Ali Nail, Karadeniz’deki fırtınadan etkilenen balıkçılara yardım için Rumelikavağı’ndan Kilyos’a doğru atıyla yola çıkar. Karanlık çökünce yolunu şaşırır ve ıssız patikalarda tanımlayamadığı karaltılar görmeye başlar. Bu arada adeta bir ruh gibi süzülerek ilerleyen sevgilisi Meliha’yı görür, peşine takılır ve uçurumdan düşerek bayılır. Uyandığında başucunda ihtiyar bir adam görür... Rivayete göre felsefe taşını ve ölümsüzlüğün sırrını bulan Sen Jermen Kontu, Sultan I. Mahmut zamanında gizlice İstanbul’a gelir ve bu sırrı birine öğreterek tekrar sırra kadem basar. Böylece yüzyıllardır insanların hayatlarını birtakım doğaüstü tekniklerle kendi vücutlarına aktararak yaşamlarını sürdüren Canvermezler ortaya çıkar. Toplumdan uzak ve gezgin yaşayan Canvermezler’i tanıyıp da hayatta kalan kimse yoktur. Tek istisnası, başından geçenleri insanlığı uyarmak için miras bırakan Ali Nail’dir. Ancak yaşayan kendisi midir yoksa hayaleti midir, burası meçhuldür. Selim Nüzhet Gerçek’in Ahmet Kâmil müstearıyla, Claude Farrère’in La Maison des Hommes Vivants adlı eserinden uyarlayarak 1921 yılında İleri gazetesinde yayımladıktan sonra 1922’de kitaplaştırdığı Canvermezler Tekkesi, esrarengiz olayları, doğaüstü karakterleri ve okura yaşattığı mistik ürpertilerle edebiyatımızın ilk gotik romanı olarak değerlendirilmektedir.
Selim Nüzhet Gerçek (1891-1945), Türkiye bibliyografyasının kurucusu, yazar, gazeteci, çevirmen, tiyatro araştırmacısı ve matbaacı. Türkiye’de gazetecilik, matbaacılık ve kitap basımının tarihine ve geleneksel Türk tiyatrosuna dair ciddi araştırmalar yapan ilk kişidir. Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürlüğü’ndeki çalışmaları ile tanınır. 1891'de, Mahmud Celâleddin Bey ile Emine Neyyir Hanım’ın oğullarından ikincisi olarak İstanbul’da, Rumelihisarı’nda doğdu. Babası Mahmud Celâleddin Bey, II. Abdülhamid devrinde Hazîne-i Evrâk, İnsâniyet ve Cerîde adlı dergileri yayımlamış bir aydındır. Annesi Emine Neyyir Hanım, Tepedelenli Ali Paşa’nın torunudur. Selim Nüzhet'in ağabeyi ise, Cumhuriyet dönemi romancısı Abdülhak Şinasi Hisar'dır. İsviçre'deki öğrenimini 1914'te tamamladı ancak I. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine, savaş koşulları nedeniyle 1921’e kadar Türkiye'ye dönemedi. Bu süre içinde Fransa, İngiltere ve İtalya’dan sınır dışı edilerek İsviçre'ye gelen Cenevre, Lozan ve Neuchâtel kentlerindeki Türkler ile ilgilendi, aynı zamanda edebiyat ve tiyatro çevrelerine girdi. Türkiye'ye döndükten sonra Yarın mecmuası (1921-1922) ve İleri gazetesinde (1922) yazılar yazmaya başladı. Kısa bir süre Dârülbedâyi’de tarihî oyunları sahneye koydu (1923). Cumhuriyet’in ilânından sonra gazetecilikten ayrıldı ve öğretmenliğe başladı. Robert College’de on yıl Türkçe ve tarih öğretmenliği yaptı. Bu yıllarda öğretmenlik dışında tiyatro sanatı, matbaacılık, Türk el sanatları üzerine araştırmalar da yaptı ve çalışmalarını çeşitli yayın organlarında yayımladı. Örneğin 1928 yılında, Türk matbaacılığının 200. yıldönümü dolayısıyla, Tanzimat'a değin Türkiye'de açılan basımevleri üzerine bir sergi düzenledi ve Türk Matbaacılığı 200. Sene-i Devriyesi Münasebetiyle adlı kitabı yayınladı. 1938'de genişletilmiş ikinci baskısı yayınlanan bu kitap, Türkiye’de matbaacılığın tarihine ilişkin ilk eserdir. 1931'de, Takvim-i Vekayi’nin çıkarılışının 100. yılı vesilesiyle, kişisel koleksiyonundan oluşan bir sergiyi Galatasaray Lisesi'nde açıp ilk 50 yıla ait gazetelerin tümü ile, ikinci 50 yıla ait gazetelerin bir kısmını sergiledi ve Türk Gazeteciliği 1831-1931 adlı bir kitap yayınladı. Galatasaray Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarından itibaren geleneksel tiyatro ile ilgilenmiş, 1930'lardan itibaren bu çalışmalarını yayılamıştır. Geleneksel Türk tiyatrosunu tanıtan Türk Temaşası (1930) isimli eseri bu alandaki ilk çalışmalardandır. 1933’te, Maarif Vekâleti tarafından Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü için Ankara’da açılması planlanan Neşriyat Sergisi'ni düzenlemekle görevlendirildi. Ankara Lisesi'nde açılan bu sergide son beş yılda yeni Türk alfabesi ile basılan kitaplar sergilendi. Selim Nüzhat Bey, sergilenen eserlerin bibliyografyasını hazırlamak işiyle de görevlendirildi. Türkiye bibliyografyası, Türk harflerinin kabulünden Cumhuriyetin onuncu yılına kadar, 1928-1933 adlı eseri meydana getirdi ve Milli Eğitim Bakanlığı bu eseri İstanbul Devlet Matbaasında bastı. Soyadı Kanunu çıktığında, ağabeyinin soyadı olan Hisar soyadını almak yerine, İstanbul’da ilk itfaiye teşkilâtını kuran Gerçek Dâvud Ağa’ya sempati duyduğundan ve onun yaptığı gibi memlekette herhangi bir işin Gerçek Davud'u (ilk kurucusu) olmak idealini taşıdığından, "Gerçek" soyadını aldı. Derleme Müdürlüğü görevini sürdürmekteyken, kendisine İstanbul Belediyesi Şehir Müze ve Kitaplığını düzenleme ve yönetme görevi de verildi. Bu görev kapsamında, Atatürk'ten anılar taşıyan eşyaların depolandığı, Halaskargazi Caddesi'ndeki Atatürk Evi'ni İstanbul Şehri Atatürk Müzesi'ne dönüştürerek ziyarete açtı. 12 Aralık 1945’te Abdullah Cevdet’in Cağaloğlu’ndaki İçtihad Evi’nde beyin kanaması geçirdi. Kaldırıldığı Yerebatan Sağlık Yurdu’nda öldü. Cenazesi Topkapı semtindeki Merkezefendi Kabristanı’na defnedildi.
Merve Köken'in araştırmaları sırasında bulduğu, dilini Osmanlıcadan Türkçe'ye çevirip sadeleştirdiği eser "Canvermezler Tekkesi" 1900'lerin başında Selim Nüzhet Gerçek tarafından kaleme alınmış uyarlama bir kitap. Türkiye'de korku, Gotik üzerine çalışanların, üretenlerin, araştırma yapanların muhakkak göz atması gerektiğini düşünüyorum. Bu eseri bizlere kazandıran sevgili Merve'ye de ayrıca teşekkür ediyorum.
Bu kitabın aslı Farrere'nin Le maison des hommes vivants kitabıymış. Gerçek bize göre uyarlamış. Adı bence şahane, aslının adından da güzel. Yaşayan İnsanlar /Ölüler yerine Canvermezler kelimesini kullanmak bence muazzam buluş. Kitabı kendi içinde değerlendirmek gerekir, günümüzden yüz sene önce yazıldığı için konu son derece basit kaçıyor çünkü. Ancak hikaye iyi kurulmuş, bizim kültürle de güzel harmanlanmış bir gotik öykü. Sıkmadan okutuyor kendisini, bilim mi büyü mü ne olduğu belirsiz bir beden ve ruh çalma, onun enerjisini emme konusu işlenmiş. Kitap aslında epeydir Osmanlıca arşivlerinde kayıpmış. Kendisine tesadüfen rast gelen ve onu günümüz Türkçesine Latin harfleriyle kazandıran Merve Köken'e de buradan teşekkür etmek isterim. Köken'le yapılmış lezzetli bir söyleşinin bağlantısını da aşağıya bırakıyorum:
Güzel bir kitap. Böyle "kayıp" bir kitabın şans eseri denebilecek şekilde keşfedilip hayata döndürülmesi çok iyi olmuş. Esasen yabancı bir eserin Türkiyeye uyarlanması olan kitabı günümüz diline çeviren Merve Köken de çok başarılı bir iş çıkarmış.
Kitap fazla uzun değil, aslına bakarsanız daha da kısa yazılıp, uzunca bir öykü olarak da sunulabilirmiş en başta. Karmaşık olmayan, duru bir anlatı var. Pek üzerine durulabilecek bir korku boyutu yok, gizem ise eh işte. Daha çok edebiyat tarihimiz açısından, türün tarihi açısından önemli bir kitap. Ben severek okudum, yayınevini ve kitabı günümüze kazandıran Merve Köken hanımı kutlarım.
Fransız edebiyatından uyarlama, Türk edebiyatının ilk gotik eseri. Delüzyonel ve manipülatör erkekler birbirini öldürmeye çalışıyor. Okuması keyifliydi.
Gerçi ölüm dehşetli bir şeydir. Yaşayanların farz ettiklerinden çok kere daha müthiş bir şey. Canvermezler Tekkesi kitabını çekici yapan en önemli unsur; Türk Edebiyatında ilk gotik roman örneği olması. Fransız yazar Claude Farrére'nin " La Maison des Hommes Vivants " adlı eserinden uyarlanarak yazılan Canvermezler Tekkesi, tekinsizliği ve yarattığı psikolojik gerilimi ile oldukça ilginç bir kitap. Karadeniz'de fırtınadan zarar gören balıkçılara yardım etmek için Kilyos'a doğru yola çıkan Ali Nail, karanlıkta sevgilisi Meliha'nin siluetini görür ve onun peşinden giderek yolunu şaşır. Karanlık, tekinsiz olan bu yolculukta atını da kaybeder, bu yetmezmiş gibi uçurumdan düşerek bayılır. Gözlerini açtığında başında gizemli, biraz da ürkütücü yaşlı bir adam görür. Yaşlı adam, dinlenmesi icin Ali Nail'i evine götürür. Bu ev Canvermezler Tekkesi olarak bilinen yerdir. İşte bu noktada Ali Nail'in hayatında bir dönüm noktası başlar. Peki kimdir bu Canvermezler ? I. Mahmut zamanında simya ile uğraşan, ölümsüzlüğü bulduğunu iddia eden Avrupalı kont İstanbul'a gelir ve sırrını birilerine öğretir. Daha sonra Kont'un nereye gittiği meçhuldur. İşte bu sırrı öğrenenler Canvermezler olarak bilinen kişilerdir. Canvermezler ile tanışan Ali Nail , ya sevgilisi Meliha'nin hayatını kurtaracak ya da arafta kalan hayatını seçecektir. Atmosferi ve psikolojik gerilimi iyi yansıtmış Selim Nüzhet Gerçek. Bu metni okurken Osmanlı dönemindeki ispirtizma hareketleri aklıma geldi. İlginç bir metin. Meraklısına öneririm. İyi okumalar.
Yazıldığı dönem itibariyle çok değerli bir eser. Türkçe korku yazınına da aynı oranda değerli bir katkı. Açıkçası uyarlandığı orijinal eseri de merak ettirdi bana.
Gotik ve korku edebiyatını seven her okura öneririm.
Akıcı, sürükleyici, keyifli bir eser.
"İlk önce birbirimizi bir sonsuzluk için istiyorduk. Halbuki altı ay sonra birbirimizi aldatır, birbirimizden intikam alır, nefret eder, unuturuz. Bütün bunları biliyorum. Ama ne zarar var? Birbirimize sonsuzluğu vadettiğimiz zamanlarda herhalde samimiyiz. Birbirimizin yalnız bir "bütün" teşkil ettiğimizi düşündüğümüz zamanlarda samimi, özü doğru adamlarız. Insan bu zamanlar hayatının yarısını oluşturan öteki bölümü kaybetmektense ölümü kendisi kabule razı olur. Sevdiğini kurtarmak için ölümden çekinmez. " sf 46
Bu kitabı arkadaşım sayesinde okudum bana hediye olarak göndermişti. İş Bankası’nın Türk edebiyatı klasikleri dizisinde bayağı geride kalmıştım ve o yüzden Canvermezler Tekkesi’ni büyük bir iştahla okudum. Kitabın orijinal değil de aslında bir uyarlama olduğunu ise ancak kitabı bitirdikten sonra öğrendim. Fransiz Farrere’nin La Maison des Hommes Vivants yani yaşayan adamların evi eserinin Türkçeye uyarlanmış hali. Canvermezler bence daha güzel bir anlam katmış ancak tekke kısmı biraz alakasız olmuş. Efendim bir gün ana karakterimiz ata binip Kilyos’a doğru yola çıkar. Ancak beyninde patates bulunduğundan yanına ne harita alır, ne yol yordam bilen birine benim yolum ne kadar sürecek diye sorar ne de kaybolunca ne yapması gerektiğini bilir. Kaybolduğunu fark ettikten sonra bile ısrarla aynı yolda devam eder. Kardeşim bir geri dönsen ve yol ayrımını tekrar bulsan zaten aşina yerlere kavuşacaksın veya ışıklar yokken devam etme gecenin bitmesini bekle sabah olunca devam edersin ama öyle olur mu olmaz. Ana karakterimiz her türlü anlamsız hareketinden sonra başını ciddi bir belaya bulaştırır ve aslında okurlar olarak onun başına gelenleri kendi yazdıklarından okuruz. En komiği ise azıcık kağıdına ‘aslında ismini yazmamak daha iyi olurdu’ diye ısrarla Meliha adındaki sevgilisini yazması. Bu kadının bir kocası var ama yok bir boşanmış deniliyor bir evli deniliyor o yüzden kafam karıştı. Kitabın en güzel detayı içerisindeki illüstrasyonlar, keşke her kitapta çizim olsa da keyifle incelesek (gerçi dede çizimi ödümü koparmadı değil. Beni en sinirlendiren kısım bu canvermezlerin kadının aklına güven olmaz diye eşlerinin hayatlarının solup gitmesine engel olmamalarıydı. Yazarın bu konudaki cinsiyetçiliği komik geldi çünkü ana karakter de ilk fırsatta onların sırlarını anlatmayı zaten hep istemişti. Zaten bir süredir klasik kitap okumayı azaltmamdaki en büyük etken erkek yazarların cinsiyetçi söylemlerinden gına gelmiş olmasıydı. Kurguyla alakası olmayan kısımlarda bile birden kadını aşağılayan onu küçümseyen ve ona öfke saçan kitaplar beni gerçekten yordu. Bu canvermezler uzun bir ömre sahip olsa da o ömürle yaptıkları tek şey saklı, fakir bir hayat yaşayıp manzara seyretmek (gerçekten tek yaptıkları bu başka bir hayırları yok dünyaya) öyle olunca da kadınların onlara eşlik etmemesine seviniyorum çünkü onları sadece hizmetçileri ve yatak dostu olarak kullanmaktan öte bir şey bilmeyeceklerdi. İlginç bir romandı bu arada. Uyarlama olsa da ilk yerli gotik eser olarak görülüyormuş. Ben Batı klasik gotik eserlerine kıyasla daha rahat okunur buldum ve İstanbul’da geçtiğinden okuması keyifliydi. İstanbul denildiğinde sadece Fatih kısmı kastedilirken günümüzde bu aptal ana karakterin kaybolduğu Belgrad ormanından geriye pek bir şey kalmamış olduğunu düşünmek üzücü gerçi. Son bir ekleme yapıp kapatayım. Selim Nüzhet Gerçek ve Abdülhak Şinasi Hisar kardeşmiş. Soyadı kanunu çıktıktan sonra biri İstanbul'da ilk itfaiye teşkilatını (tulumbacılar) kuran Gerçek Davut Ağa'ya büyük bir sempati duymuş ve Gerçek adını ekletmiş diğeri ise çok sevdiği Rumelihisarı'ndan kaynaklı Hisar soyadını almış. İki kardeşin tarzı o kadar ayrı ki kafamda onları asla kardeş olarak göremedim.
Geçen yüzyıl başının insanları , mekanları arasında bir gizem hikayesi. Selim Nüzhet Gerçek , Claude Farrere’den uyarlamış olsa da , arada geçen mekanlar ve insanlar sayesinde tanıdık bir hale geliyor. Dönemi için muhtemelen alanında ilklerden kısa bir roman denebilir. Bu arada hikayeden bağımsız bir yerlerde ne için yaşam, nereye kadar yaşam , neye karşılık yaşam sorularını da hafiften akla getiriyor.
Karakarga Yayınları'nın güzel bir serisi var. Kayıp Kitaplar Kütüphanesi ismini verdikleri bu seride tarihin tozlu raflarında kaybolmaya yüz tutmuş bilimkurgu,fantastik,korku,polisiye tarzlarındaki kitapları Türkçe'ye çevirip dilimize kazandırıyorlar. Bu tarz kitapların unutulmaya yakınken bu şekilde dillere kazandırılması bence çok kıymetli. Bu tarz eserlerin daha da gün yüzüne çıkması gerekir. Bu seriden daha önce Yeni Kristal Dünya adlı 1600lü yılların sonunda yazılmış bir ütopya kurgusu okumuştum ve o yıla göre oldukça yenilikçi bulduğum bir çok şey vardı eserde. Bu tarz eserlerin de zamanında yazılmış olduğunu bu şekilde öğrenmek güzel oluyor. Canvermezler Tekkesi ise bu seriden okuduğum ikinci kitap oldu. Bu kitap ise Yeni Kristal Dünya'dan tarz olarak da yazım olarak da farklı. Fransa'da yazılmış bir eserin Türkçe'ye uyarlanmış versiyonuyla gazetelerden tefrika edilmiş ve tarihe karışmadan Karakarga bu eseri dilimizde tutmayı başarmış.
Canvermezler Tekkesi, içeriğinden dolayı Türk Edebiyatı'nın ilk gotik eseri kabul ediliyor. Gerçekten de gotik edebiyat dünyayı 1800lü yıllarda inanılmaz sarmışken Türkiye'de bu tarz eserlerin Hüseyin Rahmi Gürpınar ile geldiğini düşünen insanlara bu kitap güzel bir örnek olmuş. Bir uyarlama eser olan Canvermezler Tekkesi'nde balıkçılık yapan arkadaşlarına yardıma giden bir baş karakterimiz var. Bu karakterin adı Ali Nail Bey ve çok sevdiği bir aşkı var Meliha adında. Bir gün Meliha'dan haber alamıyor ve Meliha adada bir yere gittiğini ama neden gittiğini hatırlamadığını söylüyor ve daha sonraki günler Nail Bey, Meliha'yı göremiyor. Bu balıkçı işine giderken atıyla yoldan sapıyor ve çok tekinsiz, inin cinin top oynadığı bir tepeye geliyor. Öyle ki at bile daha sonra kaza yapıyor ve ölüyor. Ali Nail Bey bu tekinsiz yerde Meliha'yı görüyor akşamın karanlığında ama o Meliha kendi Meliha'sı mı acaba? Çünkü ruhsuz ve duygusuz bir kadın var karşısında tıpkı hayalet gibi. Bunlarla kafası allak bullak olan Ali Nail Bey'i yaşlı bir adam buluyor ve geceyi geçirmesi için oğlu ve babasıyla yaşadıkları bir tekkeye getiriyor. Adam oldukça yaşlıyken bir de bu adamın babasının hayatta olması çok tuhaf geliyor adama. Aslında bura sıradan bir tekke mi, burada neler dönüyor; bu tekinsiz yerin olayı ne; bunları anlatıyor kitap.
Gerçekten tekinsizliği güzel yansıtmışlar eserde, orijinalini pek bilmiyorum ama Türkiye'ye göre uyarlamaları da hoş olmuş, daha doğrusu o sıralar Osmanlı Devleti'yken... Bu haliyle başarılı bir aktarım olduğunu söyleyebilirim. Okurken o tekkenin karanlığını, iç gıcıklayıcılığını ve kasvetini hissettiriyor yazar size. Bu yönüyle gotik bir eser denebilir zaten. Bunun yanı sıra az sayfa sayısı ve kolay okunabilirliği sebebiyle kısa sürede bitecek bir eser. Ben bu esere geçtiğimiz aylarda başlayıp yarılamıştım fakat sonra kendimi tam veremediğim için tekrar en baştan başlayarak bitirdim. Bu sefer benim için verimli bir okuma oldu ve bu topraklarımızda geçen gotik eseri okumak dönem şartlarına ve yansıttığı şeylere göre oldukça güzeldi. İç bunaltıcılığını yansıtması başarılıydı. Bunun dışında kurgusunda eksikler vardı bence, orijinali nasıl bilemiyorum ama bir yerleri eksik gibiydi ve bu hissi ben başından beri hissettim. Sonuna doğru tabii ki akıl dışı şeyler oldu ama bunlar eserin türüne göre normal şeyler çünkü gotikte fantastik ögeler de oldukça fazladır ama burada biraz daha fantastiğe kaçılmış gibi geldi. Paranormalden spiritüellikten çok fantastik gibiydi. Beni pek rahatsız etmedi bu durum ama farklı bir son isteyebilirdim sanırım. Yine de bu haliyle okumamdan keyif aldığımı söylemeliyim.
Bu seriyi takip etmeye devam etmek istiyorum. Benim için ortalama sayılabilecek bir kitaptı ama okuduğum için memnunum çünkü topraklarımızda geçen böyle tekinsiz öyküleri okumak da bana keyif veriyor ki normalde de gotik edebiyatı ve korku edebiyatını oldukça seven birisiyimdir. Bu tarz kitapları sevenler bence bu kitaba da bakabilir. İlk gotik Türk romanı olduğu için bir önceliği vardır her zaman.
Okumuş olmaktan mutluluk duyduğum, Merve Köken'in Osmanlıca dan Türkçe ye çevirdiği bu Gotik roman, zaman zaman Bram Stoker'ın kaleminden çıkan Dracula yı anımsattı. Anlatı ve anlatıcı açısından, Jonathan Harker'ın, Kont Dracula'nın şatosunda (himayesinde ve aslında hipnotik tesiri altında) yazdığı güncelerini andırıyor. Her iki romanda da anakarakterler oldukça naif ve kırılgan erkekler ancak, Gerçek'in romanında, iç dünyasını daha yakından öğrendiğimiz bir anlatıcı-karakter aracılığı ile gizemli olaylara dahil oluyoruz ve bu özelliği ile hikaye daha da inandırıcı bir haş alıyor.
Okurken, kendinizi bu sır perdesinin cazibeli akışına bırakın ve Ali Nail Bey'in bu içten anlatısının tadını çıkarın.
Türkçe ilk gotik roman olması ve yazıldığı dönem itibariyle oldukça başarılı buldum,yazar Abdülhak Şinasi Hisar'ın kardeşi.Roman Sarıyerin hemen tüm semtlerinden bahsetmesi ile kalbimde yer etti,o kadar nahif bir dili var ki okurken çok keyif alacağınıza eminim.
Osmanlıca yazılıp bir araştırma sırasında keşfeden Merve Köken tarafından Türkçeleştirilen gotik roman. İsmi çok iyi düşünülmüş, tam bize uygun. Konu artık 100 yıl sonra klişe gibi gelse de zamanı için “ruhun hayat enerjisini çalan” kişiler çok iyi bir seçim. Zamanımızı düşünmeden okuyunca o zamanın içine alan, sürükleyici bir roman.
3,5/5 Yazardan okuduğum ilk kitaptı. Ben başka kitabını görüp listeme almıştım ama bu kitabın konusunu görünce önce buna başladım. Cidden değişik bir konusu vardı. Sadece biraz gereksiz uzatılmış gibi hissettiğim için puan kırdım.
Bu Türk gotik edebiyatın ilk örneği sayılan kitabı okumak çok keyifliydi. Hikayenin akışı ilgi uyandırıcı olduğu ve kısa bir eser olduğu için hızlıca okudum. Canvermezler'den nefret ettim.
arka kapak yazısı ne kadar umut vadeden bir konuya sahipse içi de o kadar alakasız ve sıkıcıydı. edebiyatımızın ilk gotik kitabı olarak geçiyor fakat tonu o kadar yavan buldum ki korku veya gerici o gotik atmosferi alamadım.
dil bakımından yetersiz buldum, anlatmayı seçtiği hikaye ile anlattığı sıralama ve şekil hiç uyumlu değil ve bu yanlış ya da eksik hikaye anlatış biçiminin konuyu çok gölgede bıraktığını düşünüyorum. kitabın ismi dahil olmak üzere ele aldığı konu çok daha ilginç bir şekilde yazılabilecekken sonu gelmez diyaloglar ve tekrarlar yüzünden okuyucuyu çok sıkıyor. sürekli bir ikna etme çabası var ve hissiyat veremediği için durumun vahammiyetini sürekli açıklayarak hissettirmeye çalışıyor ki bu en nefret ettiğim şeylerden biridir.
bu daha çok ortada bir fikir var ve iskelet oluşturularak bırakılmış hissiyatı veren bir kitaptı. yazıldığı dönemin gerek edebiyata bakış açısı gerek hikaye anlatıcılığına yaklaşımlarını apaçık bir şekilde hissettiren bir kitaptı maalesef çünkü klasiklerin büyük bir kısmında yaşadığım durum büyüsel anlatımın veyahut sihir hissiyatının metine ulaşmasının önüne geçme çabası ve gereksiz bir resmiyet korunmaya çalışılması.
haliyle harika bir isim, güzel bir fikir, yerli edebiyat için ilham alınabilecek bir fantastik konu örneği ama başarısız bir hikaye anlatıcılığı olmuş.
Uyarlama bir eser olan Canvermezler Tekkesi'nde gotik edebiyata dair pek çarpıcı bir yan ortaya çıkmıyor olsa da, Gotik tema içerisinde sıkça ele alınan ölümsüzlük fikrinin ele alınışı (ya da uyarlanışı) dikkat çekici. Bir dede, oğul ve torun üçlüsü, neredeyse kökhücre teknolojine benzer simya ögeleriyle süslü bir teknolojiyi kullanarak, bedenlerini diğer insanlardan aldıkları genç hücrelerle yeniliyorlar; yüzlerce yıl yaşıyorlar.
Diğer Gotik eserlerde ele alınan "genç ve ölümsüz" fikrinin karşısında sunulan "yaşlı ve ölümsüz" fikri, bu eser için belki bir ayırt edici vasıf olabilir. Ölümsüzlüğü ancak yaşlı bir kişiliğin kaldırabilmesi, ölümsüz birinin uyması gereken yaşam tarzı değişikliklerini bir gencin sürdürememesi mesela Dorian Gray'de de ele alınan bir konudur. Dorian Gray genç ve tanınma arzusunda biri iken çevresini değiştirmemesi ile deşifre olmuş, toplumun hakkındaki görüşlerinden etkilenir hale gelmişti. Canvermezler tekkesininin canvermezleri yavaş ve küçük şeylerden zevk alabilen yaşam tarzları ile uzun ömüre uygun bir hale gelmişler. Her ne kadar ana karakter için bu halleri faydalı olmasa da...
Yalan yok. Elime aldığım ilk an cinli minli bir hikaye sanmıştım. Çok şaşırtıcı, makul bir zemine oturan ölümsüzlük hikayesi ile beni şaşırtmayı başardı. Elbette ki bu ölümsüzlüğün içerisinde varoluş felsefesinin dalgalandığı bir deniz yok. Yazarın böyle bir kaygısı yok zaten. Claude Farrere'in kitabını okuduğunda aklına gelen bu hikâyeyi kaleme almış. Çok zorlayacak olursak kimseye zarar vermek istemeyen Hasan Baki ve tekke üyelerinin ölmemek için gençlerden hayat unsuru sömürmeye ihtiyaç duymalarının -her ne kadar yazar değinmese de- onlara hissettirdiği kötü hislerden bahsedebiliriz. Çünkü onlara göre bir ölümlü yaşamında "dakika dakika yaklaşan" ölüm fikri varken hiçbir şeyden zevk alamaz. Gün batımının o güzel manzarası onlarda ölüme bir gün daha yaklaştık hissinden daha fazlasını veremez. Bundan zevk alabilmeleri için ölümsüz olmaları gerek, ölümsüz olmaları için de gençlerden hayat çalmaları gerek. Hikâyeyi okuduğunuzda mutlaka beğeneceğinizi tahmin ediyorum. Yazarın hayatı, esinlendiği kitabın yazarının ülkemizle ilişkisi ve kitabın detaylı incelemesini kanalımızda paylaştım. Linki bırakıyorum. İyi okumalar
Öncelikle 'Kayıp Kitaplar Kütüphanesi' fikri çok güzel, serinin geri kalanını da vakit geçirmeden okumak istiyorum.
Kapağın tasarımı çok hoş, beni oku diyor, tabi ki 'İlk Türkçe Gotik Roman' ibaresi de sizi kendisine çekiyor. Kitap boyutu normal kitaplardan biraz küçük ama cep boylardan büyük. Puntosu da göz yormayan şekilde, keşke tüm kitaplar bu boyda basılsa, okuması çok rahat.
Kitaba gelirsek, yabancı bir eserden uyarlama olarak gazetede tefrika edilmiş. Sonrasında kitaplaşmış, latin harflerine de ilk defa aktarılmış.
İlk sayfalarındaki şu sözler okuyanı hemen etkisi altına alıverecek cinsten: "Ey yazdığım bu defteri okuyacak ve 'vaka'nın hikâyesini duyacak olanlar! Sakın ciddiyetimden şüphe etmeyiniz. Bahsedeceğim şey sizin hepiniz için de geçerli olan büyük bir tehlikedir. Okuyun anlayın ve inanın."
Hayat Ameleleri'ni, Canvermezler'in sırlarını merak ediyorsanız kesinlikle okumalısınız. :)
"Ve gittiği yer büsbütün karanlık, girdiği nokta mutlak bir karanlıktı."
osmanlıca aslını zamanında latin harflerine aktarmaya başlamıştım. 11inci bölüme kadar gelmiştim. dili asla zor değildi. sadeleştirmeyi de bu nedenle yersiz buldum. anlaşılması zor olmayan bir kitabı orijinal uslubundan yersizce uzaklaştırmak gibi geldi bana. üstüne üstlük (2.) baskıda birçok imla hatası vardı. bu anlamda kusurları bırakırsak bence olağanüstü bir kitap. türkçe edebiyat içinde kendine has, biricik, kulvarındaki sayılı eserden biri gerçekten. yabancı bir eserden uyarlamaymış. türkçe edebiyat için bu kadar yeni bir şey yapıp bu kadar iyi başarabilmesi belki eserin uyarlama oluşuna da bağlanabilir ama negatif bi eleştiri mahiyetinde söylemiyorum bunu.
Canvermezler Tekkesi’ni sabah ve gece olmak üzere iki seansta okuyup bitrdim. Arada Ad Vitam adlı diziye bakmam da ilginç bir tesadüf oldu 😉 Bu eseri günümüze kazandırdıkları için Merve Köken ve Kara Karga Yayınlarına teşekkür ederim.
Bu uyarlama eser yazıldığı dönemin oldukça ötesinde hissiyatı veriyor. Konusu ve işleyiş tarzının naifliği ise ayrıca hoşuma gitti. Orjinal eser ne kadar uzun bilmiyorum ama uyarlama daha kısa olabilirdi ama dönemin tasvir yoğun yazımını düşününce normal karşıladım. Uzun lafın kısası farklı ve döneminin ilerisinde bir hikaye okumak isterseniz tavsiye ederim.
bir zamanlar ölesiye aşık olduğu, onun için hayatından vazgeçmeye razı olduğunu bildiğimiz Ali Nail Bey; Meliha Hanım'ı bir gecede yaşlandıktan sonra zoraki hatırlaması belki de bir zamanların vazgeçilmez, önceliği yaptığımız şeylerin aslında bu "ölümlü" dünyada ne kadar unutulası ve gelip geçici olmasına yönelik güzel bir metafor gibi geldi bana.
günümüzde yazılmış olsa oldukça yetersiz bulacağım ancak o dönemde yazılmış ilk gotik eser olduğu için sevdiğim bir roman oldu. ismi de oldukça dikkat çekici.🙂↕️