken bir kesil bas buluyorlar, ve olaylar gelisiyor.
Sevdim, komikti ama baska kitaplari kadar da iyi degildi acikcasi.
Kesik Bas'i instagramda denk geldigim icin aldim. Bir sarhos bir kuyuya dusuyor. Onu kuyudan cikarirlarken bir kesil bas buluyorlar, ve olaylar gelisiyor.
Sevdim, komikti ama baska kitaplari kadar da iyi degildi acikcasi.
February 23, 2025
Dönemine göre oldukça başarılı ve akıcı polisiye roman. Günümüz Türkçesine göre sadeleştirilmiş versiyonunu tercih etmek okurun işini kolaylaştıracaktır.
April 6, 2025
“Zavallı insaniyet kendi bağrını hançerlemek cinnetine bir tedavi serumu bulamayacak mı?”
March 10, 2026
Merak duygusunu canlı tutan bir hikayeye sahip. Eski İstanbul atmosferi ve karakterlerin konuşma dili kitaba ayrı bir renk katıyor. Günümüz Türkçesiyle hazırlanmış olması da okumayı oldukça akıcı hale getirmiş. Yazıldığı dönemi düşününce kurgusu oldukça başarılı. Keyifle okuduğum bir klasik oldu.
June 25, 2026
çok büyük bi hevesle başladım ama ilk 50 sayfadan sonra SIKICI
July 7, 2026
Cok fazla polisiye okuyan biri degilim, huseyin rahmi de cok polisiye yazan biri degilmis ama yazsa fena olmazmis diye dusundurdu kitap. Kendisinden okudugum ilk kitap ama son olmayacak. Oldukca akici ve surukleyiciydi. Polisiye romanda dönem toplumuna ve sorunlarina ancak bu kadar güzel deginilebilirdi. Yorucu olmadan düşündürebilmek her yazarin yapabildigi bi sey degil ama huseyin rahmi cok güzel islemisti bu kitapta.
February 24, 2025
Bahsedilene göre ilk yerli polisiye/dedektif romanlarımızdan birisi. Gayet keyifli, akıcı ve anlaşılır bir roman. Evet, mahalli kelimelere yer verilmiş ancak anlaşılması hiç zor değil. İstanbul'da dolaşırken farklı yerel kültürlere ve demografiye misafir olup oradan oraya sürükleniyor, her seferinde tam katili bulduk derken ters köşeye yatıp duruyoruz. Merak içinde bırakıyor ve okumaktan soğutmuyor. Sıkı bir okuyucu iseniz iki günde bitirebileceğiniz bir kitap hatta. Sonu da farklı bir yapıyla bitiyor ki ben sevdim. Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan okuduğum ilk roman olmasına rağmen yazara bayıldım ve diğer kitaplarını da kesinlikle okumak istiyorum.
Kitabın basımevine göre, eski kelimelerin kullanımlarından ötürü çok fazla editör notu olabilir. Bu da okumayı sürekli olarak durdurabilir. Günümüz Türkçesi ile düzenlenen basımları tercih etmeniz iyi olacaktır. Seçiminizi yaparken buna dikkat edin.
Kitabın basımevine göre, eski kelimelerin kullanımlarından ötürü çok fazla editör notu olabilir. Bu da okumayı sürekli olarak durdurabilir. Günümüz Türkçesi ile düzenlenen basımları tercih etmeniz iyi olacaktır. Seçiminizi yaparken buna dikkat edin.
March 5, 2025
ÇOK İYİ BİR OKUYUCUNUN YAZDIĞI UNUTULMAMALI
Cadı'dan sonra okudum bu romanını Hüseyin Rahmin Gürpınar'ın. Bundan sonra da Örümcek Adam çizgi romanı alıp okur gibi okuyacağım diğer kitaplarını sanırım. Günümüz Türkçesiyle serilerini kutluyorum. Benim okuduğum Kesik Baş, İthaki'nin yayınladığı baskı. Bence Türkçeleştirmede abartmadan, kitabını ritmini bozmadan yapmışlar. Tebrik ediyorum kendilerini. Cadı'da olduğu gibi Hüseyin Rahmi, burada da felsefeye ve güncel gözlemlerine ve değinmelerine bol bol yer vermiş. Bu biraz bir roman okuma hazzı yaşamayı engelliyor gibi geldi bana. O yüzden 5 yıldız yerine 4 yıldız vardım. Yine de hissiyatım mutluluk. 5 yıldız da verebilirim. Karakterlerin çokluğu ve hepsinin kanlı canlı oluşu çok hoş. Ben 80'lerin başındaki çocukluğumda buna benzer mahallerde yaşadım, burada anlatılan insanlara benzer komşularımız vardı. Son dönem Rumlar ve Ermeniler diyebilirim. Hatta İtalyanlar. O yüzden anlatılan insanları gözümde canlandırabildim. Benim için güncelliğini kaybetmeyen şeyler az değil kitapta.
Cinayet sahnesinin anlatımı çok iyi. Hatta ben o bölümleri okurken "Katil Doğanlar-Natural Born Killers" filmi buradan mı esinlenmiş dedim? 1921'de bu kitabı İngilizce'ye çeviren biri olmuş mu diye baktım, tabii ki hayır. Acaba Türkçe kitap okuyan bir İngiliz öğretmen alıp kendi kitabına taşımış o konuşmaları, sonra da Amerika'da falan kitabını bastırmış olabilir miydi? Quentin Tarantino o kitabı bulmuş, okumuş esinlenmiş miydi acaba? İşte cehalet insana neler düşündürtüyo :))
Sonra Flora ile Alber'in konuşmalarına benzer konuşmaları bir Sherlock Holmes kitabında mı okudum diye düşündüm. Ya da acaba bir Jack London kitabı mıydı? Velhasıl Hüseyin Rahmi'nin kitabın bazı bölümlerini okuduğu yabancı kitaplardan almış olabileceğini düşündüm. Özellikle de Flora ile Alber'in hikayesini. Belki de gerçekten gazetede okuduğu bir hikayedir. Bonnie ve Clyde filmine de bakmanızı öneririm. Öte yandan kitapta sırıtan bir üslup farklılığı yok. Yani başka kitaptan satırlar alıp da kendi kitabına olduğu gibi koymuş denilemez. Yani burada 100 yıl geçtikten sonra Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı intihal kabahatini işlemiş bir yazar olarak anmak için bunları yazmıyorum, öyle bir iddiada bulunmak çok ciddi araştırma gerektirir, ben böyle bir araştırma yapmadım. Öte yandan böyle bir şey yapmış olsa bile hiç de fena yapmamış. Sanat böyle yapılır aslında. Sanat önceki temaların hep devamıdır ve öncekiler kaldıraç olarak kullanılır, yeni sözlerin ortaya çıkması için. Gürpınar belli ki Türkiye'de aydınlanmaya katkıda bulunmak istiyor, bir Türk yazar olarak kültürüne katkı yapması gerektiğinin bilincinde, sanatın eleştiri yolu olarak kullanılmasında bir usta, çok iyi bir gözlemci ve elbette çok çok iyi bir okuyucu. Felsefeyi, güncel tartışmaları takip eden biri. Bugün bilmiyorum woke kültürü konusunda yazan, bunu iki taraf arasında tartışma şeklinde anlatabilen bir Türk yazar var mı? Gürpınar Alexandre Dumas, Victor Hugo, Mark Twain, Charles Dickens, Arthur Conan Doyle, Dostoyevski, Tolstoy, Nietzsche gibi o dönem için güncel olan büyük yazarları da okuyor, ilham alıyor, ama kendi yazdıklarında bir tercüme hissi uyandırmıyor, gerçekten bir Türk olarak, Türkçenin ve Türk yaşamının içindeki ayrıntıları buluyor, bunlar ile kendi düşüncelerini dost edip, harika bir resim çiziyor, geleceğe bir eser miras bırakıyor. O dönemde yaşanan küreselleşmenin izlerini de takip edip ortaya koyuyor. Zaten bu, yani küreselleşme İstanbul yaşantısında olmazsa olmaz bir gerçeklik. Okuduklarını kitap nasıl yazılırı öğrenmek için kullanmış. Kendisine sımsıkı sarılmak istiyorum şahsen, ama bu imkan maalesef cari değil. :)
Yine Cadı'da olduğu gibi dönemin İstanbul'u, yaşantısı ile ilgili pek çok ayrıntı, konuşma dilinden kaybolup gitmiş, ama okuduğunuzda hiç de yabancılık çekmediğiniz pek çok kalıp, deyim, kullanım örneği var.
O gün ile bugün arasında ne kadar çok benzerlikler bulunduğunu da farkediyorsunuz kitabı okurken. Değişmeyen şeyler. Bunlar o dönemde başlamış şeyler de değil aslında. 500 yıllık, 1000 yıllık seyahatnameleri okuduğunuzda da Türk toplum yaşantısında bazı kırmızı çizgileri ortak noktalar olarak farkediyorsunuz. Bunların silinmesi cumhuriyet ile bile mümkün olamamış. Bu kırmızı çizgiler hiçbir dönemde aslında kutsallık taşıyan şeyler değil, yani kimse "biz bunları değiştirtmeyiz" demiyor (dedikleri de var tabii), ama öyle değişmez şeyler ki, demek ki Türk insanı için manevi bir anlamı var bu davranışların diye düşünebilirsiniz. Aslında tabii bunların çoğu maneviyat alanında kullanılan şeyler. Burada bilmem Cadı ile karıştırıyor muyum Kesik Baş'ı.
Bu kitabı okurken geçmişle aramızdaki büyük boşluğun, hatta AKP'li bazı kanaat dağıtıcıların sevdiği tabirle reklam arası gibi bir bağlantısızlığın olduğunu hissediyorsunuz. Ahmet Mithat Efendi'nin kitaplarını okuyunca da bu his geliyor insana. Bu boşluk, kültürel bir boşluk ve geçmişimize kayıtsızlık. Kim bu kayıtsız kaldığımız insanlar? Aydınlanmacılar. Ne yapmış bu adamlar? Okumuşlar, gözlemişler, analiz etmişler ve yazmışlar. Yani her şey cumhuriyet ile başladı diye düşünmek bir hata oluyor. Türkiye'de "aydınlanma", "hayata dünyalı gibi bakma" fikirler cumhuriyet öncesine ait, hatta bu bakışlar olmasaydı zaten cumhuriyet olmazdı. Cumhuriyetin biraz kendisini yaratan fikir adamlarına karşı borçlu olduğunu farketmediği gibi bir hisse kapılıyorum bu kitapları okudukça.
Ama her şey gerçekten parasızlıktan. Fakirlik işte en büyük kırmızı çizgi. Peki neden fakiriz? Onun da yanıtı basit. Ama buraya yazmayacağım.
Cadı'dan sonra okudum bu romanını Hüseyin Rahmin Gürpınar'ın. Bundan sonra da Örümcek Adam çizgi romanı alıp okur gibi okuyacağım diğer kitaplarını sanırım. Günümüz Türkçesiyle serilerini kutluyorum. Benim okuduğum Kesik Baş, İthaki'nin yayınladığı baskı. Bence Türkçeleştirmede abartmadan, kitabını ritmini bozmadan yapmışlar. Tebrik ediyorum kendilerini. Cadı'da olduğu gibi Hüseyin Rahmi, burada da felsefeye ve güncel gözlemlerine ve değinmelerine bol bol yer vermiş. Bu biraz bir roman okuma hazzı yaşamayı engelliyor gibi geldi bana. O yüzden 5 yıldız yerine 4 yıldız vardım. Yine de hissiyatım mutluluk. 5 yıldız da verebilirim. Karakterlerin çokluğu ve hepsinin kanlı canlı oluşu çok hoş. Ben 80'lerin başındaki çocukluğumda buna benzer mahallerde yaşadım, burada anlatılan insanlara benzer komşularımız vardı. Son dönem Rumlar ve Ermeniler diyebilirim. Hatta İtalyanlar. O yüzden anlatılan insanları gözümde canlandırabildim. Benim için güncelliğini kaybetmeyen şeyler az değil kitapta.
Cinayet sahnesinin anlatımı çok iyi. Hatta ben o bölümleri okurken "Katil Doğanlar-Natural Born Killers" filmi buradan mı esinlenmiş dedim? 1921'de bu kitabı İngilizce'ye çeviren biri olmuş mu diye baktım, tabii ki hayır. Acaba Türkçe kitap okuyan bir İngiliz öğretmen alıp kendi kitabına taşımış o konuşmaları, sonra da Amerika'da falan kitabını bastırmış olabilir miydi? Quentin Tarantino o kitabı bulmuş, okumuş esinlenmiş miydi acaba? İşte cehalet insana neler düşündürtüyo :))
Sonra Flora ile Alber'in konuşmalarına benzer konuşmaları bir Sherlock Holmes kitabında mı okudum diye düşündüm. Ya da acaba bir Jack London kitabı mıydı? Velhasıl Hüseyin Rahmi'nin kitabın bazı bölümlerini okuduğu yabancı kitaplardan almış olabileceğini düşündüm. Özellikle de Flora ile Alber'in hikayesini. Belki de gerçekten gazetede okuduğu bir hikayedir. Bonnie ve Clyde filmine de bakmanızı öneririm. Öte yandan kitapta sırıtan bir üslup farklılığı yok. Yani başka kitaptan satırlar alıp da kendi kitabına olduğu gibi koymuş denilemez. Yani burada 100 yıl geçtikten sonra Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı intihal kabahatini işlemiş bir yazar olarak anmak için bunları yazmıyorum, öyle bir iddiada bulunmak çok ciddi araştırma gerektirir, ben böyle bir araştırma yapmadım. Öte yandan böyle bir şey yapmış olsa bile hiç de fena yapmamış. Sanat böyle yapılır aslında. Sanat önceki temaların hep devamıdır ve öncekiler kaldıraç olarak kullanılır, yeni sözlerin ortaya çıkması için. Gürpınar belli ki Türkiye'de aydınlanmaya katkıda bulunmak istiyor, bir Türk yazar olarak kültürüne katkı yapması gerektiğinin bilincinde, sanatın eleştiri yolu olarak kullanılmasında bir usta, çok iyi bir gözlemci ve elbette çok çok iyi bir okuyucu. Felsefeyi, güncel tartışmaları takip eden biri. Bugün bilmiyorum woke kültürü konusunda yazan, bunu iki taraf arasında tartışma şeklinde anlatabilen bir Türk yazar var mı? Gürpınar Alexandre Dumas, Victor Hugo, Mark Twain, Charles Dickens, Arthur Conan Doyle, Dostoyevski, Tolstoy, Nietzsche gibi o dönem için güncel olan büyük yazarları da okuyor, ilham alıyor, ama kendi yazdıklarında bir tercüme hissi uyandırmıyor, gerçekten bir Türk olarak, Türkçenin ve Türk yaşamının içindeki ayrıntıları buluyor, bunlar ile kendi düşüncelerini dost edip, harika bir resim çiziyor, geleceğe bir eser miras bırakıyor. O dönemde yaşanan küreselleşmenin izlerini de takip edip ortaya koyuyor. Zaten bu, yani küreselleşme İstanbul yaşantısında olmazsa olmaz bir gerçeklik. Okuduklarını kitap nasıl yazılırı öğrenmek için kullanmış. Kendisine sımsıkı sarılmak istiyorum şahsen, ama bu imkan maalesef cari değil. :)
Yine Cadı'da olduğu gibi dönemin İstanbul'u, yaşantısı ile ilgili pek çok ayrıntı, konuşma dilinden kaybolup gitmiş, ama okuduğunuzda hiç de yabancılık çekmediğiniz pek çok kalıp, deyim, kullanım örneği var.
O gün ile bugün arasında ne kadar çok benzerlikler bulunduğunu da farkediyorsunuz kitabı okurken. Değişmeyen şeyler. Bunlar o dönemde başlamış şeyler de değil aslında. 500 yıllık, 1000 yıllık seyahatnameleri okuduğunuzda da Türk toplum yaşantısında bazı kırmızı çizgileri ortak noktalar olarak farkediyorsunuz. Bunların silinmesi cumhuriyet ile bile mümkün olamamış. Bu kırmızı çizgiler hiçbir dönemde aslında kutsallık taşıyan şeyler değil, yani kimse "biz bunları değiştirtmeyiz" demiyor (dedikleri de var tabii), ama öyle değişmez şeyler ki, demek ki Türk insanı için manevi bir anlamı var bu davranışların diye düşünebilirsiniz. Aslında tabii bunların çoğu maneviyat alanında kullanılan şeyler. Burada bilmem Cadı ile karıştırıyor muyum Kesik Baş'ı.
Bu kitabı okurken geçmişle aramızdaki büyük boşluğun, hatta AKP'li bazı kanaat dağıtıcıların sevdiği tabirle reklam arası gibi bir bağlantısızlığın olduğunu hissediyorsunuz. Ahmet Mithat Efendi'nin kitaplarını okuyunca da bu his geliyor insana. Bu boşluk, kültürel bir boşluk ve geçmişimize kayıtsızlık. Kim bu kayıtsız kaldığımız insanlar? Aydınlanmacılar. Ne yapmış bu adamlar? Okumuşlar, gözlemişler, analiz etmişler ve yazmışlar. Yani her şey cumhuriyet ile başladı diye düşünmek bir hata oluyor. Türkiye'de "aydınlanma", "hayata dünyalı gibi bakma" fikirler cumhuriyet öncesine ait, hatta bu bakışlar olmasaydı zaten cumhuriyet olmazdı. Cumhuriyetin biraz kendisini yaratan fikir adamlarına karşı borçlu olduğunu farketmediği gibi bir hisse kapılıyorum bu kitapları okudukça.
Ama her şey gerçekten parasızlıktan. Fakirlik işte en büyük kırmızı çizgi. Peki neden fakiriz? Onun da yanıtı basit. Ama buraya yazmayacağım.
December 24, 2021
“İnsanlar sevgili ölülerini ne kadar büyük özenle mermer kutulara saklasalar, zamanın dişlerine kemirtmekten kurtarmazlar. Çünkü onun inkılapçı dişlerinin giremeyeceği korunaklıkta bir yer yoktur. Çünkü bir firavun cesediyle bir fare ölüsünün sonlarındaki eşitliğe zaman kefildir. Çünkü tabiat bir vücuda verdiğini son zerresine kadar geri alan en müthiş bir alacaklıdır”
Zamanının çok ötesinde, harika kurgulanmış, son derece sürükleyici.
Zamanının çok ötesinde, harika kurgulanmış, son derece sürükleyici.
August 15, 2026
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kesik Baş’ını Storytel’de Murat Eken’in harika seslendirmesiyle dinledim. Murat Eken’in yorumu gerçekten kitaba çok yakışmış; özellikle karakterlerin konuşmalarını, mizahı ve o dönemin insanlarını bu kadar canlı hissettirmesinde seslendirmenin büyük payı olduğunu düşünüyorum.
Kitaba başlarken Agatha Christie ya da Sherlock Holmes tarzı, bütün ipuçlarının ustaca yerleştirildiği ve sonunda dedektifin zekasıyla çözülen bir cinayet romanı beklentim yoktu. İyi ki de yokmuş çünkü Kesik Baş’ı yalnızca polisiye olarak değerlendirmek bence kitabın asıl güzelliğini kaçırmak olur. Polisiye kurgusunun kusursuz olduğunu söyleyemem. Günümüz polisiye romanlarının alıştığımız matematiğiyle bakarsak bazı ipuçlarının ortaya çıkışı ya da cinayetin çözülme biçimi eleştirilebilir. Ama ben kitabı böyle bir beklentiyle okumadığım için bunları sorun etmedim. Sonuçta günümüz polisiye anlayışıyla değil, yazıldığı dönemin edebiyatı ve anlatım biçimiyle değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum
Bana kalırsa roman, zamanın İstanbul’unu ve hayatını anlatmak için yazılmış da araya cinayet, gizem ve dedektiflik unsurları serpiştirilmiş gibi. Polisiye soruşturması ilerlerken aslında dönemin İstanbul’unda dolaşıyoruz. Pera’daki yaşam, azınlıklarla Türklerin ilişkileri, farklı hayat tarzları, mahalleler, meyhaneler, aile ilişkileri, yoksulluk, kadın-erkek ilişkileri, dedikodu ve fuhuş… Bütün bunlar cinayetin etrafında şekillenen daha büyük bir dünyanın parçaları ve ben buraları okurken çok beğendim.
Hüseyin Rahmi’nin en güçlü olduğu alan sokaktaki insanı edebiyata sokmak. Karakterlerini idealize etmiyor. Karşımıza açgözlü, korkak, çıkarcı, şehvet düşkünü, cahil, komik, zavallı, acımasız insanlar çıkıyor. Bunlar “edebi karakterler” olmaktan çok sokaktan çıkıp romanın içine girmiş insanlar gibi. Karakterlerin konuşma biçimleri de bunu güçlendiriyor; nasıl küfür ettiklerini, dedikodu yaptıklarını, korktuklarını, bahaneler ürettiklerini gerçekten duyuyorsunuz. (Tabii yine Murat Eken’in de seslendirmesi de bu yönü güçlendirmişti bence.)
Kitabın ahlaki ve felsefi tarafını da ayrıca sevdim. Cinayet çözülmeye yaklaştıkça Hüseyin Rahmi yalnızca “ne oldu?” sorusuyla ilgilenmiyor; insan neden öldürür, neden kötülük yapar, toplum insanı suça iter mi, ahlak nedir, insanlık neden birbirini öldürür gibi soruların peşine düşüyor. Özellikle sonlara doğru Fani’nin polislere verdiği, Flora’nın yazdığı mektupta bu tartışmalar iyice derinleşiyor. Mektubun felsefi ve ahlaki kısmı biraz uzun tutulmuş olsa da ben bundan rahatsız olmadım; aksine kitabın genel dünyasına yakıştırdım çünkü cinayetin arkasındaki insanı ve onun vicdanını sorgulayan bir yere taşıyor hikayeyi.
Elbette otorite değilim ama sıradan bir okur olarak Kesik Baş’ı gotik bir roman olarak da görmedim. Korkunç bir cinayet ve kesik bir baş var, canilik ve o kötü düşünce biçimi var ama kitabın merkezi ve atmosferi korku değildi.
Sonuçta Kesik Baş, benim için “katil kim?” sorusundan çok daha fazlasıydı. Bir cinayetin peşinden giderken dönemin İstanbul’una, insanların korkularına, zaaflarına, ahlak anlayışına ve gündelik hayatına bakmak gibiydi. Polisiye üzerinden anlatılmış bir İstanbul ve insan hikayesi olarak çok sevdim.
Kitaba başlarken Agatha Christie ya da Sherlock Holmes tarzı, bütün ipuçlarının ustaca yerleştirildiği ve sonunda dedektifin zekasıyla çözülen bir cinayet romanı beklentim yoktu. İyi ki de yokmuş çünkü Kesik Baş’ı yalnızca polisiye olarak değerlendirmek bence kitabın asıl güzelliğini kaçırmak olur. Polisiye kurgusunun kusursuz olduğunu söyleyemem. Günümüz polisiye romanlarının alıştığımız matematiğiyle bakarsak bazı ipuçlarının ortaya çıkışı ya da cinayetin çözülme biçimi eleştirilebilir. Ama ben kitabı böyle bir beklentiyle okumadığım için bunları sorun etmedim. Sonuçta günümüz polisiye anlayışıyla değil, yazıldığı dönemin edebiyatı ve anlatım biçimiyle değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum
Bana kalırsa roman, zamanın İstanbul’unu ve hayatını anlatmak için yazılmış da araya cinayet, gizem ve dedektiflik unsurları serpiştirilmiş gibi. Polisiye soruşturması ilerlerken aslında dönemin İstanbul’unda dolaşıyoruz. Pera’daki yaşam, azınlıklarla Türklerin ilişkileri, farklı hayat tarzları, mahalleler, meyhaneler, aile ilişkileri, yoksulluk, kadın-erkek ilişkileri, dedikodu ve fuhuş… Bütün bunlar cinayetin etrafında şekillenen daha büyük bir dünyanın parçaları ve ben buraları okurken çok beğendim.
Hüseyin Rahmi’nin en güçlü olduğu alan sokaktaki insanı edebiyata sokmak. Karakterlerini idealize etmiyor. Karşımıza açgözlü, korkak, çıkarcı, şehvet düşkünü, cahil, komik, zavallı, acımasız insanlar çıkıyor. Bunlar “edebi karakterler” olmaktan çok sokaktan çıkıp romanın içine girmiş insanlar gibi. Karakterlerin konuşma biçimleri de bunu güçlendiriyor; nasıl küfür ettiklerini, dedikodu yaptıklarını, korktuklarını, bahaneler ürettiklerini gerçekten duyuyorsunuz. (Tabii yine Murat Eken’in de seslendirmesi de bu yönü güçlendirmişti bence.)
Kitabın ahlaki ve felsefi tarafını da ayrıca sevdim. Cinayet çözülmeye yaklaştıkça Hüseyin Rahmi yalnızca “ne oldu?” sorusuyla ilgilenmiyor; insan neden öldürür, neden kötülük yapar, toplum insanı suça iter mi, ahlak nedir, insanlık neden birbirini öldürür gibi soruların peşine düşüyor. Özellikle sonlara doğru Fani’nin polislere verdiği, Flora’nın yazdığı mektupta bu tartışmalar iyice derinleşiyor. Mektubun felsefi ve ahlaki kısmı biraz uzun tutulmuş olsa da ben bundan rahatsız olmadım; aksine kitabın genel dünyasına yakıştırdım çünkü cinayetin arkasındaki insanı ve onun vicdanını sorgulayan bir yere taşıyor hikayeyi.
Elbette otorite değilim ama sıradan bir okur olarak Kesik Baş’ı gotik bir roman olarak da görmedim. Korkunç bir cinayet ve kesik bir baş var, canilik ve o kötü düşünce biçimi var ama kitabın merkezi ve atmosferi korku değildi.
Sonuçta Kesik Baş, benim için “katil kim?” sorusundan çok daha fazlasıydı. Bir cinayetin peşinden giderken dönemin İstanbul’una, insanların korkularına, zaaflarına, ahlak anlayışına ve gündelik hayatına bakmak gibiydi. Polisiye üzerinden anlatılmış bir İstanbul ve insan hikayesi olarak çok sevdim.
December 7, 2025
"Uzun bir vefaya kalbimizin verdiği karşılık, hemen daima nankörlük ve acı bir vefasızlıktır."
"Bu iş ümitsizlenmeye gelmez. Talih ne kadar size yardımını esirgese siz de onu insafa getirmek için uğraşmakta o kadar ısrarlı olmalısınız."
"Ne kadar fena olursan ol fakat kendini âleme iyi göstermek, iyi belletmek fennini bil. Şimdiki hayatın sırrı hep bu noktadadır. Yüzüne riyadan bir maske geçirerek kalbinin iğrençliklerini ört, iyiler zümresine girmiş olursun."
"Doğu'da en cahil bir Avrupalı dehrî geçinir. Başta şapka, bir deha ve hüner belirtisidir. Bu medeniyet başlığı altında Batı'nın pek çok beyinsiz kafaları, sürü sürü şarlatanları, ilim ve sanatın her şubesinde birer harika kesilmişlerdir. Avrupa'nın çavuşu orada kumandan gibi yaşar, sülükçüsü usta hekimlerden geçinir, yol amelesi birinci derece mühendis olur. Türk, etrafındakilere medeniyeti takdir edenlerden biri olduğunu ispat etmek için hanesini şapkalı mimara inşa ettirir. Nabzını şapkalıya uzatır. Parasını ecnebi bankalara yatırır. Alışverişini hep din ve milliyeti dışındaki ticarethaneler ile yapar. Türk, asırlardan beri kanını, etrafını saran hasımlarına emdirdi. Gafletle sülük tutundu. Nihayet bünyesi zayıf, vücudu hasta düşerek ölüm döşeğine uzandı. Onu tedaviye uğraşır görünenlerin sonunda birer cellat olduklarını anladığı gün reçeteleri yırtmaya, ilaçları dökmeye kalktı ama iş işten geçmişti."
"Bazı insanların bembeyaz keten örtülü, çiçeklerle süslü sofralarda nefis etler, bazılarının toprakla karışık otlar yemeleri, bazılarının yaldızlı tavanların haz veren ziynetlerine gömülerek sefalar içinde uyumaları, bazılarının kâh kalbur gibi akan kâh ateş gibi yakan tabii kubbe altında çukurlara kıvrılarak yatmaları ne demektir? Tabiat sahasındaki hayvanların inleri, kuşların yuvaları hep birbirine benzediği hâlde hayat tarzınca insanlar arasında görülen bu büyük ziynet ve sefalet farkı neden ileri geliyor? Asırlar arasında dereler gibi kanını döken beşer, aradığı tabii adaleti hâlâ bulamadı. Umumi olamayan hazlar, refahlar, büsbütün yok olsun. Lanet, insanlar arasında yerden göğe kadar farklar, nifaklar koymaya uğraşanlara.
Bugün insanlığın saygın ve yüksek kürsülerinde ilim ve medeniyet hutbesi okuyan, sırtı pek, karnı tok, kibirli, ilim ve faziletiyle gururlanan felsefe profesörlerinin zamanın gereğine göre düzenlenmiş temkinli, klasik sözlerinden ziyade, köşe başında haykıran sefil, cahil fakat felsefesi pratik bir bilgiden saçılan aç, kötü niyetli filozofun halkın kanına döktüğü zehirler dünyayı sarıyor, sarsıyor. Avrupa sefilleri yoksulluklarının, felaketlerinin sebeplerini çözümlemeye uğraşıyorlar, meşguller arıyorlar. Doğu'da öyle değil. Mütevekkil, fatalist halk hayrı da şerri de nasipten biliyor, boynunu büküp bekliyor."
"Dünyada her şey tesadüf denilen bir akışın içinde yuvarlanıp duruyor. Muhitin, geçimin, terbiyenin, kısaca bizi iyi veya kötü yapan sebeplerin değişmesiyle bu dünyada ne kadar zararlı kişilerin faydalı ve faydalıların zararlı birer nitelik alacaklarına şüphe etme."
"'İşte ben en çok buna gülerim.'
'Neye?'
'Katli katletmekle tamir eden, her cinayetten sonra bir cinayet de kendi işleyen beşeri adalete.'"
"Bu iş ümitsizlenmeye gelmez. Talih ne kadar size yardımını esirgese siz de onu insafa getirmek için uğraşmakta o kadar ısrarlı olmalısınız."
"Ne kadar fena olursan ol fakat kendini âleme iyi göstermek, iyi belletmek fennini bil. Şimdiki hayatın sırrı hep bu noktadadır. Yüzüne riyadan bir maske geçirerek kalbinin iğrençliklerini ört, iyiler zümresine girmiş olursun."
"Doğu'da en cahil bir Avrupalı dehrî geçinir. Başta şapka, bir deha ve hüner belirtisidir. Bu medeniyet başlığı altında Batı'nın pek çok beyinsiz kafaları, sürü sürü şarlatanları, ilim ve sanatın her şubesinde birer harika kesilmişlerdir. Avrupa'nın çavuşu orada kumandan gibi yaşar, sülükçüsü usta hekimlerden geçinir, yol amelesi birinci derece mühendis olur. Türk, etrafındakilere medeniyeti takdir edenlerden biri olduğunu ispat etmek için hanesini şapkalı mimara inşa ettirir. Nabzını şapkalıya uzatır. Parasını ecnebi bankalara yatırır. Alışverişini hep din ve milliyeti dışındaki ticarethaneler ile yapar. Türk, asırlardan beri kanını, etrafını saran hasımlarına emdirdi. Gafletle sülük tutundu. Nihayet bünyesi zayıf, vücudu hasta düşerek ölüm döşeğine uzandı. Onu tedaviye uğraşır görünenlerin sonunda birer cellat olduklarını anladığı gün reçeteleri yırtmaya, ilaçları dökmeye kalktı ama iş işten geçmişti."
"Bazı insanların bembeyaz keten örtülü, çiçeklerle süslü sofralarda nefis etler, bazılarının toprakla karışık otlar yemeleri, bazılarının yaldızlı tavanların haz veren ziynetlerine gömülerek sefalar içinde uyumaları, bazılarının kâh kalbur gibi akan kâh ateş gibi yakan tabii kubbe altında çukurlara kıvrılarak yatmaları ne demektir? Tabiat sahasındaki hayvanların inleri, kuşların yuvaları hep birbirine benzediği hâlde hayat tarzınca insanlar arasında görülen bu büyük ziynet ve sefalet farkı neden ileri geliyor? Asırlar arasında dereler gibi kanını döken beşer, aradığı tabii adaleti hâlâ bulamadı. Umumi olamayan hazlar, refahlar, büsbütün yok olsun. Lanet, insanlar arasında yerden göğe kadar farklar, nifaklar koymaya uğraşanlara.
Bugün insanlığın saygın ve yüksek kürsülerinde ilim ve medeniyet hutbesi okuyan, sırtı pek, karnı tok, kibirli, ilim ve faziletiyle gururlanan felsefe profesörlerinin zamanın gereğine göre düzenlenmiş temkinli, klasik sözlerinden ziyade, köşe başında haykıran sefil, cahil fakat felsefesi pratik bir bilgiden saçılan aç, kötü niyetli filozofun halkın kanına döktüğü zehirler dünyayı sarıyor, sarsıyor. Avrupa sefilleri yoksulluklarının, felaketlerinin sebeplerini çözümlemeye uğraşıyorlar, meşguller arıyorlar. Doğu'da öyle değil. Mütevekkil, fatalist halk hayrı da şerri de nasipten biliyor, boynunu büküp bekliyor."
"Dünyada her şey tesadüf denilen bir akışın içinde yuvarlanıp duruyor. Muhitin, geçimin, terbiyenin, kısaca bizi iyi veya kötü yapan sebeplerin değişmesiyle bu dünyada ne kadar zararlı kişilerin faydalı ve faydalıların zararlı birer nitelik alacaklarına şüphe etme."
"'İşte ben en çok buna gülerim.'
'Neye?'
'Katli katletmekle tamir eden, her cinayetten sonra bir cinayet de kendi işleyen beşeri adalete.'"
August 27, 2026
Kesik Baş’a sürükleyici bir polisiye okuyacağımı düşünerek başladım, ama kitap beni hiç beklemediğim bir yere götürdü. Üstelik polisiye tarafını da hiç kaybetmiyor. Kurgu tam bir zeka ürünü, tempo neredeyse hiç düşmüyor, dili çok akıcı ve hikaye baştan sona çok “bizden”.
Hikaye ise bir noktadan sonra yalnızca “suçlu kim?” sorusuyla ilgilenmeyi bıraktı ve bir anda karşıma çok daha zor sorular çıkarttı. Bir insan suç işlediği anda hepimiz son derece ahlaklı oluyoruz da, o insan suç işlemeden önce yaşadığı sefalete, çaresizliğe ve yalnızlığa neden aynı ahlaki hassasiyetle bakmıyoruz? Suç işlendikten sonra hüküm vermek çok kolayda; peki suç doğmadan önce “Ben ne yapabilirim?” diye sormamak da bir tür sorumluluk değil mi?
Üstelik kitap suçluyu aklamıyor. Tam tersine, bireysel suçu yerinde bırakırken onun yanına toplumun payını da koyuyor ve insanı çok rahatsız edici bir yerde bırakıyor. Onlar suçlu, evet. Ama yalnızca onlar mı?
Öldürmeyi suç sayan insan, öldüreni yine öldürerek cezalandırıyor. Bir kişinin öldürmesi cinayetken, savaşta binlerce insanın öldürülmesi başka kelimelerle meşrulaştırılabiliyor. Burada insanın şiddete bakışındaki çelişkiyi çok güçlü biçimde ortaya koyuyor.
Asıl ters köşe katilin kimliği değil, okurun kendi ahlaki pozisyonunun değişmesinde oldu benim için. Başta düzenin tarafında, suçlunun bulunmasını beklerken, sonunda dönüp düzenin kendisini, toplumu ve insan doğasını sorguluyorsun.
Kurgusuna da, sorduğu sorulara da hayran kaldım. Bir polisiye diye başlayıp insanı suç, adalet, yoksulluk, sorumluluk ve şiddet üzerine bu kadar güçlü düşündüren; zeka dolu, şaşırtıcı derecede sorgulatan ve etkileyici bir kitap.
Hikaye ise bir noktadan sonra yalnızca “suçlu kim?” sorusuyla ilgilenmeyi bıraktı ve bir anda karşıma çok daha zor sorular çıkarttı. Bir insan suç işlediği anda hepimiz son derece ahlaklı oluyoruz da, o insan suç işlemeden önce yaşadığı sefalete, çaresizliğe ve yalnızlığa neden aynı ahlaki hassasiyetle bakmıyoruz? Suç işlendikten sonra hüküm vermek çok kolayda; peki suç doğmadan önce “Ben ne yapabilirim?” diye sormamak da bir tür sorumluluk değil mi?
Üstelik kitap suçluyu aklamıyor. Tam tersine, bireysel suçu yerinde bırakırken onun yanına toplumun payını da koyuyor ve insanı çok rahatsız edici bir yerde bırakıyor. Onlar suçlu, evet. Ama yalnızca onlar mı?
Öldürmeyi suç sayan insan, öldüreni yine öldürerek cezalandırıyor. Bir kişinin öldürmesi cinayetken, savaşta binlerce insanın öldürülmesi başka kelimelerle meşrulaştırılabiliyor. Burada insanın şiddete bakışındaki çelişkiyi çok güçlü biçimde ortaya koyuyor.
Asıl ters köşe katilin kimliği değil, okurun kendi ahlaki pozisyonunun değişmesinde oldu benim için. Başta düzenin tarafında, suçlunun bulunmasını beklerken, sonunda dönüp düzenin kendisini, toplumu ve insan doğasını sorguluyorsun.
Kurgusuna da, sorduğu sorulara da hayran kaldım. Bir polisiye diye başlayıp insanı suç, adalet, yoksulluk, sorumluluk ve şiddet üzerine bu kadar güçlü düşündüren; zeka dolu, şaşırtıcı derecede sorgulatan ve etkileyici bir kitap.
Displaying 1 - 30 of 69 reviews



























