Megali İdea — “Büyük Fikir” —, modern Yunan ulusal kimliğinin temel taşı, aynı zamanda yüz yılı aşkın bir döneme yön vermiş tarihsel bir projeydi. 1821’de Mora Yarımadası’nda başlayan isyanla kıvılcımı atılan bu düş, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle beraber Balkanlar’da, Ege’de ve nihayet Anadolu’nun derinliklerinde ete kemiğe büründü. Amaç sadece toprak kazanımı değil, Helenistik geçmişin yeniden inşasıydı: Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’in geri alınması, “Helen topraklarının” kurtarılması ve Doğu Akdeniz’e egemen bir Yunanistan’ın tesisi…
Bu kitap, Megali İdea’nın 19. yüzyılın başlarından 1922 Küçük Asya Bozgunu’na dek geçirdiği bütün evreleri ilk kez bu kapsam ve derinlikte ele alıyor. Yunan yayılmacı milliyetçiliğinin doğuşundan Küçük Asya Seferi’nin felaketine, Venizelos’un yükselişinden Altılar Davası’na, 20. yüzyıl başı emperyalist diplomasisinden Osmanlı sonrası ulus-devletlerin şekillenişine kadar pek çok başlık, geniş bir tarihsel anlatının içinde bir araya getiriliyor. Üstelik bu anlatı yalnızca bir dış gözlem değil; Esra Özsüer, ilk kez Yunanistan’daki resmî arşivlerde kapsamlı akademik çalışma yaparak, şimdiye dek Türkçe literatürde yer almamış belge, rapor, propaganda materyali ve döneme ait Yunan iç yazışmalarını incelemiş, bu sayede hem diplomatik hem toplumsal belleğe dair yeni bir pencere aralamıştır. Esra Özsüer, Megali İdea’nın yalnızca dışa dönük bir fetih arzusu değil, aynı zamanda bir kimlik krizi, bir ulusal travma ve iç hesaplaşma olduğunu gösteriyor.
1922’de İzmir’de sona eren Küçük Asya Seferi, Yunanistan için yalnızca bir askerî bozgun değil; bir çağın, bir düşün ve bir tahayyülün çöküşüydü. Bu büyük felaketin ardından gelen darbe, monarşist–venizelist çatışma, Altılar’ın kurşuna dizilmesi ve Anadolu yenilgisinin toplumsal bellekteki yankıları; İzmir İyonya Üniversitesi, İyonya Devleti ve tabii Yunanların kendi milletlerinin varlığıyla bir tuttukları Ayasofya konusu, eserin “Son Söz” bölümünde etkileyici bir çözümlemeyle aktarılıyor.
MEGALİ İDEA: 1821 Mora İsyanı’ndan 1922 Küçük Asya Bozgunu’na, Osmanlı’nın son yüzyılına, Yunan milliyetçiliğine ve modern Doğu Akdeniz tarihine ilgi duyan herkes için hem kaynak hem de tartışma zemini sunan özgün bir başucu kitabı.
Bu kitaptan Tarih Keyfi adlı programa yazarı konuk olunca haberdar oldum. Mazower'in Yunan İhtilâli kitabını okuduğumda, bir Türk tarihçinin modern Yunan tarihine bakış açısını da okuma isteği belirmişti içimde. ODTÜ kütüphanesinden geldi kitap.
Esra Hoca doktorasını Atina'da yapmış. Sonra Yunanlıların desteğini alarak doktora sonrası çalışmalarını da orada tamamlamış. Bu kitabı bile Atina'daki evinde yazmış. Buna karşın ulusalcı bir Türk tarihçinin kitabı olmuş. Herkül Millas diyor ki, Türk tarihçiler Yınanlıları 1821'den, Yunan tarihçiler Türkleri 1071'den itibaren anlatır, ki karşı tarafı yayılmacı olarak gösterebilsinler. Bu kitap da bu durumda bu kuralın bir örneği oluyor. Ayrıca Yunanlıların Ege bölgesindeki ihtirasını anlattığı kimi bölümlerden sonra "Ama Türk ulusu buna en esaslı yanıtı verecekti, bu amaçları hüsrana dönecekti" demeye getiren cümlelerine anlam veremedim. Bunu zaten biliyoruz. Roman değil ki bu bize heyecan aşılanması gerekli olsun. Ya da "İtalyanlar da Kuzey Afrika'daki tutumları ile nasıl bir millet olduklarını göstermişti" filan yazıyor.
Kitaba çok emek verdiği açık. Birçok gazete haberi, günce, meclis konuşması çevirmiş. Zaten, kimi sayfalarında resimler olsa da 780 sayfa yazmak (kaynakça hariç) kolay iş değil. Gerçi Anglo Sakson tarihçilerden aldığım yazınsal tadı almadığımı üzülerek belirtmeliyim. Biraz bizim ders kitapları havasında bir dili vardı. Kitap, başlığının aksine Yunan ihtilâlinden başlamıyor (bir iki geri dönüşü saymazsak). 1844'te ilk megali idea sözü ile başlıyor anlatısına. Ve ağırıklı olarak da 1919-1922 dönemine yoğunlaşıyor. 9 Eylül sonrası İzmir'ini de ele almıyor. Dolayısıyla 1831-1919 yılları arasında Yunanlıların Türkler dışında bir derdi dünyası yok sanısına kapılıyoruz. Aynı dönemi Mazower diyelim böyle mi anlatırdı merak ettim.
Diyor ki, son sözünde, Dodi Sotiriyu gibi sosyalistlerin bizi emperyalistler oyuna getirdi sözü tam anlamıyla doğru değil. Eğer Yunanlılar megali idea ile özetlenebilecek genişlemeci bir arzu peşinde olmasalardı oyuna gelmezlerdi. Haklı sanırım. Ama birçok soru benim kafamda aydınlığa kavuşmadı. İzmir'i "eski tebalarının" işgal etmesi Türkleri çok sinirlendirmiş olabilir ama Selanik'i nasıl sineye çektiler o zaman? Hattâ Bulgarlar almasın diye Yunanlılara teslim edildiği söylenir. Orada neden geri alma isteğimiz olmamış ya da bunu gerçekleştirmemişiz?
Bu İzmir'in işgali konusundaki planı da tam anlamadım. Orada Yunanlıların bir iki savı var. 1. DS sırasında Anadolu'daki Hristiyanların çok acı çektiğini ve hâlâ tehlike altında olduğunu ve onları korumaları gerektiğini söylüyorlar. Esra Hoca burada özel bir savunmaya geçmiyor, yoktu öyle bir şey demiyor. Aktarıyor savı yalnızca. Sanırım Ayvalık'tan Yunanistan'a kaçırılanları, iç Anadolu'ya sürülenleri filan kabul ediyor. Ama diyelim Tanzimat fermanını, gayrimüslimlerin gönlünü öyle bahtiyar etti ki, Rumlarda Yunanistan'a bağlanma isteğini sıfırladı gibi bir iyimserlikle sunuyor (ki bana pek inandırıcı gelmedi) ya da Pontus Rumlarını da mazlumdan çok saldırgan olarak görüyor gibi anladım. Yine de böyle bir kaygı vardıysa bile şimdiden baktığımızda bu koruma görevinin Yunanlılara verilmiş olması çok saçma. İtalyanlara verilseydi belki çok daha yumuşak bir süreçle yeniden bugünkü topraklara ulaşılabilir belki Hristiyan nüfus da korunabilirdi (gerçi bu iyi olur muydu diyen de olabilir). Sonuçta İngilizler için önemli olan petrol alanları ve boğazlardı sanırım.
Alıntılar için çok çalışmış olsa da bunlar bize ne kadar şey kazandırıyordu bilmiyorum. İzmir işgal valisi mi denmeli Stergiadis'in son raporları benim ilgimi çekti o kadar. Yani birkaç gemi ile silah mı asker mi kaçırılacak, onun yerine 30 bin sivil halk gönderilmeye çalışılsa bu kişiler nasıl seçilecek, 500 yetim çocuğu yollamak ve onların masraflarını karşılamak neden o denli önemli oluyor açısından diyorum. Stergiadis İzmir'den ayrıldıktan sonra İngiliz gemisi ile Yunanistan'a hiç dönmemiş. Yoksa o da idam edilecekti. Rumların sevmediği bir yönetici imiş. Genelde Müslümanların tarafını tutmuş. Venizelos da bu nedenle yollamış zaten. Çünkü savaş devam etmese beş yıl içinde bir halk oylaması yapılacak. Müslümanların da Yunanistan'a bağlanma yönünde oy kullanmasını sağlamaya çalışıyorlar. Ama o ilk sınırlı işgalde duramıyorlar işte. Sevres'i kabul ettirmek için yabancısı oldukları bölgelere giriyorlar.
Onun dışında Sakarya savaşını iki tarafın da kendi başarısı olarak görmesi ilginçti. O süreçte İngilizler de dâhil olmak üzere sürekli bu sarmaldan nasıl çıkılacak diye görüş değiştirip durmaları da. Kütahya'nın alınması da Yunanlıları çok sevindirmiş. Mazower'in kitabında Kutahyaı diye (sondaki L yok) anılan bir Osmanlı paşası Mesolinghi diye bir kenti almış ve Yunanlıların savına göre çok katliam yapmış (delacroix'ya da bir tablo yaptırtmış, Avrupa kamuoyunu Osmanlı aleyhine çevirtmiş). İşte Kütahya'yı Mesolinghi doğumlu bir general alınca bunu haber yapmışlar. 100 yıl sonra öcümüzü aldık diye. Ne garip işler!
2010'lu yıllarda resmi tarih çizgisinden farklı bir tarihçilik anlayışı gelişiyor gibiydi dedi Hakan bunları anlattığımda. Artık kalmadı sanırım. Esra Hoca'nın çok başka bir bakış açısı getirmesi de zor. Yani belki çevirdiği belgeler ve ağırlıklı olarak Yunan belgeleri ile ortak tarihimizi yazması açısında bizde önemi olur bu kitabın ama Yunanlılar merak edip okur mu ya da başka ulustan birisi emin değilim. Gerçi onları memnun edecek bir kitap da yazarı tehlikeye atardı (bakınız Akçam). Tarih araştırmacısı çok kolay haine dönüştürülebilir. YZ'ye göre Yunanlılar da doğrudan bu dönemi anlatmamışlar. Yine başka uluslardan tarihçilerin kitabına bakmak zorunda kalacağım. Bu kitaptan bahsettiğim tarihçi arkadaşım Emre Erol aynı döneme kendisinin daha yansız baktığını söyledi. Onun kitaplarını da okuyayım.