“Biz” nasıl da hiçbir şeyden habersiz, bu kadar hafızasız, bu kadar bilmeden büyümüşüz bu topraklarda. Nasıl da unutmuşuz... Nasıl da unutturulmuş onca yaşananlar, onca katliam, onca acı, bilerek isteyerek. Tıpkı Hayko’nun dediği gibi kitapta, yüzleşecek olan biziz. Biz, bu kötülüğe yol verdik, biz ikna olduk, biz unuttuk, biz haklı gördük, biz mazeret ürettik. Ötesi var mı?
Kitabın bir yerinde, lise zamanı Kadiköy’de dersaneye giderken başına gelen bir olaydan bahsediyor Hayko. Bir gün, sınıf arkadaşı Süleyman, koşarak yanına geliyor, “Hayko’cum! Sen Ermeniymişsin!!” diyor şaşkın… Ve kimliğini görmek istiyor, kocaman açılmış gözlerle Hayko’nun omuzlarından tutup gerçek olup olmadığına bakıyor ve şöyle diyor:
“Allahım bu nasıl olabilir?!”
Ermeni dediğin şeytan, Ermeni dediğin kötülük… Öyle kazınmış beyinlere. İnanamıyor zavallı Süleyman, çünkü gayet sevdiği, Türkçe konuşan ve kendi gibi müzikler dinleyip kendi gibi sohbet eden Hayko’nun nasıl Ermeni olabileceğine dair kafasında hiçbir tasavvur yok.
Diyoruz ya, asıl bize ne oldu? Nasıl oldu?
“Bu ülkenin kadim halkları, inançları, kiliseleri, dilleri, gelenekleri nerede? Bugün dünyanın her köşesine dağılmış, bir ezan sesi duyduğunda memleket hasretiyle ağlayan yegâne Hristiyan toplulukları olan, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler nerede? Başka memleketlerde bile Ermeni olduğunu saklamak zorunda kalan insanların içlerindeki korku nereden geliyor?”
Tam da anlamamız ve yüzleşmemiz gereken bu işte.