"Güçlü, hırslı bir at kişnemesi ovanın dört bir yönüne dağıldı. Dağınık düzen otlayan sekiz on at başlarını kaldırdılar ve kulaklarını diktiler. (...) İçlerinde güçlü, kuvvetlileri vardı. Kimi kahra uğramış zavallı, kimi yılkının alışığı..." "hesaptan düşülmüş, defterden silinmiş" roman kahramanı Doru Kısrak'ın yılkıya bırakılma öyküsü ve Orta Anadolu'nun ağır kış doğasında yaşama mücadelesi, halk dilinin zengin sözcük ve deyimleriyle işlenerek, şiirsel bir anlatımla ölümsüzleştirilmiş, eşsiz bir yapıt olan "Yılkı Atı"; Abbas Sayar'ın, Sekili'de çiftçilik yaptığı yılların gözleminden yola çıkılarak yazılmış ilk romanıdır. 1971 yılında TRT Roman Başarı ödülünü alan, çok geniş okur çevresi olan "Yılkı Atı" romanı bir kez daha okurlarla kucaklaşıyor. (Arka Kapak)
21 Mart 1923 tarihinde Yozgat’ta doğdu. 1941’de Yozgat Lisesi’ni bitirdikten sonra 1945 yılında evlendi ve İstanbul’a yerleşti. Dört dönem İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Türkoloji eğitimi aldı ancak eğitimini yarıda bırakarak Yozgat’a döndü. Bir süre çiftçilikle uğraştı. Yeniden İstanbul’a giderek matbaa kurdu, 1953’te Yozgat’a dönerek İstanbul’daki matbaasında 15 günde bir çıkarttığı gazeteyi Yozgat’ta yayımlamaya devam etti ve böylece şehrin Bozlak adlı ilk yerel gazetesini çıkarttı. Yozgat’ın Bozok ve İleri gazetelerinde çeşitli yazıları yayımlandı. Kısa bir süre politika ile ilgilendi. Yozgat Demokrat Parti müteşebbis heyeti kurucuları arasında yer aldı ama politikaya olan ilgisini kısa zamanda yitirdi.
11.07.1989 yılında Ayvalık Lisesi Edebiyat Öğretmeni Hanife Ender Sayar'la ikinci evliliğini yaptıktan sonra Ayvalık, Balıkesir’e yerleşti. Edebiyatın yanı sıra resim sanatı ile uğraştı. 1990’larda Ankara, Antalya, Ayvalık ve İzmir’de sergiler açtı. 04.08.1999’da yatağında uyurken, gece yarısına doğru fenalaşarak beyin kanaması geçiren Sayar, bir hafta sonra 12 Ağustos 1999 tarihinde-9 Eylül Ünv. Tıp Fakültesi-İzmir ’de hayatını kaybetti. Mezarı Yozgat’tadır.
Abbas Sayar’ın bir oğlu vardır. Yozgat’ta askeri gazinonun bulunduğu bir sokağa adı verilmiştir.
Yazın Yaşamı[değiştir | kaynağı değiştir] Yazmaya şiir ile başladı. Toplam 6 şiir kitabı yayımladı. Bu kitaplar çok dar bir çevrenin dışına çıkmadığından bugün bilinmemektedir. Ancak daha önce yayımladığı tüm şiirleri 1992 yılında derlenip Boşluğa Takılan Ses adıyla kitaplaştırılmıştır. 1999’da ölümünden sonra derlenebilen şiirleri ise Şiirler adıyla yayımlanmıştır.
1950’lerde roman türüne geçti. İlk romanı Yılkı Atını yazdıktan yaklaşık on - on beş yıl sonra 1970’de yayımladı. Yılkıya bırakılan bir atın doğadaki yaşam savaşını anlatan ve arka planda köy halkının yoksulluğu ve çaresizliğini sergileyen roman daha sonra filme uyarlanmıştır.
Yılkı Atı’nı yayımladıktan sonra ikişer yıl arayla romanlarını yayımlamayı sürdürdü. 1972’de yayımladığı Çelo, radyo oyununa (Nebahat Abla’yı Yitirdik adıyla)uyarlanmış; 1974’te yayımladığı Can Şenliği ise TV1'de dört bölümlük bir dizi film olarak gösterime sunulmuştur.
Yılkı Atı Romanının kapağı Yazarın tek öykü kitabı Yorganımı Sıkı Sar 1976’da, Dik Bayır adlı romanı 1977’de yayımlandı. Takip eden yıllarda Tarlabaşı Salkım Saçak (1987, roman), Anılarda Yumak Yumak (1990, anı-roman), Boşluğa Takılan Ses(1991, şiir), Noktalar (1991, vecizeler) adlı kitaplarını yayımladı.
Abbas Sayar’ın yapıtları köy edebiyatı kategorisinde değerlendirilir. Yapıtlarında genellikle Orta Anadolu’yu anlatır. Romanlarında Türk köylüsünün nasıl yaşadığını bilmek, öğrenmek ve yaşam koşullarını değiştirmek gerektiğini aydınlara ve politikacılara haykırır.
El Eli Yur El de Yüzü adlı romanında ise politika ile uğraştığı dönemdeki anılarından yola çıkarak; 1954-1957 seçimlerinde Zağcıoğlu köyünün genel durumu, köylünün politikacılara bakışı; politikacılarla köy halkının birbirlerinden beklentilerini bir kara mizah örneği olarak gözler önüne serer.
Abbas Sayar belki bu kitabı yazdığı dönemde; Henry David Thoreau ile veya Jack London'un The Call of the Wild ile tanışmamış olabilir. Elveda Gülsarı bu kitaptan yaklaşık 4 yıl önce yazılmış olsa da; ilk olarak 1973'te Güneş Bozkaya tarafından çevirilmişti yani bu kitap, Elveda Gülsarı'yı da okumadan yazıldı. Abbas Sayar Bozok gazetesinde 23 Ekim 1970 tarihinde kaleme aldığı "Kendime Dair" başlıklı yazıda: "Yılkı Atı" romanımla topluma bir san'at hizmeti yaptığım kanısındayım, boş bir hikaye değil Yılkı Atı. Boş laf etmedim Yılkı Atı ile... Beni tanıyanlar, beni sevenler mutlaka bu romanımı okumalıdır. Zira, ben biraz da Yılkı Atı'yım" demiştir. Buradan da yola çıkarak, yazarın bu kitapta aslında en çok da kendisini anlattığını; başına gelen onca şeye rağmen Yılkılığı "acı bir kader" olarak görmeyip, buna sığınıp ve bununla yaşayan bir atta vücut bulanın yazarın kendi yaşamı olduğunu ancak ikinci veya üçüncü okuyuşta hissetmek mümkündür. Her ne kadar izlememiş olsam da 1974'te Ünal Küpeli ve Hüseyin Karakaş'ın yönetmenliğinde bir dizisi de çekilmiş olsa da bugün yeterince bilinmeyen bir roman olduğu ortadadır. Fakat 70'li yıllarda belli ki isminden söz ettiriyordu ve o zamanlar kendi memleketi olan Yozgat dışında hatırı sayılır bir yazardı.
Bir insanla bir atın duygudaşlığı, kader ortaklığı belki de bu kadar güzel anlatılabilirdi. Bunun yanı sıra doğa ve insan arasındaki milyonlarca yıldır gizemini koruyan bu bağ... Bu kadar güzel ve içten hissettirilebilirdi.
Yıllar sonra bir kez daha okudum, muhteşem. İç Anadolu’nun köylüsünü, yaşamını, eğip bükmeden, yalın ve doğal bir şekilde anlatırken yılkı atlarının çileli yaşamını odağa koymuş Abbas Sayar. Köy edebiyatının en güzel örneği diyebilirim. Her devirde okunacak bir kısa roman.
Yılkı Atı benim için çok güzel bir sürpriz oldu. Böylesine güçlü bir roman (ya da novella/uzun hikaye demek lazım belki) olduğunu hiç sanmamıştım.
Aslında kurgu eserlerde yerel ağız/aksan kullanılması pek hoşuma gitmez. Ama bu kitapta çok batmadı bu kullanım. Zaten diyaloglar az. Doğa tasvirleri etkileyici, kullanılan dil müthiş. Şiirsel bir metin esas itibarıyla. Arada sözlüğe bakmanız gerekebilir tabii. Atların hislerinin adeta konuşturulması, yansıtılışı çarpıcı. Kurnazıyla, çıkarcısıyla ve de iyisiyle köy insanının çizilen kısa portreleri dikkate değer, inandırıcı.
1970’de yayımlanmış bu roman ve 1971’de o dönemin önemli edebiyat ödüllerinden TRT roman ödülünü almış. Bendeki kitap Ötüken yayınlarının 2019 basımı 36. baskısı. Bu kadar baskı yapmış olmasına sevindim tabii. Ancak yine de bu kitabın, 1990’lardan bu yana takip ettiğim edebiyat dünyamızda daha çok ilgi görmesini, konuşulmasını, tanıtılmasını isterdim.
Atların dünyasına, doğaya merakı olanlar büyük keyif alır mutlaka. Ama alegorik bir okumaya da açık olan kitap bunun çok ötesinde. Sadakat, vefa, dayanışma, karşılık beklemeden iyilik gibi kavramlarda hayvanlardan öğreneceğimiz, örnek alacağımız çok şey olduğunu incelikle ortaya koymuş o benzersiz üslubuyla Abbas Sayar (1923-1999). Sayar’ın bir söyleşisinde aslında kendini yazdığını söylediğine de değinilmiş buradaki bir yorumda.
Sımsıcak bir başkaldırıyı gördük doru kısrakla. Kaderine boyun eğmeyen ancak ondan kaçamadığı noktada kendi kaderini kendisi yazan cesur bir kısrak. Gücün peşinden gittiğini düşündüğümüz anda bile aslında yapması gerekeni yaptığını anlıyoruz. Ve gün gelip yapılması gereken kendisinin geride bırakılması olduğunda bile başı dik aynı kararlılığıyla karşılıyor olanları, kızmadan kırılmadan. Yaşam şartları çetin çünkü. Bütün bu mücadelesinde de ne eşinden ne yavrusundan vazgeçiyor. Öyle içten ki onunla birlikte ovalarda gezinmek istiyor insan!
Yokluk, yoksulluk içinde, hayatta kalma savaşı veren köylülerin, doğayla ve birbirleriyle ilişkisini çok güzel anlatmış. Aç kalmadan kışı çıkarmanın derdindeki insanlar için, "iyi olmak" sahip olamadıkları bir lüks. Atın sahibinin zenginlik hayallerinde de iyilik yapmak adı altında gösteriş yapmak var. Fakir doğa insanın ruhunu da fakirleştiriyor. Karşılık beklemeden iyilik yapan tek kişi de savaş zamanında başka yerlere gitmiş, biraz dünya görmüş, insan tanımış biri.
Kimi, kahra uğramış zavallı, kimi yılkının alışığı...
İki türlü yılkı atı olur. Hatta üç türlü. İki türlüsü can yongası, bir türlüsü gözden çıkmışı,
hesaptan düşülmüşü, defterden silinmişi...
Köy öyküsü, sosyolojik bir belge niteliğinde. Köylülerin yaşamı, yoksulluğu, hayvanlarıyla olan bağı, insanın doğayla ilişkisi, doğaya karşı acziyetimiz. Anadolunun ağır kış şartları altında Doru kısrağın yılkıya bırakılmasının, tüm zorluklara rağmen hayatta kalma mücadelesinin öyküsü. 'Düşenin dostu olmaz' halk deyişimiz ama, doru kısrağın zor gününde elinden tutan Hıdır emmi... Duyguları çok yoğun yaşatan güzel bir uzun öykü.Herkese keyifli okumalar.
bahar nisanla birlikte "ben geldim" der. Kara topraktaki kıl boyu yeşile özenti düşer. Alır vurur her bir yönü. Her bir şeyin, her bir yaratığın cezbe anıdır. Huzur umutla yarış eder, dal yaprakla...syf99
Karınlarını iyice doyurdular. Tokluk, hayatı düşündürür. Toklukla birlikte, hayatla olan bağlar artar, kavileşir. Tokluk bir gâvur şeydir. İyi bir gâvurluktur tokluk. Kini azaltır, hoş görürlüğü arttırır.syf47
Güneş er sabah Çiçekdağı ile Aygar'ın tepesine altundan birer taç gibi iniyor, sonra tepelerden aşağı sarı ışık halinde akıyordu. Isıtıcı ışık ile birlikte beyaza bulanmış dünyaya bir umut düşüyordu. Dünya, umudu insanların yüreklerine aktarıyor, keder pılısını pırtısını raflara kaldırıyordu.syf89
Gayrik geri tepeleri, yaylaları Tanrım bilir. Kar, birkaç karış tutunmuştur belkim.. Kurt, kuş donakalmıştır yazı yabanda. Allah, fakire fukaraya acısın... Çalısı, çırpısı, tezeği olmayana acısın... Vay mübarek kar vay! Bir düşünce kalkmak aklına gelmez. Mecali mi yok, yoksam pek mi irahat bulur bu toprağı? Bir bulut geçse üstünden, davetçi başı kesilir. Yığıl babam yığıl... Ne yol bırakır ne bel... Sanarsın bir dünya düz ayak olmuş. Köy, bir büyük mapusane... Bol bol hazının olacak. Dağ gibi yığacaksın tezeği.. Ardı arkası kesilmeyecek sarı alafın. Her bir yön hamam. Bol yağlı bulgur pilavı, irisinden soğan, koyu tarafından ilâyıklı bir çalkama. Çal babam kaşığı. Üstüne gözelinden bir uyku. Gel keyfim gel..."Syf41
Oğlum İbraam, ‘’it kapıdan zabın gerek’’ demiş büyükler. Sen bunlara bir fırsat verirsen alimallah derini yüzüp içine saman doldururlar. Bak, bir çift demirini tarlada bırakamazsın deyyusların yüzünden. Kömsen, solucan olup toprağın altına girerler. Bulmadan geri çıkmazlar.
Para şahine benzer. Gökten alimallah turnayı indirir.
Bu deyyuslar ki, bir burun demirine tenezzül ederler, yedi kat yerin altına gömsen, remil attırır, cinlerle bir olurlar.
Küfül küfül yel yalasın her bir yönünü… Emme böyle gâvur bir yel değil, dinsiz bir yel değil. Bad-ı saba, limonata gibi bir yel…
Bakışı, tokat tokat, yumruk yumruk, tekme tekme gibiydi.
Acı yel, donuk sap tellerini oynatamıyordu. Her bir şeyin yüreğine inat düşmüştü.
Tokluk, hayatı düşündürür. Toklukla birlikte, hayatla olan bağlar artar, kavileşir. Tokluk bir gavur şeydir. İyi bir gavurluktur tokluk. Kini azaltır, hoş görürlüğü artırır.
Şimdi ahırın sıcaklığında mutluluk duyup geviş getiren hayvanlara gıpta duymadı. Aksine, onları küçük, zavallı görüyordu. Tayına acıyordu. Hem de iyisinden acıyordu. Bir kalbur saman, bir avuç arpanın kul kölesi olacaktı ömrü boyu… Kimse ‘’Ananın hatırı var’’ demiyecekti ona… Yaa, doğrusu anasının da iyi, saygıdeğer bir hatırı vardı. Böyle bir hatırı olduğu için ihtiyarlığında yazı yabana bırakılmıştı. Sırtında buz oturuyordu. Yel kafir kafir yalıyordu karın boşluğunu…
Hepsi saman düşmanı, ot, arpa düşmanı gözden düşükler. Hepsi bu yıl başlarının çaresine bakacak altı at. Bu yılın yılkılıkları…
At yıkan kurt, şimdi güçlü bir atın çiftesiyle hikayesini kapıyordu.
Allah acı bir tokat olmalı. Her kim ki kötü bir amel peşinde, indirmeli şamarı…
Hiç iyi olsun, iflah olsun diyen olmaz. Hep davulun tersini vururlar.
Eskiler ne demiş? At yedi günde, it yediği günde…
Isıtıcı ışık ile birlikte beyaza bulanmış dünyaya, umudu insanların yüreklerine aktarıyor, keder pılını pırtısını raflara kaldırıyordu.
Kazanda olsa kepçede çıkardı.
Köylü milletinin ikramı, acıkana yumurta, müjdeciye tavuk.
Hoş bir nisan sabahıydı yine. Güneş, kepçe kepçe umut dağıtıyordu.
Yazar yöre ağzını kullanarak, dozunda betimlemeler ve sade olay örgüsü ile okuru ovalardaki yılkıların arasına, ahırdaki karanlığa ya da köy yolundaki çamurun içine sokuyor,sonra sobanın yanındaki sedire oturtuyor ve en sevdiği yemeğin aslında tavuklu bulgur pilavı olduğuna inandırıyor. Ve cümlelere alıştıkça okur Abbas Sayar'ın söylediklerini okumayıp izler hale geliyor.
**Spoiler**
Kitabın sonunda Altay'ın ve Dorukısrak'ın nereye gittiğini, gittikleri yerde ne yaptıklarını ya da orada ne kadar kalacaklarını bilmiyoruz ama yazılmamış olsa da anlamış olduğumuz bir şey var artık: Bir sonraki kışı ovalarda-dağlarda geçirmek pahasına, kurda kuşa olmazsa soğuğa o da olmazsa açlığa yem olmayı göze alarak, kısa ama özgür ve mutlu yaşamayı uzun ama manasız yaşamaya tercih edecekler ve üsüyünoğlu ibraama alimallah dönmeyecekler. Bunu bir insan evladı yapamaz göremez bilemez, bunu ancak yılkılığı tatmış ve anasını kaybedip bulmuş atlar yapar. Pravo! demek düşer bize o vakit o atlara, sadece Pravo!
Kde, birimiz dinsiz diğeri imansız gün gelince dolduracağız bir çukuru elbet.
Bana göre 4.1, 4.2 civarında bir oya sahip ancak nedendir bilmem 5 vermek istedim. Bunca zamandır neden okumadığıma da hayıflandım, varsa kenarda köşede bekleten, derhal okumasını ve hissetmesini salık veririm.
Abbas Sayar'ın bir köy romanı olan bu eseri genel olarak insanların yaşam zorluklarını ve zorunluluktan dolayı yılkıya bırakılan atları işliyor.
Doğal bir yöre ağzı ile anlatımı özellikle benim en çok hoşuma giden unsurlardan birisi oldu, yapmacık olmayan bir köy dili kullanılmış.
Abbas Sayar eserinde yılkıya bırakılan bir kısrak üzerinden insanları işliyor, işe yaramadığında nasıl kenara atıldığı, yalnız kalan bireyin nasıl topluluk aradığı, eski popüleritesine ulaştığında nasıl tekrar rağbet gördüğü vb. konuları Dorukısrak üzerinden aktarıyor.
Genel olarak ben biraz Cengiz Aytmatov tadı aldığımı söyleyebilirim, efsane değil ama okumakta yarar var.
Kısa bir alıntı;
“Geberecek” demiye dili varmıyordu. Tüm bir Anadolu köylüsü hayvanlar için “Geberdi” deyimini kullanırdı. Ama İbrahim diyemiyordu işte… Irazılık gösteremiyordu yüreği...Yüz yıl yaşamalıydı Doru.. Üç yüz yıl yaşamalıydı Doru.. Dünya genişti. Eni yoktu butağı yoktu. Allah rızkına kefildi cümle yaratığın. Kuşu da geçiniyordu, kurdu da..Ortada bir Dorutay mı kalıyordu.
orta anadolu, mevsimler, vahşi doğa, yılkı atları ve birbirlerinin arkasından "dinsiz/gavur" diye söylenen ikiyüzlü köylüler...
altı üstü 110 sayfa olan bu romanı türk edebiyatının en gizli saklı kalmış hazinelerinden biri diye nitelesem abartmış olmam diye düşünüyorum. bu tabii ki benim görüşüm, yapıtın yılkı atlarını konu edinmesi ve çocukluğumda okuduğum en güzel romanlardan biri olan vahşetin çağrısı'nı hatırlatması sebebiyle biraz iltimas geçmiş olabilirim.
kapak resminin aynı zamanda bir ressam olan yazar tarafından yapıldığını farketmem ise hoş bir ayrıntı oldu.
Kitabın, "kısa bir halk eleştirisi" diyebileceğimiz ilk bölümü müthişti. Tekrar tekrar okudum. Köy halkının durumunu, ruh halini çok güzel yansıtmış. Sırf bu bölüm için bile okunur bu kitap.
"-Niden, dedi, niden? Bizimki de mi dirlik? Buna it dirliği derler." Bu cümle ne güzel özetliyor Anadolu'yu değil mi?
Abbas Sayar bizlere bu kitabında Anadolu'nun ağzıyla, Anadolu'nun tadını ve havasını aktarıyor. Kitabımız Doru adında güzeller güzeli bir at'ı konu alıyor. Genç iken çok iyi değer gören bir at durumundayken yaşlandıkça o değerini kaybediyor ve yılkıya bırakılıyor. Bu yılkı dönemi içerisinde Doru ile dost oluyoruz ve onun gibi yaşamaya başlıyoruz. Kimi zaman Anadolu'nun dondurucu soğuklarında sıcak yer bulma ümidiyle her yeri geziyoruz kimi zaman da bu soğukla mücadele ederken canavarlarla'da (kurtlar) mücadele ediyoruz. Doru yılkı döneminde kimi zaman zor kimi zaman da güzel anlar yaşıyordu. Yeni atlarla tanışıyor ve yılkıya bırakılan bir ekip ortaya çıkıyordu. Bu ekipte Doru'yu sahiplenen değer veren dostları vardı. Sonrasında Anadolu'nun köyünden Doru'yu daha iyi hale getirmek isteyen insanlar çıkıyor karşımıza Daha fazla detay vermek istemiyorum o yüzden burada sonlandırıyorum yorumumu. Bu arada unutmadan söylemek isterim. Kitap Anadolu ağzı ile yazıldığı için biraz argo kullanılmış ama o kullanılan argo kalıplar rahatsız edici düzeyde değildi.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Yılkıya bırakılan bir atın üzerinden, köylünün geçim derdini, hayata bakışını, hayvanların çilesini, yoksulluğun insanları nasıl acımasızlaştırdığını anlatan çok güzel bir kitap. Yazarın anlatımı sade ve akıcı. Diyaloglar ve monologlar doğal. Çoğu unutulmuş olan yöresel kelimeler ve deyişleri görmek de beni çok mutlu etti. Tam bir köy romanı. Herkese tavsiye ederim.
sömüren, pervasızca kullanan, başka canlıların, hatta kendinden olanların dahi yaşam hakkına son derece ilgisiz saygısız, merhametsiz bir ırkın ahvadının, yine aynı ırkın işlediği ağır cürmü incelikle ve çarpıcı bir sadelikle anlatan, içli, zarif, okunup da unutulmayan romanlardan.