Bazı hikâyeler o kadar derinine işler ki öldükten sonra bile peşini bırakmaz. “Biz ölsek bile organ ve dokularımız yaşamaya devam edecektir Falin. İnsanlar üzerini toprakla örtüp hüzün içinde mezarını terk ettiğinde hücrelerinin hâlâ canlı olması gerçekten ironiktir.
Düşünsene öldükten iki gün sonra bile vücudundaki binden fazla gen hiçbir şey olmamış gibi aktiftir. Akyuvarların 60 ila 86 saat, kas hücrelerin 14 gün, fibroblast hücrelerin ise bir aya yakın mücadeleye devam eder. Yani sen ölmüş olsan bile bedenin hayatta kalmak için savaşmaktan vazgeçmez.” Falin şaşkınlıkla dinliyordu. Hücrelerin yaşama tutunma mücadelesi gerçekten inanılmazdı.
Her şey bu kadar canlıyken o zaman ölen şey tam olarak neydi?
Yoksa insan ruhu dediğimiz şey 30 trilyon canlıyı etrafında tutabilen bir enerji formu muydu?
Tıpkı gece küçük sinekleri etrafına toplayan ışık gibi ruh da hücreleri bir araya getiren bir melodi miydi? Serkan Karaismailoğlu’nun yeni kitabı Biomortem, okurlarıyla buluşuyor. “Glia” adlı yeni serinin bu ilk kitabını okurken hem sürükleyici bir hikâyenin hem de bilimin sayfalarında heyecanla dolaşacaksınız. Keyifli okumalar…
Lisans eğitimini 2005 yılında Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünde tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim dalından yüksek lisans derecesini 2009 yılında, doktora derecesini ise 2014 yılında almış olup halen aynı yerde çalışmaktadır. Sinirbilim alanında, beyin cinsiyeti (kadın beyni – erkek beyni) başta olmak üzere çeşitli konularda çalışmalarına devam etmektedir. 2009 yılında ulusal fizyoloji kongresinde en iyi genç araştırmacı ödülünü almıştır. Akademik alanda bir tane uluslararası kitap bölümü olmak üzere çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde makaleleri bulunmaktadır. Cinsiyetler arasındaki beyin farklılıklarının neden olduğu ve günlük hayatımıza yansıyan değişik bakış açılarının altında yatan sinirbilimsel nedenlerin herkesin anlayacağı bir dilde ele alındığı “Kadın Beyni Erkek Beyni” adlı kitabı 2015 yılında yayınlanmıştır. 2016 yılında TÜBİTAK desteği kapsamında “fizyopia” adlı teknokent şirketini kurmuş olup halen şirketin yöneticiliğine devam etmektedir.
Nöro-roman türünde Biomortem; ölüm ve yaşam döngüsüne dair etkileyici kurgusu; bilimsel bilgilerle harmanlanarak ilmek ilmek işlenen hikayesi, zihinde görselleştirmeyi sağlayan ve akılda kalıcı izler bırakan yalın anlatımı, görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz olgulara dair bakış açımızı yeniden yapılandıran çerçevesi ile çok beğenerek okuduğum bir kitaptı.
Sıradan gördüğümüz durumların kaybedilince anlamının anlaşılması, tercih edilmeyen seçeneğin akılda kalması, hayata değer katan olgular, bir metamorfoz olarak tanımlanan ölüm algısı, ruhun bileşeni olarak tanımlanan duygular,nefes -ruh- bilinç kavramları, tarih boyunca ölü bedenlerin gömülme ritüelleri, vücudumuzu oluşturan yapı taşı hücrenin mucizeleri; öldüğümüzde neler oluyor sorusu ile birlikte etkileyici bir kurguya yedirilerek yansıtılıyor.
59 yaşındaki Falin,35 yıldır bir üniversitenin konferans salonunda tekniker olarak çalışmaktadır. Utangaç karakteri, uyumlu yapısı ve hayatında önem verdiği değerlerin belirsizliği ile 22 yaşında bir evlilik gerçekleştirir. Ancak bu evlilik, rutin bir döngüye sıkışıp kalmasına, yaratıcılığının donmasına, hayal dünyasının ketlenmesine ve potansiyelinin geride kalmasına sebep olacaktır.
57 yaşında tanıştığı Amakrin farkındalığını arttıracak, isteklerinin neler olduğu bilgisi ile bağ kurmasını sağlayacaktır. Ancak bu huzur ve mutluluk hali uzun sürmez. Amansız bir hastalığa yakalandığını öğrenen Falin bu durumun üstesinden gelmek için Biomortem isimli bilimsel araştırmalar yapan bir kliniğe başvurarak, ölüme savaş açar. Peki bu klinik vaat ettiklerini yerine getirecek midir? Ölüm bir yok oluş mudur, yoksa dönüşümü sağlayan bir geçiş kapısı mıdır, etkileyici bilimsel bilgiler eşliğinde okuruz.
5300 yıldır Alp Dağları'nda olduğu keşfedilen Ötzi Buz Adam, 1931 yılında yayınlanarak beden dondurma fikrini ilk ortaya atan bilim kurgu kitabı Jameson Uydusu ve yazarı Neil R. Jones, Ölümsüzlük Beklentileri isimli kitabı ve 1976 yılında kurduğu Kriyonik Enstitüsü ile kriyonik uygulamaların başlamasına öncü olan bilim insanı Robert Ettinger,dondurulan ilk insan olan psikoloji profesörü James Bedford değinilen konular arasında.
Çok düşük sıcaklıklarda yapılan her türlü işlemi araştıran Kriyojenik bilimi ile Kriyonik arasındaki farklar, organların donmasını engelleyen kriyoprotektan maddeler, uzun yıllar boyunca donmuş ancak teknolojik gelişmeler ile birlikte yaşama döndürülen canlılar,dış koşullara adaptasyon sağlama amacı ile yaşamsal faaliyetlerin durdurulması anlamına gelen kriptobiyoz kavramı, prokaryot ve ökaryot hücreler ve ölüm sonrası hücrelerin akıbeti gibi bilgiler ve daha fazlası etkileyici bir kurgu çerçevesinde ve ölüm algısına dair paradigma değiştiren bir üslupla işleniyor.
Piamater serisi, Kadın Beyni-Erkek Beyni, Kalk Bir Dopamin Demle , Dünyanın En Yalnız Beyni gibi kitaplarını çok severek okuduğum yazarın yeni kitabı da favorilerim arasında yerini aldı. Önerimdir.
Bayıldım! Çok güzel ve akıcı bir kitaptı. Ölümle ilgili farklı bakış açıları kazandırdı. Ben de her ölümlü gibi ölümü çok tek düze, varlık ve yokluk üzerinden düşünüyordum. Tabii ki dini öğretileri de biliyorum ama kitabın ölümü anlatış şekli beni çok etkiledi. Severek okudum ve herkese öneriyorum.
Biomortem, ölüm, bilinç ve yeniden doğuş fikirlerini bilimsel verilerle harmanlayıp edebiyatla buluşturmaya çalışan bir metin. Anlatının merkezinde kriyobiyoloji, hücre biyolojisi, nörobilim, sentetik biyoloji ve mikrobiyota gibi alanlardan alınan bilgiler yer alıyor. Bu kavramlar çoğu zaman doğru bilimsel temellere dayansa da, yazar bunların bağlamlarını genişleterek kullanıyor; dayanakları da okur için giderek belirsizleşiyor. Sonuçta okurdaki sorgulama ve merak duygusu kurmacadan kopup gerçeğe yöneliyor. Bu noktada kaynakça güven vermek yerine şüphe uyandırıyor; çünkü metinde geçen verilerle arasında tutarlı bir bağ kurulamıyor.
Bilimsel temelleriyle değil, anlatısal tercihiyle düşündüğümde de Biomortem beni ikna etmiyor. Bilimkurgu edebiyatının gücü, bilimin olasılıklarını insanın etik ve varoluşsal sınırlarına yansıtmaktır. Fakat Biomortem, geleceğin bilimiyle bugünün insanını tartışmak yerine, bugünün bilim haberlerini dramatik bir süs gibi kullanıyor. Bilim, anlatıyı derinleştiren bir sorgulama değil, olay örgüsünü taşıyan bir malzeme hâline geliyor. Ne ölüm ve yaşam arasındaki geçişler felsefi bir düşünceye dönüşüyor, ne de insan bedeni üzerine söylenenler bir varlık sorusuna uzanıyor. Bilimsel yoğunluk düşünsel derinliği gölgeliyor; ortaya bilgiyle dolu ama anlamdan yoksun bir metin çıkıyor.
Son olarak edebiyat açısından değerlendirdiğimde, metin benim bütün edebî zevkimle karşıtlık içinde. Merkezdeki karakter Falin, dünyayı kendi bakışının ölçüsüne indirgeyen, sorumluluğu başkalarına yükleyen, kendine kapalı bir bilinç. Başkaları onun için birer özne değil, varoluşunu tamamlayan nesneler. Bu indirgemeci bakış özellikle kadın karakterlerde belirginleşiyor; onlar kendi varlıklarıyla değil, Falin’in dar görüşünün gölgesinde kalıyorlar. Ne karakter değişiyor ne de anlatı bu sınırlı bilince mesafe koyabiliyor. Yazar, bu figürle arasına hiçbir ironi ya da farkındalık yerleştirmiyor. Böyle olunca metin, karakterini çözümlemek yerine onun sesiyle konuşuyor. Falin’i aşacak bir sesi yazardan duyamıyoruz; metin, kendi karakterinin sınırlarında, ona benzeyen sığ bir metin olarak kalıyor.
Biomortem yazarla tanışma kitabım oldu. Hikayenin akışı o kadar heyecan vericiydi ki bazı yerlerde aktardığı temel biyoloji bilgilerine sabredemediğim anlar oldu. Özellikle arafta yaşadığı duygusal deneyimler bana çarpıcı geldi. Orada insanın duygusal olarak varlığını sürdürmesi fikri. Görkemli mavi perde, cennetin kapısı tasfirlerinin de gerçekten insanı ferahlatan bir etkisi var. Hafıza, dil, ölüm sonrası bedenin topraklama buluşması artık bunlara başka bir zihinle bakabiliyorum.
Yine çok güzel bir kurguyla Serkan Karaismailoğlu farkı. Seçtiği konuyu bile daha önce hiç duymamıştım her seferinde ufuk açıyor. Bu sefer konu ölümden sonra hayat, güncel kriyonik teknolojileri çevresinde geçiyor. Ölümünüzü engellemek ister miydiniz sorusu üzerinde düşündürüyor sizi ve yine bilime dair yeni bilgiler öğreniyorsunuz. Seni çok seviyorum Serkan K.
Serkan Karaismailoğlu nörobiyoloji hakkında mı yazıyor yoksa polisiye mi anlamıyorsunuz?Kitap su gibi akıyor hem bildikleriniz sizi şaşırtıyor hem size güzel bir okuma keyfi sunuyor.Hiç duymadığım fark etmediğim şeyleri acaba gerçek mi diye araştırma gereği duyuyorum nasıl olurda bugüne kadar fark etmemişim diyorum, cidden güzel kaliteli bilgiler var kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum.
Bir serkan karaismailoğlu yazını hayranı olarak yine çok beğendiğimi söyleyebilirim. Bilimsel bilgileri sıkmadan nasıl da güzel aktarmış. Bu sefer ölmekte olan bir kahramanımız ve yaşadığı ikilemler var. Seni özleyeceğim Falin :)
Serkan Karaismailoğlu ne yazsa okurum, yine aynı tezimin arkasındayım, 🤓 Hiç bilmediğimiz, düşündüğümüzde bile ürperdiğimiz ölümü ne güzel anlatmış, yine çok güzel kurgusal bir hikaye ile harmanlamış, sinir bilimini yine hap gibi okuyanın zihnine yollamış harika bir yazar, kalemine sağlık 📣
Mükemmel başlayan, güzel devam eden bir hikayeye hazin bir son yazılmış. Yazarın sondaki tercihinin hikayenin özüne ve işleyişine hiç uymadığını düşünüyorum. Kitabın sonu beni tatmin etmedi hatta bir miktar hayal kırıklığı yarattı.
Kitap 60 yaslarindaki Falin’in sıkıcı hayati, merakli karakteri ile baslayip, Amakrin ile olan aski aracigiliyla biomorteme gitmesiyle basliyor. Biomortem insanlari yasarken geri diriltme amacli oldurup dondurduklari bir yer. Daha sonra burada oldurulen Falin, herkesin bavullariyla sira oldugu bir yerde uyaniyor. Burada buyuk bir perdenin arkasinda cennet var. Fakat herkesin bavulundaki bedenini teslim etmesi gerekiyor. Dondurulan bedeni teslim edilemedigi icin bekleme salonuna aliniyor ve burada diger bedeni decompose olmayan insanlarla tanisiyor.
Bedeni teslim etme konsepti ile ruhun ayri tanimlanmasi, bedenin bize emanet edilmis 30 trilyon hucreden olusan kiymetli bir mekanizma olusturmasina guzel zemin hazirliyor. Bu kanal uzerinden hucre seviyesinde en derine inip en basta tek hucreli prokaryot hucreler oldugu ve daha sonra 2 prokoryot hucrenin birlesip kendi DNA sina sahip mitokondriye sahip okaryot hucreyi olusturdugu yaziyor. Bu hucreler arasindaki bir ask hikayesi ile hos bir sekilde anlatilmis. Daha sonra okaryot hucrelerin isbirligi yapabilme ozelligiyle daha komplike organizmalari nasil olustuguna geciyor.
Oldugumuzde geri kalan hucreler toprakta farkli yasam unsurlarina donusuyor ve boylece degisim devam ediyor.
Kitapta olumun keskin bir gecis olmadigi ve cikis noktalari olan bir tunel olmasi uzerinden, longevity ve hucresel biyoloji, hucre programlama konulari ile alakali ilginc bilgiler de var.
Kurgu ile bilimsel, ozellikle biyoloji agirlikli bilgileri ustaca harmanlayip bunlari mantikli sekilde birbirine baglayan Serkan Karaismailoglunun biomortemi tam bir page turner olmus.
Serkan hoca üniversitede fizyoloji hocamdı. Kendisi ile dersleri eğlenerek öğrenirdim. Kitapta da eski günlere döndüm bir yandan akıcı bir yandan bilgi doluydu çok sevdim
Serkan Karaismailoğlu’nun üslubu yine son derece akıcı, kurgu da bir o kadar sürükleyici. Hatta bazı bölümleri Mater serisinden bile daha tempolu buldum. Konu, yazarın tarzına uygun şekilde oldukça provokatif: bir beyin ölümünden sonra sırlarını anlatıyor. Ölüm kavramına farklı bir açıdan baktıran, tartışmaya açık bir zemin sunuyor. Keyifli ve düşündürücü bir pazar okumasıydı. Devamında ne olacağını merak etsem de, GLIA serisindeki her kitabın kendi içinde bağımsız olduğunu öğrendim. Yine de serinin devamını heyecanla bekliyorum.