O ağacın altında uzanmaya devam ettim. Yıldızlar aslında nedir size söyleyeyim: Yıldızlar, acıdan delirmiş insanların gökyüzüne sıktıkları kurşunların açtığı deliklerdir. Bilim adamları sürekli yenilerini keşfettiklerini söylüyorlar. Bunda şaşılacak bir şey yok. Yukarısı bir gün dümdüz olacak.
Şehir içinde dünya turu, kalbin içinde kapı zili, aklın içinde sergüzeştler... Kutu gibi evler, ebesinin örekesine çıkan sokaklar, yeteri kadar ölmüş insanlar. Dünya yalan, hatta adaletin bu mu ulan?
Benim abim şampiyon!
“Hayat, kitapta durduğu gibi dursaydı be Allahım.”
Belki Bir Gün Uçarız, yeknesaklığa celalleniyor, huzursuz, şedit ve enerjik... Yeni bir yazarın ilk kitabı... Aylin Balboa, deşeliyor, haykırıyor, söyleniyor... Şah damarı atıyor tıp tıp, sokak taşıyor yanında.
1980 yılında İzmit’te doğdu. Öğrencilik yıllarını Ankara’da geçirdi. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. Halen İstanbul’da yaşıyor. Balık adında bir köpeği var.
Yazarın adını bir süredir duymakla ve soyadını ilgiyle karşılamakla birlikte kitaplarına yönelmem epey bir zaman sonra oldu. Roman üzerine yoğunlaşan kulübümüzün aralara kattığı hikaye tercihi sayesinde. Küçürek birkaç öyküyle başlayan yazar, “Kutu” ile günümüzün can yakıcı sorunlarından kiralık ev bulma konusunu masaya yatırıyor. Kısa sayılabilecek bu hikayede hali hazırda çoğunluğun en büyük meselesi haline gelen mevzuyu hemen hemen tüm tarafların perspektifinden son derece ekonomik ve gerçekçi bir tabloya dönüştürüyor.
Tımarhane Notları, derlemenin belki de en önemli parçası. Belirli aralıklarla, arkası yarınlar gibi hikayeyi bitirmeden heyecanı dozunda bırakan ve merakı sonraki bölüme saklayan bir işlev üstleniyor. Bir kadının iç dünyasını okura açıyor.
Asab-ı Mesel, metropolde yaşamaya çalışan bir kadının yağan yağmurla birlikte artık orası için sıradan hale gelen hayatta kalma çabası, pardon, evine ulaşmaya çalışması bolca ironi sosuyla servis ediliyor. Yok Bir Şey ise olağan bir zamanın içinden geçerek her şeyin sıradan olduğu bir günü ustalıkla resmediyor. Sıcak, tam da kendisiyle yoğun bir mücadele içinde olduğumuz bu dönemde bir kadının hayallerle gerçekler arasında verdiği zorlu sınava odaklanıyor.
Günümüz metropol kadınlarının dertlerine ortak olan yazar; kadının birey olarak toplumsal rolünü ve evlilik başta olmak kültürümüze yer etmiş normları çarpıcı bir biçimde sorguluyor. Alışveriş ve giyim gibi kadınlar için olmazsa olmaz olgulara farklı bir pencereden bakıyor. Sonraki kitaplarını okumadan önce eleştirmem gereken husus ise zaman zaman afili cümleleri fazlasıyla kullanması olabilir. Bununla birlikte çağdaş öykücülerimiz arasında müstesna bir yer edineceğine dair güçlü sinyaller verdiğini de ekleyebilirim.
Kitabın ilk yarısında cümleler çok tıkanık, akıcılıktan uzak gelmişti. Üslubuna ancak kitabın yarısından sonra alışabildim. Alıştıktan sonra okuması kolaylaştı. Kendine has bir tarzı olduğunu söyleyebilirim ama bir yandan da Türkçe yazan yazarlar arasında oldukça popüler olan ''harbilik'' jargonu sık sık kullanılmış kitapta. Bu tarz, artık aşılması gereken bir duvar bence. (Mevsim'e ve Uyuyan Adam'a sevgiler.) Yazmaya devam ederse ve tutulan şeyden biraz uzaklaşıp kendi sularında yüzerse daha keyifli okunacaktır yazdıkları.
Bu kitap için bloga bir yorum girmedim çünkü ne yazacağımı bilmiyorum. Hayatımda okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi. Şizofren olduğunu tahmin ettiğim karakterin hayatından parçalar ve düşüncelerini okuyoruz. Haliyle oldukça dağınık bir kitap. Farklı bir şeyler arıyorsanız bu kitap nokta atışı olabilir ancak bittiğinde her şeyin havada kalmasına da hazırlıklı olun bence :D
Aylin Balboa’nın öykü yazarı olduğunu, ikinci kitabı “Ateş Sönene Kadar” çıktığında fark ettim. Halbuki kendisini yıllardır Twitter’da ismiyle cismiyle takip ediyor, üstelik de tweetlerini çok seviyor olduğum halde. Yaptığım şey ayıptır. Bu kadının kitaplarını bilmemek, okumamak bir yerlerde bir tür hukukun ihlalidir. Ve evet, bazı kadınlara çok acayip zaafım vardır. *** Şimdi, eğer abisinin hikayesini bilmiyorsanız, önce onu bilmenizi ve sonra kitaplarını okumanızı öneririm. Aylin Balboa’yı bu olaydan bağımsız düşünmek mümkün değil. Özetin özeti: Ağabeyiciği, 2008 yılında bir motosiklet kazası geçirip bitkisel hayata giriyor. Ve “Belki Bir Gün Uçarız”da şöyle diyor Aylin: “Çocukluğumda bir şey yok doktor, bir gün uyandım ve hayatım bombok oldu.” *** 6 yaşımın en şaşaalı çağında, bir akşam otururken gelen haberle “bir sabah uyanmama” bile fırsat kalmadan hayatım bombok oldu. Belki bu yüzden, belki de Aylin Balboa’nın fevkalade oluşundan ötürü, kesin konuşmayayım, kalp atışlarım bu kitaba kelime kelime eşlik etti. O sırada Aylin, Allah’a bilimsel kanıtlar götürerek ömrü dışardan bitirme talebinde bulunuyordu. Hidrojenin nasıl da delikanlı bir element olduğunu anlatıyordu. Yalnız başına nevresim değiştirmeye söverken hepimizden birer “Amin” alıyordu. Üstelik Niyazi amca çirkindi, hem de katildi, yetmezmiş gibi bir de intihar etmişti. Onun abisi ise, onun abisiydi işte. Asıl o uyanmalıydı. *** Üzücü hikayelere mesafeliyimdir. Üzülmeyi sevmem. Zaten default olarak üzgün insanlar olduğumuzu düşünüyorum. Üstelemeye lüzum yok. Ama tıpkı Tezer Özlü’de olduğu gibi, Aylin Balboa’da da keder, olduğu gibi elimize tutuşturuluyor. Sanki şöyle diyor bu kadınlar: Bende bunlar var, bunlarla ne yapacağımı bilemiyorum, biraz buyurmaz mıydınız? Ben bu kedere talibim, bu kederi paylaşırım, kendi avuçlarıma dolduruveririm uzatılan ikramı. Benim sevmediğim şey “dram pornosu”. Üzerime hortumla keder sıkılıyormuş gibi gelince ben kaçıyorum. Aylin’den kaçmadım. Kucaklaştım pandemiye aldırmadan. Gurbetçilik sebebiyle yeni kitabına ulaşamıyorum, canım epey sıkılıyor. En yakın zamanda yeni kitabında ve o vakte kadar da twitter’da görüşmek üzere canım kadın!
ilk incelemeyi benim yazmam ayrı bir sevinç vesilesi.
bir solukta, soluk bir cts akşamında okudum, yazarla blogdan ahbap olduğum için değil, hepimizin rüyasını gerçekleştirdiği için değil, kitabını büyük bir nezaketle bana imzaladığı için hiç değil; sahici, samimi, neşeli, hüzünlü ve akıcı olduğu için. Yatağa mahkum abisine olan sevgisini bir ortaçağ novellası gibi anlattığı için. Bütün hissettiklerini ya biz de ömrümüzün bir zamanında yaşadığımız, ya da onun enfes dili sayesinde yaşamış kadar olduğumuz için... Çünkü "hiçbir şeye benzemeyen bir şey yaşadığınızı düşünürken, benzer bir şey yaşayan biriyle karşılaştığınızda duyduğunuz sevinç neresinden baksanız acıklıdır"
bizim en büyük çaresizliğimiz, aklımızın başımızda olması
bir takım kayıplar ardından aklını da kaybetmiş bir kadının ağzından kopuk kopuk da olsa ilginç, absürt ama bir o kadar da dokunaklı olayları kendi naçizane ve şahsına münhasır bakış açısı eşliğinde dinliyoruz
lineer bir anlatımı olmasa bile o kadar sardı ki beni tek oturuşta okudum yine, aylin balboa, "bu hikaye senden uzun osman" ile zaten gönlümü fethetmiştin, artık en sevdiğim türk yazarsın...
İlk başlardaki dili kaybedip daha sonra aşağıda da bahsedilen "harbilik," "kimseye eyvallahı olmayan kadın" tarzı bir jargon beni anlatılan hikayeden çok dile takılmama neden oldu. Hayvan kelimesinin sıfat olarak kullanımı, lan-ulan çokluğu, aşırı agresif sürekli sokup çıkaran abla ağzı beni ne yazık ki rahatsız etti. Hikayeler yaşanmış trajik hikayeler olabilir elbet ancak "işte ben böyle sert bir kabuk bağladım" biraz daha az popülist anlatılabilirdi. Sanırım kitabın en beğendiğim yeri kapağı oldu, gerisi neden Kafa ve Ot dergisi okumadığımı tekrar hatırlattı.
Tımarhaneler, hastane odaları ve derin yalnızlıklar içeren kısa öyküler birbirlerine ince göndermelerle bir bütünlük oluşturuyor. Aylin Balboa, histerik, öfkeli, duygusal, kırılmış ama bir o kadar da muzip kadın karakterleri bir dil bütünlüğü ile başarıyla okuyucuya aktarıyor.
Son zamanlarda okuduğum en iyi öykü kitaplarından biriydi. Sağol Aylin. Sana da Aylin diyorum, benim anlatmak istediklerimi yazmışsın. Kıskandım. Kusura bakma. Gıcığım.
Ağlattı, güldürdü, tekrar tekrar başa sardırdı, işte bu ben dedirtti, hadi canım sende deyip kızdırdı…
Birbirinden bağımsız gibi gözüken ama bir taraftan da incecik bir iple birbirine bağlı hikayeleriyle savurdu sağolsun ❤️
Ölümü ve aşk�� ve hatta ayrılık acısını içime öyle bir kazıdı ki o dağınık kelimeleriyle sevmenin ötesinde kalbimi bıraktım bu kitaba… Bütüne değil inceliklerine aşık oldum aslında…
Yazar beni ikinci kitabında da hem duygulandırdı hem gülümsetti. Çok çok tatlı bir dili var. Su gibi akıyor kelimeler. Sayfalarda tanımış olmanın yanı sıra birebirde de tanışmayı, kendisiyle sohbet etmeyi çok isterdim. Velhasıl, başka insanların kısa hikayelerini, hayatlarını, iç döküşlerini ve akıllarından geçenleri(?) okumayı sevenler Aylin’inin kitaplarını da çok sevecekler fikrimce.
Bu düz dille, sokak konuşmalarıyla, arada sırada minik bir küfür ve bolca göte sokulan dertle, sanırım yeni yazarlar sadece biraz gönüllerini hafifletip bolca görünürlük kazanıyor. Başka da bir şey değil.
Osman meselesi kadar sarmadıysa da bu "ilk kitap", Türkiye'nin güncel kadın yazarları arasında yazı dili en samimi yazarlardan biri bence.. Kitabın adının Karadeniz'de çay toplarken uçurumdan düşüp ölen bir kadından geldiğini Osman'da öğrenmiştim, düşenlere uçtu derlermiş o yörede.. Güzel satırlar vardı; yaşadığımız duygular: "Bir kere çıktığınız eve geri döndüğünüzde artık orası sizin eviniz olmuyor. Size ait eşyalar, size ait hatıralarla dolu olsa da benim evim diyemiyorsunuz. Evim neresi bilmiyordum." "Bir şeylerle meşgul olmak iyidir. Düşünmeyi önlüyor. Hem birilerine yardım ettiğimizde, dünya için bir anlamımız varmış gibi oluyor." "Kapatıcılarla sivilceleri kırışıklıkları falan hallediyorsunuz ama mutsuzluk öyle kolay örtülmüyor." "Yokluğun varlıktan daha çok yer kapladığı zamanlar var, bildiniz mi? Bir gün illa bilirsiniz."
Çok sevdim, yazarın harika bir dili ve çok güçlü ifadeleri var. Kitap otobiyografi tadında mini öyküler serisi ve hepsi bir şekilde birbiriyle bağlantılı, yazarın (tahminimce) kendi hayatından da epey izler var. Hiç bitmesin istedim.
"İnsan her şeyi unutuyor. Daha önce kimsenin ölümünü görmemiş, canının bazı parçalarını gömmemiş gibi yaşayıp gidiyor."
"Çaresizlik mi diyorsunuz? Bizim en büyük çaresizliğimiz, aklımızın hala başımızda olması."
Dilinin coşkusu kalbinden gelen kadınlardan Balboacım. Yıllar önce ilk çıktığında bir çırpıda okumuştum, bu sefer de dinledim. Keşke diğer öykü kitaplari gibi kendi okusaydı diye düşündüm. Diliyle, esprileriyle, argosuyla, yasıyla, bekleyişiyle ve mutlak yalnızlığıyla tanışmam bu öykülerle olmuştu, ne yapsa da severim. Bir de ne zaman bir ayva görsem aklima da o öyküsü gelir…
Belki Bir Gün Uçarız yeni edebiyata çok ölümlü naif bir ağıt, içinde yaşadığımız toplumsal düzenin karşısına dikilmiş yorgun bir boksör, en önemlisi hayatın sıradanlığı ve geçiciliği üzerine kaliteli bir farkındalık okuması. Farkında olmak ve boşluklarını doldurmak isteyenler için.
Son sayfa bittikten sonra yüzümde tam olarak tarif edemediğim tuhaf bir gülümse varsa işte o kitaplar beni hayata daha da çok bağlıyor.Belki Bir Gün Uçarız histerik bir kitap bence.Bazen sesli gülüp diğer sayfada içimin acıdığı bir kitap oldu.
Aylin Balboa. Beni güldürürken ağlatan, ağlatırken güldüren kadın. Çoğumuzun yaşadığı bir hikâyeyi kendine has üslubuyla anlatıyor her seferinde. Onu diğerlerinden ayıran şey ise, biz bir sorunu yaşarken sadece acıyı hissediyoruz. Onun karakterleri ise aynı anda hem acıyı hem komediyi yaşıyor. Trajikomik oluyor bu da elbette. Okumaktan keyif aldığım, belirli bir moda girdiğimde okumayı tercih ettiğim bir yazardır zaten kendisi. Modunuzu uydurabilirseniz tavsiye ederim. =)
"Öyle bir anlattı ki acısını bana da hissettirdi" değil de "öyle bir anlattı ki acısı onu nasıl parçalamış apaçık gördüm." Kan revan içindeki yarasına aynayı tutup bana göstermiş gibi. Dövdünüz beni sayın Balboa.