IN: Koca Osman, Kamer Ana, Hürü Ana, Seyran Gelin, Ferhat Hoca, İdris Bey, Yağız At
OUT: İnce Memed, Ali Safa, Arif Saim, Adem, geri kalan tüm köylüler
Öncelikle bu kitabı Emre Melemez'in sesinden dinledim ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki kendim okusaydım bu kadar keyif almazdım. Muhteşem bir seslendirme. Koca Osman'ın sesiyle bir bağırdı yemin ediyorum araba kullanırken sindim. O kadar keyifli bir deneyimdi. Yaşar Kemal ise yine bildiğiniz gibi. Bu ne kadar olağanüstü bir yazımdır? Her kitabın NYT bestseller olduğu günümüzde bir onlara bakıyorum, bir İnce Memed'e bakıyorum. Pöf.
İnce Memed o kadar derinlikli bir eser ki, Yaşar Kemal Çukurova'nın, Anavarza'nın florasına-faunasına, kültürüne-rengine, diline-sesine, insanına-hayvanına, köylüsüne-kentlisine o kadar hakim ki öncelikle insanı ortam, daha sonra kurgu olarak doyuruyor. Olağanüstü bir perspektif sunuyor. Önce bölgeden, sonra ülkeden.
Artık iyice anladım ki Türkiye için yeni bir sınıflandırma olmalı, o da "Gelişmeye niyeti olmayan ülke". Ben 30 yıl önce okuldayken de "Türkiye gelişmekte olan bir ülkedir" klişesi öğrencilere ezberletiliyordu, bugün de hala aynı şekilde ifade ediliyor. Ben de hep kendime şunu sorardım: Peki Türkiye ne zaman gelişecek? 30 yılda geriye giden muhtemelen nadir ülkelerden olduğu için ve gelişmeye de hiç niyeti olmadığı için artık farklı şekilde ifade etmeliyiz belki de.
Askere gidene kadar hayatımda hiç köy görmemiştim. Şehirde doğdum büyüdüm. Önce askerde ilk kez köyle ve köylüyle tanıştım, daha sonra da eşimin köyü ve civarıyla. Şimdilik tek bir şiirle özetleyeyim: Şükrü Erbaş – Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz? Hatta şu günde ülkenin çok iyi bir temizliğe ihtiyacı var. Şöyle bol sulu, sabunlu sabunlu, köpürte köpürte.
Çünkü olmuyor, bu kafa değişmiyor. Zavallı Narin Güran'ın toprağa verildiği ve katilinin hala bulunamadığı bu yorumu yazdığım günlerde daha nice Narin'ler öldürülmeyi bekliyor, nice köylüler çocuklara, kadınlara, hayvanlara akla hayale gelmeyecek kötülükler yapmak ve üstünü örtmek için bekliyor, nice siyasetçiler güçlü feodal beylikleri saklamak ve/veya bundan pay çıkarmak için ellerini ovuşturuyor.
Dolayısıyla ağaların bu toprak hırsını da bir kez daha okuduktan sonra tekrar etmek istiyorum ki, hepiniz hem gerçek hem de mecazi anlamda toprak olun inşallah.
İnce Memed, İnce Memed kitabının çok az bir kısmı aslında. Hikaye içerisinde minimum görünüyor ve çok az konuşuyor. Tüm hikaye boyunca köylülerin bir yerlere göklere sığdıramadığı, bir yerlere çaldığı İnce Memed'in yıldırımı elinde tuttuğuna da, 100 tane jandarmanın çevirdiği çemberden kaçabildiğine inanacak kadar naif değilim. Ancak bir insanın nasıl bir köye umut olduğunu, gözünü açtığını, cesaretine cesaret kattığı da apaçık ortada.
Organize kötülüğün her daim kol gezdiği ülkemizde ağalarla bir olup köylünün toprağına çöken, vurulduğu zaman da Hürre Ana'ya tedaviye koşan jandarma bugün farklı mı ki? Hayır değil. Bu ülkede her daim feodal yapı, siyasetçiler ve kolluk kuvvetleri eleledir.
Aksi olsaydı bugün şirketlere peşkeş çekilen topraklara kurulacak madenler ile mahvolacak topraklarını, su kaynaklarını savunmak, hem de jandarmadan gaz, cop, dayak yiye yiye, maden sahibinden kurşun yiye yiye savunmak Hürre Analara kalmazdı.
Veyahut bir yandan düzlüğüne yokuşuna, ırmağının akışına, heybelerin nakışına ölürüm derken o güzel, o kadim ağaçlar kesilsin diye halkına zulüm ederken yine dinlenmek için o ağacın gölgesine sığınmazdı kolluk kuvvetleri. Savcı, kaymakam, jandarma kolkola girip toprak ağasının yalanlarına inanmaz, hele de koca bir köyün suyunu kesip diğerine boşaltırken sele sebep olan ağaya "gel bakayım şerefsizin evladı ne istiyorsun bu köylülerden" derdi. Sayısız kötülüğü, at hırsızlığını, toprak yakmayı, ırza geçmeyi, olanca cinayeti daha olmadan evvel araştırır, aslı astarını öğrenirdi.
Son olarak da benim nezdimde Ali Safa neyse, Arif Saim Bey neyse, İnce Memed de odur. Sadece bir terazinin iki tarafındalar. Kahraman, kahraman olarak addedilen kişi değil, onu ilk takip eden kişidir. O yüzden de bu hikayede asıl kahraman canım Koca Osman'dır. Koskoca adam, yaşlı başlı, muhtemelen hasta, yıkılmış, bıkmış ama bir kıvılcımla ayağa kalkıyor. İnce Memed'e inanıyor. İnanmakla kalmayıp büyük bir şevkle insanları da inandırıyor. Eyleme geçiyor, silah kuşanıyor, köyü yıldırmak için kurşuna tutanlara silah sıkıyor. Herkesin aradığı bir eşkiyayı aylarca evinde saklıyor. Risk alıyor. Kalkıyor köyden kaçanları geri getirmeye uğraşıyor, kalkıyor kolluk kuvvetlerine gidip yardım istiyor. Ankaraya tel çekip haberdar ediyor. Peki bizim yerlere göklere sığdıramadığımız Memed napıyor? Afedersiniz ama aylarca yan gelip yatıyor.
Sonra ona destek olmak isteyen, el veren, haberi olsun olmasın silah kuşanan insanlar çıkar. İnce Memed'in aklındaysa sadece bir düşünce vardır. Ali gidecek, Hamza gelecek. Hamza gidecek, Resul gelecek. Hatta bir noktada tamam, gelecek ama şu anda tehlike burada, köylüler açlıktan susuzluktan kırılıyor, çocuklar ölüyor, onu da geldiği zaman düşünürüz diyor ancak bizim "şahin" hala o gidecek beriki gelecek diye eyleme geçmiyor.
O yüzden Ali Safa'nın eylemleri yüzünden eli ne kadar kanlıysa İnce Memed'in eli de eylemsizliği yüzünden en az bir o kadar kanlıdır. Madem kitabın sonunda olduğu gibi bir gecede eyleme geçebiliyorduk, bebeğiyle yaşlısıyla neden o kadar insan açlıktan, susuzluktan öldü? Yaşlının yaşanmışlığı var, o bebeklerin günahı neydi? Göbekten bağlı anaların, o bebeğin hayalini kuran babaların günahı neydi? Aslında söylenecek daha çok şey var ama neyse.
Son olarak, bir kez daha, Şürkü Erbaş'ın "Köylüleri Neden Öldürmeliyiz?" şiiri:
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünemezler...
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında döverler.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler!
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini
ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
Yollara tükürürler..
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarını ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde...
Köylüleri söyleyin nasıl
Nasıl kurtaralim?
Şiirin bir bölümü 27 şubat 1994 tarihli Milliyet Gazetesinde, Melih Aşık'ın açık pencere isimli köşesinde yayımlanıyor. Daha sonra Süleyman Demirel şiire tepki gösteriyor ve Şürkü Erbaş bu eleştiri üzerine Melih Aşık'a şiirde ne anlatmak istediğini açıklayan bir not gönderiyor.
"[Bu şiir] benim başımın belası bir şiir. tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. Şiirde söylediklerimin dışında - şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: Ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke; mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir "Köylüleri niçin öldürmeliyiz?". Kendim için onlar için insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. Sevmediğimiz değil sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi? Yargılanan aslında feodalizm, gelenekler."