“Hani bir kadim atasözü vardır, ‘Her yaşlı adam öldüğünde, bir kütüphane toprağa gömülür’. Sana bırakmaktan en onur duyduğum şey kütüphanemdir.
Ama ya hayat hikâyemizi ne yapacağız? Sensiz geçen bunca yılı, hasretle geçen bunca zamanı ne yapacağız? Sen bizsiz büyüdün, yetiştin, biz sensiz yaşlandık...
Bunca hasret çektiğimiz zamanın hakkından nasıl geleceğiz?
Bilmiyorum güzel yavrum. Henüz bilmiyorum. Ama bunların benimle birlikte gömülmesine gönlüm razı değil. Sana söz veriyorum, bir yolunu bulacağım. Bunca sene biz neler yaşadık, sen yanımızda olabilsen neler olurdu, sana anlatmanın, hatta yaşatmanın bir yolunu bulacağım gözümün nuru. İllaki bulacağım!
Sen nerede, hangi şehirlerde büyüdün? Nelere üzüldün, nelere sevindin? Kimler yaktı canını, kimler sırtını sıvazladı? Ateşlenince kimler tuttu alnını, düşünce kimler öptü dizlerini? Benim gözümün bebeği canım torunum, sen bizsiz nasıl bir hayat sürdün?
Neredesin sen Yasemin’im? Neredesin evladım?”
Çok küçük yaşta köklerinden kopartılmış bir genç kadın…
Hayatta tek hayali New York’ta çalıştığı hukuk firmasının ortağı olmak ve Manhattan’da bir çatı katı satın alabilmek...
Akraba yok, aile yok, vatanım dediği bir yer, gönül bağı yok...
Hiçbir yere ait hissetmiyor kendini.
Ta ki o Emanet’i almaya gelene kadar!
Köy Enstitüsü mezunu bir dedenin torununa bıraktığı EMANET, sizce ne olabilir?
Bu tatlı kitabı Setenay Kunter'in efsane sesinden dinledim ve çok keyif aldım. Özellikle dedesinin köy enstitüleri mektupları anlattığı kısımlara bayıldım. Türk yazarının hazır okuyucuyu yakalamışken birşeyler öğreteyim şeklindeki zorlama didaktik yazım şekli tek yıldızı götüren. Yoksa karakterler iyiydi, kurgu da fena değildi, sonu gayet güzeldi.
Roman, 2 yaşından beri Amerikada yaşayan, Türkiye ile hiç bir bağı olmayan Yasemin'in dedesinin ölümüyle birlikte resmi işlemler için Turkiyeye gelmesi ve Koy Enstitusu mezunu dedesinin ona bıraktığı günlükleri okuyarak geçmişi ile yüzleşmesini anlatıyor. Ben gözlerimde yaşlarla okudum romanı. Kapitalist toplumda büyüyen Yaseminin Ayvalıktaki dede evinde yaşadıkları, komşularla ve eve gelen yardımcı kadın ile ilişkisi ve tabi ki Bora😊 90ların romantik komedi filmi tadında, Koy Enstitulerine de saygı duruşunu ihmal etmemiş bizden bir roman.
Akıcı bir kurguyla, yakın Türkiye tarihini, Köy enstitülerinin nasıl muhteşem bir eğitim sistemi olduğunu anlatan bir roman. İlk üçte birlik kısmını çok hızla okudum, sonrasında bazı yerlerde hız kesse de son kısımda yine güzel toparlıyor. Sayesinde köy enstitüleri hakkında çok net bilgiler edindim, keşke daha uzun sürebilseydi bu eğitim sistemi, şu anda Türkiye çok farklı bir konumda olabilirdi. Yazık, çok yazık.
Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş. Bir gurbetçi olarak ne ağladım, ne ağladım bu kitabı okurken. Değinilen konular özetle; - Köy enstitüleri - genç Türkiye’nin ayakta kalma çabası - fedakar eğitimciler - kötüyü iyilikle yenmek - yaşananların insanı nasıl değiştirdiği - komşuculuk, aile
konu çok güzel, hatta hepimizin sahip çıkması gereken bir mirası ele alıyor. sevdim diyebilirim. yalnızca bu kadar uzun anlatılmasına gerek var mıydı, o kısımdan emin değilim. daha kısa ve öz bir şekildede bu konu ele alınabilirdi diye düşünüyorum.
Muhteşem bir kitap. Özellikle gençler okumalı. Bir taraftan Yasemin'in dedesinin emanetlerinden köy enstitülerine gidiyor, o günleri hissediyor bir taraftan da geçmişte ve bugünde yaşanan müthiş aşklara tanık oluyoruz.