Sema Soykan bu kez, direnci hiç bitmeyen, vatan sevdalısı bir halkın destanını yüceltmek için, cesaretle yazıyor.
Belki, Kıbrıs’ın 1958’de fikren, 1963’te kalemle, 1974’teyse kanla yazılan tarihini ustalıkla resmediyor. Adada Türklerin yaşadığı sıkıntıları iz bırakacak, nefes kesici bir romanla hatırlatıyor.
Bu romanda, uzun araştırmalarla ulaşılmış, bazıları unuttuğumuz, bazılarıysa bizlerden saklanmış gerçekler var; Kıbrıs halkının tarifsiz acıları, ikiye bölünmüş geçmişleri, umutları ve ayakta kalabilme kudreti var; acımasız savaşın, kederli zorunlu göçün, işkencelerle dolu siyasi planların, gizli teşkilatların ve halk isyanının gurur ve gözyaşlarıyla okuyacağınız destanı var.
Ve elbette aşklar var… Kimi imkânsız, kimi zamansız, kimi plansız. İngiliz Sarah’ın, Kıbrıs Türkü Sevgi’nin ve anavatandan gelen mücahit Yiğit’in kuşaklar boyu, iç içe geçen eşsiz hikâyesi var.
“Sema Soykan’ın önceki romanları Keşke, Adsız Roman, Kilit Taşı ve Öteki Şeylerin Tarihi kitabını okuyana kadar bildiğimi sandığım bazı şeylerin bilmediğim taraflarını öğrendiğimde nasıl heyecanlandımsa, bir aşk öyküsünün yanı sıra Kıbrıs’a dair titizlikle incelenmiş tarihi gerçekleri öğrendiğim için de aynı heyecanı duydum. Çünkü Soykan öykülerini, okurlarına bir tarihçi dikkati ile araştırdığı gerçeklere dayandırarak sunar. Okurları roman okumanın tadını yaşarken, çok değerli bilgiler kazanır. Bir okur için de bir taşla iki kuş vurmak, tam da buna denir bence. Belki’yi sizlerin de aynı heyecanla okuyacağınıza eminim.”
Ayşe Kulin
“Akdeniz’in incisi Kıbrıs’ın unutulan yakın tarihi, Sema Soykan’ın kaleminde yeniden hayat buluyor. Sema Soykan, temel hakları elinden alınan, baskılanan ve acımasızca katledilen Kıbrıslı Türklerin acıları, özlemleri ve umutlarıyla harmanlanan büyük direnişini destanlaştırmış.”
Her türkün okuması gereken bir kitap. Tarihi gerçekleri yanlış anlaşılmalar ve fedakarlıklarla hayatı kesişen insanlarla olay örgüsüne işlemiş yazar, sayılamayan onca acı onca ismin yanında kitapta okuduklarım bile zaman zaman kitabı kenara koyup nefes alma ihtiyacı hissetmeme sebep oldu. Özellikle 2000’ler sonrası nesil için tepsideki fincandaki dekorlardan öte bir Kıbrıs. Atatürk’ün bu ada bizim için önemlidir sözünün altını dolduran bolca araştırmanın ürünü olduğuna şahit olduğum bir kitap.
This entire review has been hidden because of spoilers.
belki bir kıbrıs romanı, sema soykan’ın hem tarihsel hem de duygusal derinliğiyle beni gerçekten içine çeken bir eser oldu. romanı okurken, sadece kıbrıs tarihini öğrenmekle kalmadım, aynı zamanda karakterlerin iç dünyasına, kırılgan güven ilişkilerine ve geçmişin gölgesine dair yoğun bir deneyim yaşadım. başlangıçta yiğit, sevgi, sümer, tomris ve sarah gibi karakterlerle tanışırken, onların kişisel hikâyeleri üzerinden kıbrıs tarihini adım adım öğrenmek, tıpkı hayden white’ın tarihyazımında bahsettiği gibi, geçmişin yalnızca belgelerden değil, anlatı biçiminden de şekillendiğini hissettirdi. osman nuri ve ahmet gibi karakterlerin tarih anlatımı ise bana hem ders niteliğinde bir panorama sundu hem de anlatının subjektif doğasını fark ettirdi; burada tarih, sadece olayların dizilimi değil, anlatıcıların bakış açıları ve seçtikleri detaylarla anlam kazanıyor. özellikle kıbrıs’taki yahudi kampları ve adanın israil’in kuruluş sürecindeki rolü gibi konuları ilk defa burada öğrendim. yazar, diliyle net bir şekilde milliyetçi ve atatürkçü bir duruş sergiliyor; olayları tamamen türklerin açısından yorumluyor ve bu yönüyle metin, sadece bir roman değil aynı zamanda bir ulusal bellek inşası gibi çalışıyor. tomris ve sümer gibi karakterler, geçmişin tanıkları olarak tarihi bizim gözümüzün önüne sererken; sarah, özellikle annesi üzerinden osmanlı–ingiliz ilişkilerini, ingilizlerin çıkarcılığını ve osmanlı’nın çaresiz bırakılışını anlatıyor.
karakterler öylesine canlı ve katmanlıydı ki, onların yaşadıkları olayları sadece okumakla kalmıyor, bir anlamda yanında yaşıyor gibi oluyorsun. sevgi, kırılgan ama güçlü bir karakter olarak benim duygusal pusulam oldu. yiğit’in kimliği (araf/mert doğan) ortaya çıktığında onun davranışlarını geriye dönük yeniden yorumlamak zorunda kaldım ve bu okurda güven ile ihanetin kırılganlığını çok etkili bir biçimde hissettirdi. sarah ise tam anlamıyla bir muamma; hayatı yalanlar üzerine kurulmuş, hem manipülatif hem de trajik bir figür. onun belgeleri çalması, gerçekleri saklaması, ardından ingiltere’den kayıtlarla tüm doğruları açıklaması ve ölüme yaklaşması, onun hem insan hem de politik tarafını gözler önüne seriyor. elena’nın kararlılığı ve istikrarı, sarah’ın dramatik karmaşasıyla kontrast oluşturarak romanın kadın karakterler açısından derinleşmesini sağlıyor.
roman boyunca tarih ve kişisel hikâyeler sürekli iç içe geçiyor. osmanlı’nın kıbrıs fethi 1571’den 1974 kıbrıs harekâtı’na kadar yaşananlar, tarihsel belgeler ve karakterlerin tanıklıklarıyla aktarılırken, linda hutcheon’ın “historiographic metafiction” kavramını hatırladım; metin hem tarihi anlatıyor hem de bu anlatının nasıl kurgulandığını ifşa ediyor. michel-rolph trouillot’nun düşüncesiyle bağlarsak, sarah ve yiğit’in sakladıkları, anlatılmayanlar ve sessizlikler, romanın gerilimini ve anlam katmanını artırıyor.
-spoiler- son bölümlerde sarah’ın geçmişi ve aile sırları, romanın dramatik doruk noktası oldu. sarah’ın babası sandığı adamın aslında amcası olduğunu, annesinin henry ile olan aşkını ve elena ile sarah’ın kuzen olduklarını öğrenmek, hem karakterlerin motivasyonlarını hem de okurun hislerini kökten değiştirdi. yiğit’in gerçek kimliğinin ortaya çıkması ve sevgi ile tekrar birleşmeleri, güvenin kırılgan ama onarılabilir bir tema olduğunu gösteriyor. bu açıdan roman, hem duygusal hem de etik açıdan okuru sorgulamaya itiyor: kim gerçeği söylüyor? kimin haklılığı ve yanlışı var?
-spoiler-
sonuç olarak, belki bir kıbrıs romanı, tarih, politika, aşk, ihanet ve aile sırlarını ustaca harmanlayan bir eser. okurken hem tarihsel bir yolculuk yaptım, hem karakterlerin kırılgan dünyalarına dokundum, hem de geçmiş ile bugün arasındaki bağın ne kadar karmaşık olduğunu hissettim. roman, sadece bir kıbrıs tarihi anlatısı değil; aynı zamanda kimlik, güven, ihanet ve geçmişin bireyler üzerindeki etkilerini samimi bir dille sorgulatan, tekrar tekrar okunacak bir deneyim. sena soykan, hem okuru düşünmeye hem de hissetmeye davet ediyor; ben de her sayfasında hem karakterlerin yanında oldum hem de onların perspektifinden dünyayı yeniden gördüm.
romanı bitirdikten sonra sarah hakkında yazmak istiyorum. kuşkusuz romanın en önemli karakteri sarah.
sarah bence romanın en kaygan zeminde duran, okurun sürekli “acaba gerçek yüzü bu mu?” diye sorguladığı bir karakter. onun hikâyesi, yalnızca bireysel bir aşk ya da aile dramı değil, aynı zamanda ideolojik çatışmaların, kimlik karmaşasının ve tarihsel çıkar oyunlarının bir yansıması gibi işliyor.
bir yandan, türk düşmanı bir ingiliz babayla, atatürk hayranı ve olaylara daha dengeli yaklaşan bir annenin kızı olması, sarah’ı zaten içsel bir gerilimle hayata başlatıyor. bu iki dünya görüşü, onda hem bir çekim hem de bir itme yaratıyor: annesinin ölümünden sonra babasının etkisi ağır basıyor, ancak annesinden aldığı değerler zamanla bilinçaltında filizleniyor. böylece, okur sarah’ın hem ideolojik hem de duygusal olarak sürekli “taraf” değiştirme potansiyelini görüyor.
diğer yandan, sarah’ın yalanları—ister “küçük kaçamaklar” ister stratejik manipülasyonlar olsun—onun hem hayatta kalma taktiği hem de kişisel zaafı. şapka hikâyesindeki gibi basit görünen bir olay bile, onun ilişkilerinde gerçeği manipüle etme alışkanlığının minyatür bir örneği oluyor. cemal, süha, yiğit, sevgi… kimle muhatap olursa olsun, sarah hep kendi hedefi doğrultusunda gerçeği eğip büküyor. bu, okurda hem hayranlık hem tedirginlik uyandırıyor: zekâsı ve tatlı diliyle krizlerden sıyrılma becerisi etkileyici, ama bu beceri güven duygusunu sürekli kemiriyor.
en önemlisi, sarah’ın adaya dönüşündeki “film belgeseli” bahanesi, onun hâlâ aynı stratejiyi sürdürdüğünü gösteriyor. oğlu can’ı bulma arzusu belki içten, ama onu gerçekleştirmek için sarıldığı yol yine yalan üzerine kurulu. böylece sarah, trouillot’nun “sessizlik” dediği stratejiyi kişisel düzlemde uygulayan bir figür hâline geliyor: gerçeğin bazı parçalarını saklıyor, bazılarını yeniden kurguluyor, böylece kendi anlatısını kuruyor.
kısacası sarah, okura tek boyutlu bir “iyi” ya da “kötü” karakter değil; çıkarları, travmaları ve zekâsı arasında gidip gelen, gri bölgelerde dolaşan, hem ideolojik çatışmaları hem de kişisel zaafları bedeninde taşıyan, katmanlı bir karakter sunuyor.
bence onun hikâyesi, romanın “kimin gerçeği” sorusunu en canlı şekilde temsil eden damar.
sarah’dan bahsedince de oryantalizmden bahsetmeden olmaz. bu romanı okurken edward said’in oryantalizm’i aklımdan hiç çıkmadı. çünkü kitap, sadece kıbrıs’ın siyasi ve kültürel çatışmasını değil, aynı zamanda batı’nın doğu’yu nasıl gördüğünü, nasıl temsil ettiğini ve bazen bilinçli bazen bilinçsiz biçimde nasıl çarpıttığını da anlatıyor.
sarah karakteri bu noktada çok çarpıcı. bir ingiliz olarak büyümüş, çocukluğu tamamen batı merkezli bir tarih anlatısıyla şekillenmiş. babası dediği adam aslında onun hayatındaki en büyük yalanlardan biri. bir yandan türk karşıtı bir aile geçmişi var, diğer yandan annesinden öğrendiği gerçekler bütün kimliğini sarsıyor. edward said’in tarif ettiği o “üstten bakan, egzotikleştiren, kendi gerçeğini mutlak doğru sayan batılı bakış” sarah’ın çocukluğuna sinmiş durumda. ama roman ilerledikçe görüyoruz ki sarah, bu oryantalist bakıştan yavaş yavaş uzaklaşıyor — belki de çok geç kalarak.
elena ise tam tersi. hayatının başından beri çatışmanın ortasında, ezilen tarafta. oryantalist bakışın nesnesi değil öznesi; yani başkalarının hikâyesinde “öteki” olmaktan çok kendi hikâyesini yazan biri. sarah’a göre çok daha istikrarlı, çok daha dirençli. said’in dediği gibi, doğu’nun kendi öz anlatısı ancak bu tür sesler üzerinden yükselebilir. elena o seslerden biri.
romanın politik alt metni kadar beni çarpan şey, kişisel ilişkilerdeki yalanlar, kimlik kurguları ve geçmişle hesaplaşma oldu. burada bir kıbrıs romanı sadece iki toplum arasındaki çatışmayı değil, bireylerin kendi içlerindeki doğu–batı gerilimini de anlatıyor. sarah ve elena’nın kuzen olduklarını öğrenmemiz, bir yandan bireysel hikâyeyi dramatik bir biçimde bağlarken, diğer yandan kıbrıs’ın bölünmüş tarihinin kan bağıyla birbirine bağlanan iki yakası gibi okunabilir.
kitap boyunca oryantalizmin dilde, belgelerde, resmi tarihte nasıl yeniden üretildiğini; buna karşı yerel hafızanın ve kişisel tanıklıkların nasıl direnç gösterdiğini gördüm. said’in “batı doğu’yu sadece anlatmaz, onu yaratır” sözünü hatırladım. burada ise roman, doğu’nun (kıbrıs türklerinin) kendi kendini yeniden kurma çabasını gösteriyor.
son sayfayı kapattığımda hissettiğim şey şuydu: bu sadece bir ada hikâyesi değil, “anlatma gücünü” elinde tutanla, elinden alınan arasındaki bitmeyen mücadele. ve bazen o mücadele, kan bağıyla, yasla, aşkla iç içe geçiyor. sarah, sevgi, yiğit, süha, elena hepsinin hikayesi birbirine geçmiş hikayelerle çok dikkat çeken bir kurgu olmuş. liselerde öğrencilere okutulması gereken bir roman olmuş. sema soykan’ın kalemine sağlık.
Zorlayacak derecede milliyetci bir kitap. Kitapta durmaksizin Turklerin ne kadar mukemmel oldugu, ve tum dunyanin bize dusman oldugu anlatiliyor. Ingilizler, Ermeniler, Yahudiler, ve Yunanlarin neredeyse hepsi hain, Turkler saf, iyi kalpli ve vatansever. Turkler asla kotu bir sey yapmaz, Turk askerleri hicbir sivil oldurmedi. Akli calisan, vicdani olan her yabanci Turklere hayran olur.
Ayni anda ilgi cekici konular da oldugu icin okumayi birakamadim, ancak kaynagi verilen pek cok seyi kaynakta inceledim. Kitaba gectigi sekli kaynagina hic uygun degil, diger ulkeleri dusman gosterecek sekilde degistirilmis.
Ornegin ikinci dunya savasi sirasinda Kibris’ta Yahudiler icin kurulan bir multeci kampi var. Kitaba bakarsaniz Yahudiler cok rahat kosullarda yasamis, kaynaklari somurmus ve neredeyse Kibris’i Israil’e baglamak icin egitimler almis. Kaynaga (TSK tarafindan basilmis bir makaleler toplamasi) baktiginizda ne kadar zor kosullarda yasadiklarini, nasil hastaliklarda bogustuklarini, itiraz etmeye kalktiklarinda nasil iskencelerle karsilastiklarini goruyorsunuz.
Kitap 6-7 Eylul olaylarinda bile Turkleri magdur gostermeyi becermis (bayagi zorlanmis), yasanan “tatsiz” olaylari kurunun yaninda yasin yanmasina baglamis.
Diyaloglar ilkokul tiyatrosu kadar sig, gercekdisi.
Konu guzel, cok kaynak arastirmasi var (cogu yanlis aktarilmis olsa da), ama okumasi cok zor bir kitap.