"Herkese doğduğu yer güzeldir. Hikayelerim Alaşehir'in tek bir mahallesinde yaşanıyor, Bahçelievler'de. Genel olarak taşranın kıstırılmışlığı ama bir taraftan da samimiyeti ve sıcaklığı, insanın kendisini onun bir parçası hissetmesini vurgulamaya çalıştım. Hikayelerimi ben daha çok psikolojik drama gibi hissediyorum. Filedelfiya dememin sebebi şu, birinci Bizans zamanında kasabamızın adı Pheledelphia'ymış. Hikayelerde hem bir gerçeklik hem de kurgusal yanlar olduğu için hatta Dallas'vari bir kurgusu da olduğu için o isim daha uygun diye düşündüm. Ama taşrayı anlatırken, çok şehirli bir sesle kurmaya çalıştım öykülerimi. Benim de hikayelerimde kadınlar, anneler, babalar arasındaki girift ilişkiler var. O yüzden kitap kapağında da bacadan çıkan hayatları anlatmak istedik. Bizim kasabada bir kilise vardı, ama asla hayatımızın bir parçasına dönüştürülmedi. Çünkü her zaman çok seküler bir kasabaydı. Cenazeler haricinde kimse başörtüsü takmazdı. Cumhuriyet döneminin havası bizim kasabaya ulaşmıştı ve kurumsallaşmıştı. Bağlar olduğu için çok köylü de vardı ama gerçek kasabalıların köyle ilgisi yoktu, sürekli İzmir'e kaçarlardı eğlenmeye. Türkiye'nin geçirdiği iktisadi ve politik evrim sırasında bence bizim kasaba çirkinleşti, kötüce şehirleşti ve biraz karaktersiz oldu. Mesela eskiden tek katlı küçük evler varken, birden binalar yükselmeye başladı. Daha köhne, daha kötü, tamamen betondan yapılmış binalar türedi. Hatta daha sonra kat çıkarız diye demirleri açıkta bırakılırdı o binaların ve para buldukça katlar eklenirdi. Kitabı bitirdiğimde anladım ki, hayatımızı o zaman kadınlar şekillendirirmiş kasabada. Babalar otorite figürleri gibiydi ve zannediyordum ki hayatımızdaki yerleri çok büyük. Ama yazınca çıktı ki ortaya, aslında babalar ve erkekler çok detayda kalmış. Kadınlar erkeklere ve babalara haber vermeden kendi kendilerine hayatı organize ederlermiş. Belki kadınların çok fazla sesi çıkmıyordu ama yaşanan hayat, kadınların kurduğu hayatmış."
"Bizim mahallede kimse kimseyle yüzleşmezdi." "…ideal olan, hiçbir zaman normal değildir."
Sevdim… Kitapta, bir Ege kasabasında, aynı mahallede geçen dört öykü var. Öyküler tüm halleriyle kasabayı ve kasabayı oluşturan aileleri, aile ve komşuluk ilişkilerinin dinamiklerini anlatıyor. Yeşim Erdem insan, aile ve toplum olarak bizi açık yüreklilikle işlemiş. Kimsenin kimseyle yüzleşmediği, herkesin karnından ve birbirinin arkasından konuştuğu, bireyin hep bastırıldığı, geri planda bırakıldığı, "el alem ne der?" kaygısıyla nefes alan yapının resmedildiği sayfaları okurken kendinizi tanıdık sularda buluyorsunuz... Yazarın sade dilini beğendim, bir öyküdeki ana karakterin diğer öykülerde az ya da çok yer alması hoşuma gitti. Ayrıca kasabanın ve orada yaşayanların üstüne sinen sıkışmışlık hissini güzel yansıtmış. Ancak, bana göre karakterlere derinden bakmadığı, olayları yeterince mercek altına almadığı kısımlar olmuş, yine de keyifle okudum, çoğunuzun da seveceğini düşünüyorum...
Dört öyküden oluşuyor ‘Filedelfiya Hikayeleri’.Bir kasabada geçiyor hikayeler,pastanesinde gizli saklı buluşulan,büyük şehirlere kurtuluş gözüyle bakılan,her sakininin adımları izlenen,bir ayıp yapıldığında ‘cık cık’lanan buna rağmen düğün dernekler,cenazelerde hep beraber eğlenilen-ağlanılan. . Aslında hikaye değildi okuduklarım.Daha çok bir romanı anımsatıyordu.Farklı hikayelerde farklı karakter aynı sokaktan geçiyor,Mahmut amcanın evine bakıp dalıp gidiyorlardı.Anlatım ve kurgu yönünden çok başarılı bulduğum bir özellik oldu bu.Bir bütünlük değil de köprüler vardı hikayeler arasında. . ‘Abim’ başlıklı öykü ise beni çok etkiledi (kısa bir roman olarak dahi düşünülebilir).Ahmet karakteri öyle gizli öyle yakınlık uyandırıcıydı ki.. . Diğer sevdiğim özellik ise çeşitlilik oldu.’Kötü adamın’ yaptıklarını bir bir anlatması,’boyacı’nın o naifliği (saat detayı gözlerimi yaşartmış olabilir) . O yüzden eğer okursanız bilin isterim: sizi sabah serinliğinde bir kitap bekliyor.
kendisini okutuyor, özellikle son uzun öykü ancak bir ritim sorunu seziliyor, bir durağanlık, süregiden bir zayıflık var... tanımlayamadım... şöyle ki başka öyküleri çıkarsa merak eder bakmak isterim ama romana başlamak istemem...
Yeşim Erdem'in gözlem yeteneğine hayranım!!!!Sağım Solum Önüm Arkam'ı okuduktan sonra hemen zar zor bulup sipariş vermiştim(maalesef şu an baskısı yok umarım tekrar baskıya girer). Kitapta 4 öykü bulunuyor ama hiçbiri birbirinden kopuk değil ana tema aynı ayrıca son öyküde hepsi birbirine bağlanıyor diyebiliriz. Mahalle anlatımı bu kitapta da ana unsurlardan biri, öyle gerçekçi ki sanki bizim mahalle anlattığı yer. Muhabbetler, dedikodular, asla açığa çıkmasın diye uğraşılan sırlar... Çok severek okudum. Yeşim Erdem sanıyorum ki mahalle oluşumunu, aile ilişkilerini çok iyi gözlemleyen ve bunu ülkenin siyasi, kültürel oluşumuyla da bize çok iyi aktarabilen birisi. Bulabilirseniz eğer alın okuyun, tavsiye ederim.
Bir kasabada geçen birçok hayat, birçok hikaye. Bazen konuşan karakteri öldürmek istiyorsunuz, bazense başka bir karaktere sarılmak. Çok güzel bir okumaydı