What do you think?
Rate this book


Audiobook
First published July 17, 2013
"...Farkında mısınız, sahip olduklarınızın, başkalarının da
işine yarayabileceği bir büyük sofradır yeryüzü?..."
"...Ey zebaniler, ey korku tüccarları, ey kibir heykelleri, vicdan fakirleri, zalimler! Bırakın kuzuların önünü. Geçip gitsinler ırmağın öte yanına. Anneleri bulur kokusundan onları. Mutlaka bulur. Bırakın kucaklaşsınlar . . ."
"...Sekreter kız, "Bülbül Mahallesi'nden Yaşar Bey ve arkadaşı bekliyor. Sizinle görüşeceklermiş," deyince, bir an duraladım. Bülbül Mahallesi, Dolapdere'nin altında, Taksim'e çıkan bir mahalle. Hatırlayamadım Yaşar Bey'i. Olsun ama. "Gelsinler kızım." Az sonra odama,
üzerlerinde yıpranmış siyah takım elbiseleriyle bir ayağı aksak, kısa boylu, orta yaşın üzerinde bir
adamla, yanında iri yarı, ablak yüzlü gençten birisi girdi. Yaşar Bey ve arkadaşı. Kısa boylu olan yüzünde şükran dolu bir ifadeyle konuşmaya başladı: "Nasılsınız doktor bey? Ben Yaşar, Bülbül'den. Hatırladınız değil mi? Bu da arkadaşım Kamil." Tabii ki hatırlamamıştım ve tabii ki: "Hatırladım Yaşar Bey, buyurun, " dedim. "Kız iyi şimdi... Geçen pazar, sağ olun çok ilgilendi arkadaşlar. Siz de arayıp tembihlemişsiniz. Para konusunda. Ateşi de düştü. Tahlillerini tekrarladık, temiz çıktı. Kamil'le iki gündür düşünüyoruz, doktor beye ne yapalım diye. Klarnet sevdiğinizi duyduk. Biz de en sonunda buna karar verdik." Yaşar, daha sonra kendisini sessizce dinleyen genç irisi adama dönüp: "Hadi Kamil," dedi. Kamil, koltuğunun altındaki kutuyu açıp içinden bir klarnet çıkardı. Yavaşça parçalarını birleştirdi. Kamışı ıslattı. Bir iki üfledi. Sonra ince bir taksime başladı. Yanımda olan biteni şaşkınlıkla izleyen diş hekimi arkadaşım kalktı, odanın kapısını iyice kapattı. Az sonra hastanenin içinde hüzünlü bir klarnet sesi dalga dalga yayılıyor, bekleme salonundaki hastalar sesin geldiği yeri anlamaya çalışıyorlardı. Bir süre sonra Yaşar, Kamil'e yavaşça dokundu. Müzik bitti. Klarnet, kutusuna itinayla yerleştirildi. Yaşar, "Doktor bey, senin hakkını ödeyemeyiz, bizler sanatçı insanlarız, hediyemiz ancak böyle olur. Başka bir şeyimiz de yok. Bunu kabul et lütfen," dedi. Sessizce gittiler, hiç gelmemişler gibi. Birbirimizin hayatlarının içindeyiz. İstesek de istemesek de..."
"...Benim en çok merak ettiğim yer ise kadın suçluların koğuşu. Koğuşun eni boyu üç metre. İçeride on bir kadın hükümlü kalıyor. Sürekli baş ağrısı olan gençten bir kadın var. Kucağında, emzirdiği bir bebek. Kaynanasıyla birlikte hüküm giymişler. Genç bir kocası var, ziyarete geliyor her hafta. Elinde torbayla kapıda dikilirken görüyorum bazen. Bir tuhaflık var ama. Karı koca, görüş boyunca başları önde, sessizce sürenin dolmasını bekliyorlar sanki. Cezaevi müdürüyle öğleyin tabldot yemeği yerken öğrendim bütün hikayeyi. Oğlanın babası, uzunca bir süredir tecavüz ediyormuş genç kadına. Ne kocanın ne de kaynananın haberi var bundan. Hamilelik ortaya çıkınca, genç kadın olan biteni anneye anlatır. Gelin ve kaynana, delikanlının olmadığı bir gece, yatağında öldürürler adamı, soma da yakarlar evi. İş açığa çıkar. İtiraf ederler her şeyi. Genç kadın cezaevinde doğurur çocuğunu. Delikanlı sessiz, mütevekkil birisi. Babasını öldüren karısının ve annesinin ihtiyaçlarını getiriyor her hafta. Her görüşmede, karısının kucağındaki çocuğa bakıyor çaresizce . Kardeşi mi, yoksa kendi çocuğu mu, bilemediği bir çocuk. Bir köşede sigara içerken döktü içini: "Olan olmuş . . . Yapacak bir şey yok . . . Ettiğini buldu babam. Ben karımdan vazgeçmem...."
"...Hekimlik başka mesleğe benzemez. Anadolu insanı "Hekime ayıp yoktur," der. Öyledir de. Hasta, kapıdan içeri girer ve tüm çıplaklığıyla anlatıverir her şeyi size. Kocasına ya da karısına dahi göstermediği en mahrem yerini açıverir. Kimselere söyleyemediği bir sırrı, hiç çekinmeksizin, sıradan bir şeyden söz eder gibi anlatır. Öylece kalırsınız, artık onun sırdaşı, arkadaşı, akrabası olur çıkarsınız. Mesela, sıradan bir günde karın ağrısı şikayetiyle gelen çelimsiz, saz benizli, küçücük bir kadını muayene etmek için divana yatırdığınızda, karnını kalın bir bez kuşakla defalarca sarıp, sıkıştırarak hamileliğini gizlemeye çalıştığını, ama artık o gün doğumun başladığını görürsünüz. Kuzeni olan bıçkın taksici biraz da zorla ilişkiye girmiş ve küçük kadın dokuz ay boyunca karnını sıkıca sardığı kuşaklarla hamilelikle baş etmeye çalışmıştır. Siz olsanız ne yaparsınız? Divanda ince, zayıf elleriyle bileğinize yapışıp: "Kurbanın oluyum doktor bey, ahim dışarıda oturuyor, ona bi şey söyleme, beni öldürür . .. " dediğinde, siz çoktan, sonucunu kestiremeyeceğiniz hikayenin bir parçası olmuşsunuzdur. Hikayenin sonu: bebek oğlan oldu. Doğumu gizlice tıp merkezinin ebesine, ebenin evinde yaptırdım. Kız ve abisi memleketlerine gittiler. Gerisini bilmiyorum. Bildiğim bir
şey var: Ebe hanıma şart koşmuştum, oğlanın adını "Ercan" koydurdum. Kara gözlü, süt kokulu masum bir oğlanın, çok bahtsız ve hiç adil olmayan bir başlangıç yaptığı hayat yolculuğunda,
ona ismimden başka verecek hiçbir şeyim yoktu...."
Okuyucum... Anlattıklarıma kulak kabartan, kahramanlarımı izleyen ve hissettiklerimle “hemhal” olan birisi işte!
Yazılarımı sanki elimde bir kamerayla çekiyor ve yazıyordum. Hayatlarımızda ortak bir tema oluşturan nesne ya da duygu metaforlarını dillendirdiğim, deneyimlerimi bütün çıplaklığı ve derinliğiyle ortaya koyan, sadece bir sızlanma değil, içsel bir hesaplaşmaya da kapı aralayan yazılardı niyetim.
Bu yüzden, yazdıklarımla aramdaki mesafeyi kaldırmaya gayret ettim. Okur; hikâyelerimi okumak yerine, “seyretsin” istedim. Bu, sinemasal anlatıma da çok benzeyen bir teknik demekti. Okuyucuma bir şeyleri “anlatmak” değil de “göstermek” istedim hep.
Her hikâyeye başladığımda önüme çıkan yolculukta, birlikte yürüdüğüm bir yol arkadaşı gibi kabul ettim onu. Ben, ne yaşıyor ve görüyorsam ona da aynı şeyleri “göstermekti” derdim. Okuyucum... Anlattıklarıma kulak kabartan, kahramanlarımı izleyen ve hissettiklerimle “hemhal” olan birisi işte!
“Adı ne çocuğun,” diyor Mesude, adama bakmadan.
Hiç ses yok...
Adam, soru kendisine sorulmamış gibi öylece dikiliyor.
“Çocuğun adını soruyorum sana. Adı ne kızın?”
Ayılıyor adam. Dönüyor çocuğa bakıyor, ardından bize. Sonra tekrar kıza bakarak bir süre öyle kalıyor. Neden sonra, yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle dönüyor ve boğazını temizleyerek:
“Valla, yoktur bi ismi.”
Kısa bir sessizlik oluyor odada. Biraz da şaşkınlıkla, lafa giriyorum:
“Nası yani. İsim koymadın mı çocuğuna?”
Başıyla, ne manaya geldiği anlaşılmayan tuhaf bir hareket yapıyor.
Biraz bakışıyoruz karşılıklı. Benim merakım dinmiyor ama:
“Peki nasıl çağırıyorsun onu? Evde mesela... Ne diyorsun?”
Bir an yüzü aydınlanıyor sanki adamın:
“Biz kara kız deriz ona... Hep öyle çağırırız. Kara kız.”
“Ama bir isminin olması lazım, değil mi? Kimliğine yazmak için.”
Hiçbir şey söylemiyor adam... Öylece duruyoruz bir süre. Kız, gözlerini kırpıştırarak büzülüyor babasının arkasına, sanki birazdan başına hiç istemediği şeyler gelecekmiş gibi. Sonra, hep birlikte, caddeden geçen mobiletin patırtısıyla ayılıyoruz.
“Siz bir isim koyun doktor bey,” diyor Mesude Hanım, kaygısızca.
Tuhaf bir şaşkınlıkla bakıyorum yüzüne, evet, ciddi.
“İyi o zaman, tamam. Bir isim koyalım... Ne olsun adı?”
Adam saf bir gülümsemeyle dinliyor konuştuklarımızı. Kendisini mevzunun içinde hissetmediği o kadar belli ki.
Koltuğa hafif yaslanarak, pencereden görünen, uçsuz bucaksız bozkıra bakıyorum. Bir akşam, kendi çevirdiği Cengiz Aytmatov kitaplarıyla babamı ziyarete gelen Mehmet Abi (Özgül) geliyor aklıma. Çocukluğumun en güzel hediyesi. Aylarca içinde kaybolduğum, büyülü bozkır hikâyeleri. Hele o “Cemile.”
“Adı ‘Cemile’ olsun” diyorum. Adam duymuyor sanki ne dediğimi. Küçük kız biraz daha sokuluyor babasının ceketine. Mesude Hanım, formun boş kalan yerine “Cemile” yazıyor.