Servet-i Fünun yazarı Ahmet Hikmet´in ikinci hikâye kitabı olan Çağlayanlar (1922) onun ikinci dönemine aittir. Bazı yerleri Servet-i Fünun´u andırsa da, dil malzemesi bakımından çok sade olan Çağlayanlar bu açıdan dikkati çekmiştir. Servet-i Fünun´dan sonra Türkçü yazarlara katılan Ahmet Hikmet´in bu kitabının özel bir yeri vardır. Kitabın önsözünde yer alan tarih, henüz zafere ulaşılmadığı tarihte onun milletine inancını da ortaya koymaktadır.
Bazı kitaplar vardır keyif için okunur. Bazılarını ise okumak gerekir. Bugün bağımsızlığımızın bize ne kadar pahalıya mal olduğunun yeniden hatırlattı bana. Ama dilinin ağır olması, günümüze nazaran duyguların ve davranışların abartılı gelmesi okunmasını güçleştirdi.
Ah bu vatanda her şehide bir taş dikilseydi, memleketimiz baştanbaşa bir kabristan kesilirdi ve bu türbelerin kandilleri için göğün yıldızları yetmezdi. * Bu vatanın her avuç toprağı bir şehit kanıyla yoğrulmuş iken nasıl oluyor da bahçelerinde pembe beyaz güller, akzambaklar, sarı papatyalar yetişiyor? Her köşesi inleyen bir ninenin, kahrolan bir sevgilinin acı yaşlarıyla sulandığı halde nasıl oluyor da çiçeklerinin göbeklerinde yine her arı bir içim tatlı, her kelebek bir parlak renk buluyor? * Senin o tabur halinde bir çelik kitlesi katılığında yürürken takındığın o metaneti, o ağır başlılığı görüp de, sana güvenmemek, seni sevmemek mümkün değildir. * Gümüş renkli sisten tüller altındaki yüksek minareleriyle, muazzam kubbeleriyle İslamiyetin başkenti birden göründü. Tereddütler içinde bir gerçeklik gibi… * Lisanın ömrü, insanın ömründen uzundur. * Dünya bir çiçek ve meyve bağı değil, bir gözyaşı ırmağıdır. Acı asıl, mutluluk geçicidir.
Açıkçası aşırı bir milliyetçilik içerdiğinden beni biraz fazla sıkan bir kitap oldu. Bu ülke insanının yaşadığı o ağır savaşlar o ağır dönemler hafife alınamaz elbette ama yazarın ‘Müslüman’ olmak ve ‘Vatan Sevgisi’ arasında sağlıklı bir çizgi çizemediğini gördüm. Hele bazı hikayelerde bu konuda şirke varan cümlelerine denk gelmek beni üzdü. Çünkü bu insanlar aslında aydın insanlar. Tebaada şirk sıklıkla görülür ama gezen, gören, okuyan, sorgulayan insanda görmek istemeyeceğim şeyler. Ve maalesef böyle hikayelerin toplumda karşılığının da iyi olmadığı kanaatindeyim. Bizi engelliyorlar, herkes bize düşman, aslında çok iyi bir yerde olabilirdik yaklaşımıyla hiçbir yere varamadığımızı yıllardır görüyoruz. Maalesef ‘Yara Kanatan’ hikayesindeki Pertev Bey’in düşüncelerine katılmamak elde değil...
Kitabın yazıldığı dönem itibariyle ülkenin her bir yeri işgal altında olduğundan yazar işgal altında olan topraklarda içini acıtan durumları hikayeler şeklinde ortaya dökmüştür. Bunu yaparken bazı hikayelerde Türk Kültürünün aslında Avrupanın bahsettiği kadar geri, yüzeysel olmadığını çok basit bir şekilde Gördes Halısıs üzerinden açıklamaya çalışmıştır.
Hikayeleri okurken işgal altında olan topraklarda insanların canını nelerin yaktığınıi hayatları uğruna vatan için Çanakkale’ye giden gençleri, sevdiklerini cephelerde kaybeden insanların hayatlarına ilişkin hikayeleri okuyunca kitabın ulaşmak istediği amaca hizmet ettiğini görmekteyiz.
Alparslan'ın hikayesi, Gördes Halısı ve Budapeşte’de öğrencilerin vatan için savaşa katılması insanın içine işleyen detaylar.
Ben mahzâ edebî zevk için hikaye okurum denecek olursa 3 yıldız daha münasip olur. Kitap birkaç iyi hikâye ihtivâ ediyor. Bununla birlikte hikâyelerin ekseriyeti hikâyeden ziyâde denemeye yakın, Müftüoğlu’nun hissiyat ve efkârını serdetmek için vasıta vazifesi görüyor. Sırf Türkeli Zeybeklerine başlıklı mukaddimesi için bile okunur. Elimdeki nüshanın arka kapak yazısını yazan Galip Erdem’in deyişiyle “Müftüoğlu Ahmet Hikmet, sanki bir kitap yazmamış da sayfaların arasına yüreğini yerleştirmiş.”
Türk milletinin 1. Dünya Savaşı'nda aldığı yenilgi sonrası yaşadığı işgal yıllarında oluşan ezilmişlik, çaresizlik vb. gibi duygular yerine yeniden özgüven aşılamaya çalışan öykülerden oluşuyor. Milletin üstündeki ölü toprağını atma amacını hissediyorsunuz. "Turhan Neden Çıldırdı?" hikayesi en iyisiydi. Belki de günümüzdeki vatansever Türk gençleriyle bağlantı kurabildiğim için olabilir...
Yazar bence öykü yazmaktan çok fikirlerini aktarmayı amaçlamış. Bunun sonucu olarak öyküleri daha çok bir çerçeve olarak kullanmış. Bir öykü kitabı düşüncesiyle alırsanız çok kötü olduğunu göreceksiniz. Daha çok deneme tadında öyküler. Bu amaçla okursanız farklı bir kitap. Osmanlının son günleri, çöküş nedenleri, Türkçülük, batının Türklere ve islama yaklaşımı gibi pekçok konuda yazarın görüşlerini içeriyor. Kitap olarak değerlendirmek gerekirse belki 3-4 yıldız verilebilir ancak öykü olarak değerlendirildiğinde de belki tek yıldız vermeli. Ben bir öykü kitabından çok sanki denemeler okuyormuş gibi hissettim.