Rastgele Ben, yakın bir dosta anlatır gibi kaleme alınmış bir anlatı. Engin Geçtan hikâyesine ellili yılların ortalarında genç bir hekim olarak gittiği Amerika'dan başlıyor.Yabancı bir memlekette edindiği ilk mesleki deneyimleri aktarırken,bir yandan da bir zamanların Amerikası'nın renkli bir tasvirini yapıyor:seyahatler,farklı ülkelerden meslektaşlar, etnik gruplar,inanç sistemleri,yaşam biçimleri,dönemin sanat ve kültür hayatı...Sonra Türkiye'ye dönüş, ilk klinik deneyimler, muayenehane tecrübesi, akademik hayatın cilveleriyle tanışma, bir psikiyatristin oluşumu sürecindeki sonu olmayan arayışlar...
Dünden bugüne toplumun dinamikleri ve ona eşlik eden psikolojik süreçler konusunda "izlenimlerle" ile ilerleyen, serbest çağrışımlarla yol alan kitap, yakıcı etkilerini hissettiğimiz güncel konulara da değiniyor: giderek yaygınlaşan depresyon, demokrasi konusundaki algı farklılıkları, kapitalist sistemin bireyden talepleri...
Çocuk merakını, meraklı kedi yanını hiç yitirmeyen Geçtan'dan, yaşam sevinci taşıyan bir yolculuk.
Uzmanlık alanı psikiyatri olan Engin Geçtan 1975-1987 yılları arasında meslek dışı okuyucular tarafından da ilgiyle karşılanan dört kitap yazdı. Çok sayıda basım yapmış ve yapmakta olan, kendi bilimsel disipliniyle ilgili bu dörtlünün ardından (İnsan Olmak, Varoluşçu Psikiyatri, Normaldışı Davranışlar ve Psikanaliz ve Sonrası), psikiyatri alanının çerçevesinden çıkma isteği doğrultusunda roman-senaryo çalışmalarına başladı. Ankara ve İstanbul'daki dört üniversitede öğretim üyeliği yaptı ve psikoterapist olarak çalıştı.
Engin Geçtan ile tanışma kitabım. Kitabın kapağına, kapak fotoğrafına aşık olup almıştım. İyi ki almışım. Kitap 4 bölümden oluşuyor ve her bölüm birbirinden güzel. Geçtan'ın ABD maceralarından, mesleğini yaparken karşılaştığı ilginç vakalardan, tanıştığı ilginç ve ünlü insanlardan insan ruhunun gizemli koridorlarına ve Türkiye'de yaşayan insanların genel psikolojisine kadar pek çok konuda tatmin edici şeyler okuyoruz. Okurken "Türkiye'nin Irwin Yalomu'u gibiymiş meğer" diye içimden geçirirken bir sonraki sayfada karşıma şu cümlesi çıktı: Amerikalı meslektaşım Irvin Yalom ve eşiyle Sultanahmet'teki Yeşil Ev'de başbaşa yediğimiz bir akşam yemeği sırasında..
engin geçtan’ın hiç bitmesin istediğim kitabı. sanki yakın bir arkadaşımla sohbet ediyormuşum gibiydi kitabı okumak. başına gelenleri, tespitlerini o kadar rahat ve içten anlatıyor ki kitap bitince üzülüyorsunuz. psikiyatriye ilginiz varsa okumanızı tavsiye ederim. günümüzde olan biten birçok saçmalığın sebebini çok güzel analiz edilmiş.
kitabın sevdiğim birkaç kısmını da paylaşmak isterim.
bu en önemlisiydi sanırım: “ilişkilerimizin anlamı diye birşey yoktur. ilişki vardır ya da yoktur, anlamı da varsayımdan öte bir şey değildir.”
bu da yaşlılığa dair güzel bir tespiti: “hayatta olmak ve yaşamak farklı şeyler. ömür boyu ikisi arasında gidip geliyoruz, ama yaşlılıkta bunların ilkine kayma eğilimi artıyor ve hayatınızın kumandasını yitirmemek için daha çok çaba gerekiyor.”
bu da gerçekliğini kendimde gördüğüm sıradan gibi duran ama bende etki uyandıran başka bir tespiti: “yetişkin yaşamımızda da umudumuz olmayandan çok, bir şeyler beklediğimiz insanlarla sorun yaşarız”.
engin geçtan iyidir, okuyun, okutun...
ne beklediğimizi bilmek ve o beklentilerin makul bir ölçüde karşılık bulabilmesi umuduyla efendim:)
Yakın zamanda kaybettik Engin Geçtan'ı ve yakınımı kaybetmiş kadar üzüldüm. Bu kitabında hayatını psikiyatrinin gelişimiyle birlikte anlatmış. Çok, çok güzeldi!
Tadımlık: "Kendimizi "ben" olarak algılayabilmek, o anda içinde bulunduğumuz dünyayla birlikte olduğumuzu fark edebilmeyi içerir. Çünkü, dünyasız bir "ben" olamaz. Artan sayıda insanın, dünyasıyla örülen duvarlardan ötürü, "ben ve ben" ya da "ben ve benim şeylerim" ilişkilerine kilitlenmiş olması günümüzün ciddi bir varoluş sorunu. Teknoloji, matriksin son zamanlardaki favori uzantısı. Bizi varolmayan dünyalara götürüyor, tiryakisi yapıyor. Yalnızlığımızı derinleştiriyor, sonra da yalnızlığımıza çare oluyor. Doğanın acelesi yoktur, birlikte akarsınız. Teknoloji koşar, peşinden sürükleniriz...." (sy 168)
Engin Geçtan’ı olduğu kişiye dönüştüren bu yolculuğu okuduğumda taşlar iyice yerine oturdu. Gerçekten rastgele, bir kronolojik kurgu olmaksızın yazılmış bu hayat hikayesi yine satır aralarında ne harika mesajlar taşıyordu bir bilseniz 🙏 “Benim yaşam sevincim yeşerememişse, senin yaşam sevincin de körelmeli tavrı, psikolojik faşizmin doğrudan bir ifadesi.” “Duygusal kompartımanın sığ kalması, bazı insanlarda entelektin aşırı gelişmesine neden olur. Kişiliğin bütününe mal edilemeden ve özümsenemeden, narsistik düzeyde yaşanan ve davranışa dönüşemeyen entelekt, bazen, kimlik sorununa kısmen ve yüzeysel bir çözüm getirir. Çoğu zaman politik boyutlar içererek.” “Narsisistik regresyon sonucu bir kısım insan ise yalnızlıklarını kendi bedenleri ile ilişki kurarak telafi etme çabasında. Sağlıklı yaşam programları, diyetler, detoks ve benzeri programlar bu insanların yaşam biçimlerini şekillendirir oldu. Kendini var hissedememe ağır bir duygu, ama pazarlanan çözümlerle nasıl üstesinden gelinebileceği de cevabı olmayan bir soru.”
Tabii deli gibi Engin Gectan okudugum icin bundan eksik kalamazdim Hocanin az biyografik akademik gecmisi Az Gezi olaylari hakkinda gorusleri Az da Diktator(umuz) hakkindaki analizleri var Guzel
Engin Geçtan’ı ilk İnsan Olmak kitabıyla tanımıştım yıllar önce, hala daha benim başucu kitabımdır. Bir çok konunun özünü kavramamda çok yardımcı olmuş ve düşünmeye sevk etmiştir. Daha sonra diğer kitaplarıyla devam ettim. Şimdi ise Rastgele Ben bitti. Bu kadar tecrübeli ve deneyimli bir insanın bu kitabı bize hediye edebilme şansı bulması bizim için bir nimet. Okurken gerçekten bir akşam sofrasında oturup sohbet ediyormuş gibi daha doğrusu tecrübelerini dinliyormuş gibi hissettirdi kitap ve bu muazzam bir his. Yer yer on yıllar boyunca ülkemizde ve dünyada pek çok şeyin değişmemiş olduğunu düşündürdü, yer yer ülkenin şu an içinde bulunduğu kutuplaşmanın sebeplerini sorgulattı ama kitap hiç bitmesin isteği hiç gitmedi
Önce uçağa binip Amerika'ya gittik biraz ürkek belki. Orada arkadaşlıklar edindik. Sonra İç Anadolu'ya geldik biraz Gezi Olaylarına değindik ve sonra bana 'İnsan Olmak' kitabının tadını veren son bölüme geldik yine bizi bize anlattı, daha derine bakmamı sağlayarak ufkumu açtı. Kalemine, ömrüne sağlık.
Bir daha bir daha okunur. Çok beğendim. Bir sürü yerini annemlere sesli okudum. Birkaç yıl önce tanisaymisim keşke. Diğer kitaplarını da okumak istiyorum.
Geçtan'ın okuduğum ilk kitabı. Otobiyografik kitapları severim; bu da güzel bir örneği. Bir psikiatrist olarak hayatını anlatıyor. 80 yıl önceki Türkiye, 60 yıl önceki Amerika, o zamanlar eğitim, iş koşulları, devlet kurumları hakkında anıları, fikirleri çok etkileyici. Okurken Amerikanın henüz 50 yıl önce, "kalkınmakta olan bir ülke" olduğunu idrak ettim. New York'taki hastaneler, şu an bizim taşradaki hastanelerden daha yoksun; doktor yok, hizmet kısıtlı vs. Engin Geçtan'ın insan analizleri (eh işi ne de olsa) çok düşündürücü. Yaşlılık üzerine, kendi üzerinden çıkarımları bende iz bıraktı. Pek çok konuya değinen, akıcı bir dille, samimi olarak kaleme alınmış güzel bir eser. Geçtan'a teşekkür ediyorum.
Amerika'daki 5 yıllık intörnluk anılarını anlatıyor Geçtan. İnanılmaz bir otobiyografi, çok şey öğrendim. Nöroloji ve psikiyatri arasındaki farkı kavradım.
*"Benim yaşam sevincim yeşerememişse senin yaşam sevincin de körelsin tavrı psikolojik faşizmin doğrudan bir ifadesi." *"Bu sistem bana çaresizlikle ezikliğin birbirinden farklı duygular olduğunu da göstermiş." *"Gözlemciden çok katılımcı olduğunuz oranda hikayeniz olur." *"Bunu hiç unutma, çoğu zaman ailenin yanlış üyesi hastahaneye yatar." *"Bu ülkede ne zaman çiçekler açsa birilerinin onları kurutması yeni bir olgu değil." *"Hayat bir kere yaşandığı için yargılanamaz."
Engin Geçtan'ın karşısında oturmuş da kafasından geçenleri gelişigüzel anlattığı bir sohbetin ortasındaymış gibi geçen 170 sayfa.
Yer yer ansiklopedik bilgilere girdiği, kendiyle çatışıp çözemediği olayları, olguları, kavramları açıklamaya çalıştığı hatta bazen de ülkesini ve çevresini eleştirdiği(Freud da dahil) kısımları okumak paha biçilemez.
Çok teknik konularda boğulduğunuzu hissettiğiniz an sizi çekip çıkarıyor, bazen olayın özünü daha basit anlatımlarla kavramanızı sağlıyor, bazen de "bu başka bir kitabın konusu zaten" diyerek arkasında bırakıyor.
Bir insanın hayat adımlarını takip etmek, verdiği-vermediği kararların hayatını nasıl etkilediğini bilmek beni her zaman cezbetmiştir. Bu yüzden çok değerli bir insanın, çok değerli bilgilerle bezediği bu kitap da akılda kalan biyografiler rafında kendine güzel bir yer buldu.
Diğer kitaplarından farklı olarak bu sefer hayatını yazmış Engin Hoca, sanki kalanlara bir hatıra bırakmak ister gibi. Çok şey öğrendim kitaplarından ve çok yakın hissettim kendime. Hayatımın farklı dönemlerinde, çok da bilinçli olmayan bir biçimde bir kitabını karıştırıp okurken bulmuşum kendimi, sonradan goodreads kitaplığımı düzenlerken farkettim ne çok Engin Geçtan okumuşum diye. 2018’te kaybettiğimizi de bu kitabı okurken farkettim, üzüldüm. Kitapları aracılığıyla konuştuğumuz hocamızı saygıyla anıyorum.
Kitabı şu cümleyle bitirmiş : “Artık gitme zamanı. John Lennon’un anlattığı çiçek tarlalarına. Ya da belki Mojave Çölü’nün ıssızlığındaki Bağdat Cafe’ye. Her yolcu kendi yolunda gerek. Cümleten iyi yolculuklar!”
1950'ler Amerika'sına giden genç bir doktor adayının gözünden NY, Manhattan manzaralı hem gezi hem anı hem anlatıyı içtenlikle birleştiren bir kitap. Engin Geçtan'ın bu kitapta da görüp gene en sevdiğim yanı ve belki de bizlerin de pamuklara sarıp sarmalayarak koruması gereken yanı çocuk varoluşunu görüyorsunuz. Birden fazla benliğimiz var hepimizin ama belki de bunların içinde dış dünyanın ruhu istemsizce istilasına, kirletmesine karşı en iyi sigorta çocuk yanımızın hep bir yerlerden çıkıvermesine izin vermektir. Burda da sık sık çocuk benliğinin tüm samimiyetini, hesapsızlığını, gerektiğinde her yöne kolayca esnemesini deneyimleri, ilişkileri, gördükleri, okuduklarıyla birleştiriyor Engin Geçtan ve 50lerden 80lere uzanan İzmir, Ankara, İstanbul, New York şehirlerinde ve farklı bir kıtadaki anılarını paylaşıyor.
Çocukluk dönemi, gençlik ve akademik kariyerindeki yolculuğu ile hatıralarını aktaran yazar, belirli bir yaş üstündeki tecrübeli bir fert ile doğrudan bir sohbet havası yaşamanızı sağlıyor. Bulunduğu kültürü büyük bir farkındalık ile diğer kültürlerle mekan, görenekler ve zihin dünyası bakımından doğru şekilde karşılaştırırken kitabının son bölümünde kimlik oluşturma süreci ile müthiş bir noktada kitabı okura teslim ediyor. Anılarını dinlediğim bir büyüğümle sohbet edercesine çok faydalandığım bir kitap oldu.
Kitaptan edindiğim izlenim: yaş ilerledikçe anılar ve yakınınızda olup bitenler değerleniyor, o halde materyal kovalayarak zaman tüketmenin bir anlamı da yok. İzlemek veya kaçmak, yaşamanın zıddı olarak tasvir edilmiş. Doğaya üstün gelme şımarıklığının insanı tek sığınağı doğadan kopararak yalnızlaştırdığı hatırlatılmış, yazarın buna kendi içinde çözümleri olmuştur umarım.
1950’ler Amerikasinda genc bir psikiyatri doktorunun anilari ile baslayan kitap yakin tarihin bireysel ve toplumsal Olaylarini cok keyifle degerlendiriyor. Biraz ani, biraz gozlem ama hep bi gulumsemeyle kalbinizi isitan bir kitap.
Engin geçtan’ın okuduğum ilk kitabıdıydı. Anılarını okunmaktan keyif aldım ama takip etmekte biraz zorlandım açıkcası. Çünkü bir konu anlatılırken başka bir konuya geçilmiş sık sık.
Her zamanki gibi Geçtan’dan akıcı bir dile sahip ve şaşırtıcı derecede sempatik bir eser. Onun hayatına dair ilginç noktalara değindiği, bir sohbet tadında, ilham dağıtan keyifli bir okumaydı.
Çok beğendim, Engin Gençtan ile bu kitap sayesinde tanıştım. Bugüne kadar çok şey kaybettiğimi anladım, hem ruhumu hem de entellektüalite bilgiler edindim. Gençtan okumaya devam
Bitiremedim. Engin Geçtan’ı kitaplarindan ve podcastlerinden dolayi cok seviyorum ama privileged birinin yasadiklarini kaleme almasi gibi geldi o yuzden cok hoslanmadim.
Hocamın kendi hayatını, gelişimindeki mihenk taşlarını ve bunlara verdiği tepkileri samimiyetle yazdığı, hem tarihi hem de sosyolojik bir eser. Engin hocanın çağında tıp fakültesini bitiren kişilerin ne tür zorluklarla ve fırsatlarla karşılaştığını, Amerika ya gidip neler yapabileceğini ve nasıl psikiyatri alanını seçtiğini anlayabileceğiniz temiz bir eser.
Karşınızda meraklı kedi yanını hiç kaybetmeyen bi bilge var ve tatlı tatlı anlatıyor. Biraz Amerika’da geçen ilk meslek yıllarını biraz Konya’daki Anadolu tanışıklığını ve sonra da Ankara’daki akademik hayatını. Hepsini güzel anılarla beziyor, arada ülke ile ilgili ‘batı’ ile ilgili çıkarımlarda bulunuyor ve okuyucuyu mest ediyor. Tanışmadığına hayıflananlar için ‘seyyar’dan sonra bu kitap da bi şans veriyor. Ruhun evrenin neresindeyse o güzel ruh çok yaşasın..