Bu kitapta - sanatçının ilk yapıtı olmasına karşın - çok ilgi gören Tutkulu Perçem ile yarım kalan son romanı Hoş Geldin Ölüm birlikte sunulmaktadır. İnsanın kendisiyle, çevresiyle ve toplumla olan ilişkilerini ve bu ilişkilerdeki değişik yönleri ustaca ele almaktadır.
Sevgi Soysal was born in Istanbul in 1936. She grew up in Ankara with her father, an architect-bureaucrat originally from Salonica, and her German mother. She studied archaeology in Ankara, continuing her education in that field as well as theater at Göttingen University.
Soysal’s first volume of short stories, Tutkulu Perçem (Passionate Bangs), was published in 1962, the same year that Soysal began working for the Turkish national television and radio (TRT). She went on to write Tante Rosa, a novel of interconnected stories based upon the life and personality of her aunt, Rosel. Her novel addressing male-female relationships and the issue of marriage, Yürümek (Walking), was banned upon charges of obscenity. In 1974 Soysal won the prestigious Orhan Kemal Award for Best Novel for Yenişehir’de Bir Öğle Vakti (Noontime in Yenişehir), which she had written while in prison. Her novel Şafak (Dawn), in which she criticized the coup of 12 March by way of the story of a woman exiled in Adana, was published in 1975. Her memoirs of prison life, originally published in the newspaper Politika, were published in a single volume as Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu (Yıldırım Area Women’s Ward) in 1976. In another book of short stories, Barış Adlı Çocuk (A Child Named Peace), Soysal describes with great literary aplomb the social and political changes during that time, often based upon keen observations of her personal experiences.
Soysal was diagnosed with cancer, which resulted in her death on 22 November 1976. She left behind an incomplete novel, Hoşgeldin Ölüm (Welcome, Death!).
A masterful critic of social injustice, gender inequality, and militarism, Sevgi Soysal’s writings are essential to understanding Turkey since the 1960’s. The fact that Soysal’s complete works continue to attract a devoted readership is proof of the power of her writing, as well as her lasting influence upon both the Turkish public and the intelligentsia.
Soysal’s early stories and essays are of an existentialist bent, as they emphasize the anxiety of the individual vis-à-vis society. In her later works, Soysal’s focus shifts to that of the relationship between the individual and society and to various social issues. Soysal stands out as an author who refused to meet the constricting social demands of her time, most especially those concerning gender. Soysal never flinched when it came to challenging the conformism that she observed in society, including that within the oppositional leftist movement, though she herself took a keen interest in contemporary leftist ideology. In her works, whether memoirs of prison life in Ankara, or the novel-in-stories, Tante Rosa, or any of her other works, Soysal addresses the loopholes, the hitches and glitches in the dominating system with sharp intelligence and scathing irony. Female protagonists who are not afraid to reckon with themselves, or to question their own actions and how those actions are dictated by society, always hold a prominent place in Soysal’s work. These are characters who do not hesitate to embark upon adventures, to live their lives rather than remaining pent up or static, even though they often know that their lust for life will inevitably lead them into certain pitfalls. Whether within the context of prison or the leftist movement, as a newspaper columnist or as a “housewife,” Sevgi Soysal never failed to criticize, with her ironic wit, both herself and the social pressures that constrict the individual, and to reveal the inner workings of daily oppression.
Turkish journalist Yıldırım Türker says that for him, Sevgi Soysal is “a tulle of shrewd attitude, rebellious joy, and intelligence glistening with the sheen of compassion, through which I viewed the world in my early youth.”
Kitap başlarda çok büyüledi. Bunda en güzel öyküsü olan Tutkulu Perçem'in başa alınması etkiliydi sanırım. Kitaptan sevdiğim bölümleri alıntılıyorum: "... Tutkularımı bir gün aydınlığa çıkarmanın yeri miydi bu kent. Bu kent gidişli gelişli bir caddeydi. İki taraflı gelip giderlerdi. Üç beş vitrin, bilmem şu kadar inşaat ve daha çok parti merkeziydi. Suç bütün bütün perçemlerimdeydi. Onlar böylesi kıvrılmasalar asmayacaktım tutkularımı uçlarına, asamayacaktım. Yeni dikilen bir troleybüs direği, bir yol makinesi, bir kavga olmayı diledim. O zaman bakacaklardı. Bulmadan edemeyeceklerdi. Buna zorunluydular. Geçimleri bundandı... " Ruhsuz kent Ankara'da farkedilmeyi bekleyen ceylan gibi bir ruha sahipti Sevgi Soysal.
Sevgi Soysal okumak ve tartışmak, kitap hafif karanlık olsa bile insanı mutlu ediyor. Öyle seviyoruz kendini, sevgi soysal inceliğini.
Yayınevi güzel bir derleme yapmış. Sevgi Soysal’ın ilk kitabı Tutkulu Perçem ve son ve yarım kalan kitabı Hoşgeldin Ölüm bir arada. İlk kez bir yazarın ilk kitabı ve son kitabını birlikte okuyorum. Öykü kitabından, dönemini çok iyi yansıtan incelikle örülmüş bir romana geçiş. Tutkulu Perçem yazarın kendisiyle konuştuğu, sayıklama öyküleri gibi. Monolog halinde akan bir iç döküş öyküleri. En çok İkili hikayesini sevdik. Konuştukça açıldı hikaye. İroniyle dolu keşfedilesi anlatımlar. Güneşin Türküsünü çağıran Nazım’dan, insanların türküsünü çağıran sabah müezzinine geçiş ama güneşin türkü çok daha içten geliyordu kulaklara.
-Kadının biri bir gün zeytinyağlı dolmayı sade yağla pişirdi — kocası o gün denizaşırı kentlere gitmeye özlediğini anladı.”
“Tutkuları birer birer perçemlerinde dolaşıyordu.”
“Yeni evleniyorsunuz demek? Allah bir yastıkta çürütsün.”
“İşte yine sıkılıyordu kadın. Bıraktı kocalarını, nenlerini, bilmemnelerini be yürümelere çıktı.”
“Umut verdi çocuğa — Ne umudu? Umut mu verdim? Bakın ne güzel umut vermişim. Ya siz ne verdiniz? Siz onu bile vermediniz bana. Sıkıldım işte. Sıkılmamı bildim. Yeşile boyalı bahar resimleri sevmeleriniz bana. Bahar temizliğine zorunlu ev kadınları sevmeleriniz. Sevilenler kendilerini aşsalardı da sevenler olsalardı — diyor biri.”
İlksöz: Hayat da bu roman gibi yarım kalıyor aslında.
Yarım bir hikâye nasıl anlatılır ki. Aslında yarım bile olduğu şüpheli, sadece 50 sayfa var elimizde. Sevgi Soysal'ın kanser tedavisi sürecinde yazmaya başlayıp tamamlanamayan bir 50 sayfa. Belki de hikâyeyi anlatmak yerine Sevgi Soysal'ı anlamaya çalışmalıyım bu son kitapta. Onun, ölümünün yaklaştığını bildiği her anda daktilosundan yeni sayfaları çıkarma çabasını...
İlk cümleden "Yenişehir" sevdasını görmeliyim, sanki "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti"ne yaptığı göndermeyi bizim de farketmemizi isteyişini anlamalıyım. Yenişehir'in kısaca anlattığı koşuşturmacasından sonra karşımıza hemen çıkardığı Sema'ya gözlerimi çevirmeliyim. 12 Mart Muhtırası ile okuduğu üniversiteden atılan ama inandığı düşüncelerden sapmayan Sema'ya. O, dergi satmak için umutsuzca Yenişehir sokaklarında dolaşırken, "Şafak"ta Adana sokaklarında umutsuzca dolaşan Oya'yı hatırlamalıyım. Hikâye ilerleyip Sema tutuklukta yaşadıklarına değindikçe "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu" gelmeli gözümün önüne. Sema'nın ilişkilerini okudukça "Yürümek"teki kadın erkek ilişkisinin gelişme süreci olmalı hep aklımda. Sema'nın tüm olumsuzluklara karşı mücadele etme direncinde "Tante Rosa"nın ayak izlerini hissetmeliyim. Gecekondu mahallesinin hikâyelerine uzanırken "Tutkulu Perçem"e hâkim olan "Bozkır"ın havasını çekmeliyim ciğerlerime.
O 50 sayfanın tamamını okurken hikâyenin giderek dallanıp budaklanmasındaki çaresizliğe üzülmeliyim. Belki birkaç kitaba/hikâyeye yayacağı kafasında dolanan birçok şeyi ardı ardına sıralamasında, o yaklaşan zamanın çaresizliğini fark edişine burkulmalı yüreğim. Yazımdaki o alelacele tarzı, yılların Sevgi Soysal kalemiyle karşılaştırmayıp, zamanla yarışta içine düştüğü ikileme kahrolmalıyım. Tüm kitaplarını bu yarım hikâyeyle tamamlarken, genç yaşta, daha birçok eser bırakabilecekken zamansız gidişine hüzünlenip ne Sağlıcakla demeliyim ne de Kitapla. Sonsöz bile anlamsız geliyor bu noktada. Belki sonsöz yerine okuduğum tüm kitaplarını aklımda tutup, yaşattığı hisleri aklıma getirip, hikâyelerle ve oluşturduğu duygularla ortaya çıkan bağları "Barış Adlı Çocuk'taki Eskici hikâyesi ile ilişkilendirmeliyim. Ama ben bu hikâyeleri ve yarattığı duyguları o Eskici'ye satmayıp hep içimde saklayacağım. . . .