Canım sıkılyordu bu yorumu yazdım…
Norveç’li düşünür ve yazar Lars Fr. H. Svendsen’in kendine göre bir denemesi, bana göre oldukça yetkin bir araştırması bu kitap: “Sıkıntının Felsefesi”. Konuyu sadece psikolojik boyutunda tutmayıp, felsefi boyutunun da önemini vurgulayıp bu düşüncelerini edebiyattan örneklerle destekleyerek hem zengin bir içerik hem de okunması kolay felsefi ağırlıklı bir çalışma ortaya koymuş. Yazar ve düşünürlerden çokça alıntılar yapmış. Örneğin Nietzsche, Pascal, Kierkegaard, Cioran, Schopenhauer, Rousseau, Kant, Heideger, Wittgenstein, Foucault, B. Russel. W. Benjamin, Adorno gibi düşünürler yanında Pessoa, Leopardi, Kafka, S.Beckett, A. Warhol, Bernanos, E. Pound, Goethe, Flaubert, Stendhal, Thomas Mann, Büchner, Çehov, Baudelaire, Proust, Byron, T.S.Eliot, İbsen, Valery gibi edebiyatçılar çalışmada yeralmışlar.
Sıkıldığımız için dünya saçma (absurd) görünür, yoksa dünya saçma göründüğü için mi sıkılırız? Cevabını verebilene aşkolsun. Burada söz konusu olan basit neden-sonuç ilişkisi değildir.
Sıkıntıda, melankolinin cazibesi eksiktir, melankolinin bilgelikle, duyarlılıkla ve güzellikle sürdürdüğü geleneksel ilişkiden ileri gelen cazibe sıkıntıda yoktur. İşte bunun içindir ki sıkıntı estetler için o kadar da çekici değildir. Ayrıca sıkıntıda depresyonun ciddiyeti de eksiktir, bu onu psikologların ve psikiyatrların gözünde daha az ilginç kılar. Melankoliyle ve depresyonla karşılaştırıldığında, sıkıntı derin bir çözümlemeyi hak etmek için dolambaçsız olarak fazla bayağı ve avama hastır.
Tanrılar sıkılıyordu: insanları yarattılar, diye yazar Kierkegaard. Adem tek başına olmaktan sıkılıyordu: Havva yaratıldı. O andan itibaren, sıkıntı yeryüzüne indi. Nietzsche, Tanrı'nın Yaratılışın yedinci gününde sıkıldığını düşünür ve sıkıntıya karşı, tanrıların bile boşuna savaştığını iddia eder.
Sıkıntının romantizme geçiş dönemine değin fazlaca konu edilmediğinin altını çizmek isterim. Romantizmle birlikte sıkıntı, bir şekilde layık olduğu değeri
kazandı ve halka mal oldu. Varoluşsal sıkıntının moderniteye özgü bir fenomen olduğu hususundaki fikrimi muhafaza ediyorum diyor yazar.
Sıkıntı modern insanın "ayrıcalığı"dır. Her ne kadar tarih boyunca üzüntü ve neşe niceliğinin görece değişmeden kaldığına inanmak için gerekçelerimiz varsa da, sıkıntının belirgin olarak arttığını belirtmek gerekir. Dünya görünür biçimde çok daha sıkıcı bir hal almıştır. Romantizmden önce, söz konusu olan, asillere ve papaz sınıfına mahsus marjinal bir fenomendi zira bu, dış zenginliğin bir belirtisi olarak görülürdü: sadece hiçbir maddi problemi olmayan rahat tabakalar sıkılma lüksüne sahipti. Toplumun tüm sınıflarına yayılmakla özel karakterini kaybetti. Bu yüzden batı dünyasında ayrım gözetmeksizin dağılmış olduğunu varsayabiliriz. Sıkıntı her zaman kritik bir unsur içerir, böylelikle ya verili bir duruma ya da bütün olarak varoluşa ilişkin derin bir tatminsizliği ifade eder.
Schopenhauer insanın bıkıp usanmadan, yaşamın temel bir koşulu olan sıkıntıdan, ona başka biçimler vermek suretiyle, kurtulmaya çalıştığını düşünür: Ama bu dönüşümler başarısız olunca ve ıstırabı bastırmak gerekince, yaşam sıkıcı hale gelir. Eğer insan sıkıntıyı kırmayı başarırsa, ıstırap geri gelecektir. Tüm yaşam varoluşa yönelmiş bir kovalamacadır, ama varoluş artık problem yaratmadığında, yaşam arlık ne yapacağını bilemez ve sıkıntıya boyun eğer. İşte bunun için, sıkıntı "kültürlü" kişilerin karakteristiğiyken, sefalet kitlenin hissesine düşer. Eğitimli kesim için, sorun, bol bol sahip olduğu bu boşuna zamandan yakayı kurtarmaktır. İnsanın arzusu vardır ve bu arzunun hedefi, onu veren doğadır, toplumdur ya da hayal gücüdür. Eğer hedeflere ulaşılamaz sa, sonucu sıkıntıdır.
Sıkıntı, ruhun doymak bilmez ihtiyacını yatıştırabilecek hiçbir şey bulamamanın derin ümitsizliğini ifade eder. Belirtelim ki, Leopardi'de de sıkıntı, soylu yaradılıştan olanlara mahsustur, "halk" ise olsa olsa basit aylaklıktan çeker
David Cronenberg'in 1996 yılında çıkan filmi Çarpışma (Crash), J.G. Ballard'ın 1973'te yayımlanan aynı adlı romanından esinlenir. Çarpışma, gerçeklik, sıkıntı, teknik ve cinsellik arasındaki ilişkiyi ele alır. Çok gereksiz ayrıntıya girmesi , sayfalar ayırması konuyu dağıtma dışında bir şey getirmiyor bu bölüm.
Beckett'ın öylesine ustalıkla açınsadığı şey tam olarak bu değil midir? "Sıkıntı" sözcüğü onun romanlarında ve piyeslerinde çok sık geçmez. Bununla birlikte, Proust başlıklı denemesinde, sıkıntı üstüne, Schopenhauer'den güçlü bir biçimde etkilenmiş bir tartışma buluruz. Beckett yaşamın temel belirlenimini ıstırap ve sıkıntı arasında bir git-gel hareketi olarak görür. Külliyatının büyük bir bölümü "sıkıntı komedileri" olarak nitelendirilebilir. Bu, en net biçimde *Godot'yu Beklerken'de* görülür,
Sıkıntıyla mücadele etmenin tek emin yolu belki de romantizmi kesin olarak terketmekten ve varoluş içinde kişisel bir anlam aramaktan vazgeçmekten ibaret olacaktır.
Ağrımın yeri saptanır, oysa sıkıntı, yeri, dayanağı, şu hiçten başka hiçbir şeyi olmayan, tanımlanamaz, sizi aşındıran bir acıdır diye yazar Cioran. Sıkıntı bir heyecan da olabilir, bir duygusal tonalite de. Belirli bir şeyden dolayı sıkıldığınız zaman bir heyecandır, tüm dünya sizi sıktığı zaman ise bir duygusal tonalitedir. Durum sıkıntısının çoğu kez bir heyecan olduğunu, varoluşsal sıkıntının ise daima bir duygusal tonalite olduğunu söyleyebiliriz. Bir heyecan çoğu kez bedenin belli bir bölümüyle ilgilidir, oysaki duygusal tonalitenin özgül bir yeri yoktur. Örneğin sıkıntı bedenin hangi bölümüne yerleştirilebilir? Bazı duygusal tonaliteler toplumsal yaşama uygundur, örneğin mutluluk), buna karşılık diğerleri yalnızlığa sürükler, örneğin sıkıntı.
Sıkıntıya ya da herhangi başka bir duygusal tonaliteye başkaldırmak mümkün değildir. Ama onu kabul etmeyi ya da bastırmayı seçebilirim. Bertrand Russell sıkıntıya tahammül edemeyecek bir neslin küçük insanlar nesli olacağını yazar. Sanırım haklı. Zira belli bir sıkıntıya dayanma yetisi olmadı mı, sefil bir yaşam ya da sıkıntıdan ebedi bir kaçıştan ibaret bir hayat sürdürülür. İşte bunun içindir ki tüm çocuklara sıkılmayı öğretmek gerekir. Bir çocuğu sürekli meşgul etmek, onun eğitiminin önemli bir yanını es geçmektir.
Sıkıntı sıkıcıdır, çünkü sonsuzmuş gibi görünür, ama yaşamda bizi karşılayan ve bizi kendi sonluluğumuza gönderen bir sonsuzdur. Nietzsche'nin sözcükleriyle söylersek: "Sıkıntıya karşı bütünüyle siper alan, aynı zamanda kendi kendisine karşı da siper alır". Sıkıntıda yalnız başımızayızdır, çünkü kendi kendimiz dışında bir dayanak bulamayız ve derin sıkıntıda kendimizde bile bir dayanak bulamayız. Tarihsel bir görüş açısından, yalnızlık, Tanrı'ya, tefekküre ve vicdan muhasebesine götüren bir
mahiyette olduğu ölçüde, çoğu kez olumlu olarak düşü nülmüştür. Ama bugün pek az kişinin yalnızlığa karşı olumlu bir bakışı vardır.
Sonsöz olarak yazar sıkıntıyı, yaşamın kendi ağırlığı olarak, kaçınılmaz bir veri olarak kabul etmek gerekir. Bu, görkemli bir çözüm değildir, ama sıkıntının çözümü yoktur diye bağlıyor. İlginç buldumbu kitabı.