“Adamlar aralarında konuştular. Kulak kesildin: Teneke tepsi, çay kaşıkları, televizyon cızırtısı... Masaya vuran parmaklar. Sözcükler seslere karışıp bozuldu. Bir ara oğlan seni işaret etti sanki. İlk kez o zaman arkanı döndün ve tüm adamlara tek seferde baktın. Hepsi önce bir çizgiye sonra büyükçe bir göze dönüştü. İçinde kızıl yolların döndüğü, insan uzvuna benzemeyen bir yuvarlaktı bu.”
Yelina Tayfur, Dünyadan Sonra Bir Yer’de ziyaretçilerin, yolcuların, misafirlerin, yabancıların, yok sayılanların, unutulanların, bekleyenlerin yaşamlarından kesitler sunuyor. Yalnızlığa yazgılı sıradan insanların hüsranlarını ve hayallerini, boş vermişliklerini ve ısrarlı arayışlarını, kırılgan heyecanlarını ve derin korkularını kayda geçiriyor. Genellikle yenilgiye mahkûm bu varoluş halinin eziciliğini anlatırken, her şeye rağmen yaşama tutunan bu insanların güçlü bir direniş ve dayanışma ihtimalini canlı tuttuklarını da satır aralarında fısıldıyor...
Öykü, en çok kıymet verdiğim ve hak ettiği değeri görmesini dilediğim türlerden biri. Roman disiplinine sahip olmayanların oyalanma alanı olmamalı. Ne yazık ki bu tür örneklere sıkça rastlıyoruz ve biz öyküseverler için bu durum kırıcı olabiliyor. Tayfur’un öyküleri ise öyle özenli, öyle duru ama aynı zamanda dopdolu ki, yalnızca bir okur olarak değil, öykü camiası adına da sevinç duyuyorum. Onun öykülerinde ne yapay trajediler var ne de okurun duygularını sömürmeye çalışan numaralar. Aksine, her birinde derinleşmeye açık bir mesele var; okur içine indikçe katman katman açılan, dünyanın dertlerine kayıtsız kalmayan bir anlatı... Tanıdık bir yerden yükselen yepyeni bir sesle karşılaşıyoruz. İlk kitabında kendi sesini bu kadar güçlü duyurabilmek gerçekten kıymetli. Kitabın öne çıkan başka bir yanı da atmosfer kurmadaki başarısı. Her öyküde daha ilk satırdan kendimizi o dünyanın içinde buluyoruz.
"Bahçedeki gülün altına kâğıtları gömerdim. Üstünü kapatırdım, toprağı düzlerdim, kimse fark etmezdi. Sonra Sevil'le parka kaçardık. Salıncağa binip ayaklarımızı ağaçlara uzatırdık. Bu kez hayalet adam gelse de bizi göremezdi. Arkasından kahkahalarla gülerdik. İçimiz bir hoş olurdu. Ateşten atlamışız ve hiç yanmamışız gibi." s. 39
"Kimseyi tanımadan herkesi anlayabileceğiniz bir yerdi burası. Ölümü bekleyenlerle, bekleyenleri bekleyenler yan yanaydık. Ortak bir ismimiz olmaksızın, hepimiz aynı şeye bakıyor fakat hiçbirimiz onu telaffuz etmiyorduk." s. 41
"Yine de o kadınları en iyi ben anlardım, evet, kocalarından bile yakındım onlara. O yüzden otomatik kapı her açıldığında, beyaz önlüklüler belirip de soluk yüzleri ve yavaş adımlarıyla alana yaklaştıklarında kötü haberlerin bize değil, onlara ait olmasını istememem gerekirdi. Fakat beklemek oldukça bencil bir eylemdi ve şu hayatta herkes sevdiklerinden mesuldü. Yorgun gözlerle kimsenin itiraf etmediği bir şey vardı: Her doktor, her haber, olanları bildiren her kâğıt birimizi buradan eleyecekti." s. 43
"Onun da annesi buradaydı. Bu durum, bizi her seferinde yan yana düşürmüş ve aramızda gönülsüz bir ittifak oluşturmuştu. Kimse dile getirmezdi ama bekleme salonunda, ecelin kaçınılmaz çağrısının yaşlıları bulmasının olağan olduğuna inanılırdı. Makul miktarda yaşamış annelerimizin kalan ömürlerini, önlerinde uzun gelecekler olan gençlerinkiyle takas etmemiz, bunu alenen istemesek bile, en azından bir gözden geçirmemiz, belki de herkes, biz dahil herkes için - kaç zamandır buradaydık, yorulmamış mıydık- daha hayırlı olduğu ima edilirdi." s. 43
"Annem benim belime dolanıyor, ben Reyhan'ın. Böylece ellerimiz bizi birbirimize bağlayan bir kuşak oluyor. Reyhan'ın giydiği geniş kollu elbise bizi sarıyor. Birbirine eş adımlarla sallana sallana yürüyoruz. Arkadan bakınca üç başlı bir dev gibiyiz. Bu halimizle o kayalıkları ezer geçeriz." s. 61
"Masal kahramanlarının, uykudan önce hayalimden gitgide uzaklaşması gibi, dayım da sokağın sonuna doğru küçülür, gözden kaybolur. Arkasından bakakalırım. Peşinden gitmek, ona seslenmek isterim, bir yandan da gizlerini açık etmekten korkarım. Ancak çocuk aklımla bilebileceğim incelikte bir şeydir bu." s. 137
"Dışarısı zifiri karanlıktı, düzdü, çukurdu, sanki dünyadan sonra bir yer." s. 138
“Dünyadan Sonra Bir Yer”i okuyunca bazı öykülerin neden iki kere okunması gerektiğini anlıyorsunuz. Yazarın dili hem sade hem derin; insanın içinde yankı bırakıyor. Sıkı bir öykü takipçisi olarak bu çok katmanlı öyküleri oldukça etkili buldum.
Taze, temiz bir Türkçe ile yazılmış nefis hikayeler; kısa vurucu cümleler ve ters köşe yapan kurgular; bir uçtan bir uca savuran duygular ile bundan sonra çıkacak her kitabını izleyeceğim yazar.
Edebiyatı mikro ve makro duyguları ifade etmek için kullanırken didaktikleşmeyen, müpheme alan açan yazarlara bayılıyorum. Topu okurda bırakan, kendine özgü ritmiyle akan öykülere de. Yelina Tayfur’un “Dünyada Bir Yer”i tam da böyle bir “yer”.
Sıradan insanların büyük dünyalarına çok lakırdı dinlemeden girilebilen hikâyeler var bu kitapta. Bir oturuşta okuyup bitirilebilecek değil; dikkat vermek, sindirmek, mesafelenmek gereken metinler. Bazıları çaktırmadan büyük toplumsal olayları anlatıyor, bazıları küçük trajedileri. Bazı öyküleri vinyetlere benzetebiliriz belki; kısa fakat vurucu. Kahramanlar anlık duygu kırılmaları yaşıyor, sonra o kırılmanın zihninizde bıraktığı iz, bulaşıkları makineye dizerken birden ortaya çıkıyor. Öykülerden “Yok Gibi”, “Bekleyenleri Bekleyenler” ve “Ona Ne Olmuş” bana tam da bunu yaptı.
Bir yazarı ötekisinden ayıran şey ne gördüğü ve ne duyduğuysa, Tayfur’un eski ve yeni Türkiye’ye dair görüp duydukları ve bunu hikâyeleştirme biçimi ziyadesiyle özgün ve derin. Kayıp sesler, kısa bakışmalar, söylenmeyen cümleler. Toplumun korumasız çocukları, sömürülmüş kadınları, arka plana atılmış yaşlıları… Hepsini kendi üslubuyla kayda geçiriyor yazar.
“Bir kitabın okunması, bir kişiye tavsiye edilmesiyle başlar” derler. Zaten beğenilerek okunuyor ama ben de Dünyada Bir Yer’i ülkemizden çıkan çağdaş öyküye okuma yolculuğunda yer vermek isteyenlere tavsiye etmiş olayım. .