“Avrupa’nın birçok yerlerinde anaları koruma kuruluşlarının her mahallede yardım evleri vardır. Seyyar hemşireler fakir mahalleleri dolaşarak gebe kadınları, emziklileri, yeni doğmuş çocukları daima kontrol ederler. Gıdasız analara ve çocuklara gıda verilir, hastalara bakılır, bu yardımı istemeyenler bile mecburi surette bunu kabul ederler. Biz bunu yapmıyoruz. Bari artık bir sanayi memleketi olan memleketimizde çalışanları koruyan teşekküller ve tasarruf kasaları yapalım. Her medeni memlekette olduğu gibi bizim memleketimizde de işsize yardım yapılsın.
İstanbul’un ortasında, evet, medeni insanlarla dolu bu şehrin içinde emzikli bir ananın ve yavrusunun açlık çekmesinden daha müthiş bir facia olamaz.”
Suat Derviş’in bu kitapta yer alan röportaj dizileri, daha önce yayımladığımız Çöken İstanbul’dakilerin devamı niteliğinde. Yine İstanbul, yoksulluk, çaresizlik… Bu defa merkezinde kadınların ve çocukların olduğu röportajlar. Derviş, görmezden gelinenlerin, hakkı yenilenlerin, yok sayılanların sesi olmaya devam ediyor.
Feride Çetin, “Bazı Kadınlar, Bazı Çocuklar” başlıklı sonsözünde Suat Derviş’in emeğini pek çok açıdan değerlendiriyor:
Bu röportajların beni en etkileyen yanı, Suat Derviş’in idealist ve hemcinslerini yüreklendirmeye yönelik yorumları oldu. Bunun nedeni acaba genç Cumhuriyet’teki her eşyaya sinmiş pembe ruh hâli mi? Dönemin yüzünü üretim ve yeniden yapılanmaya çevirmiş bakışının etkisi de olabilir. Derviş’in satır aralarında bile hissedilen net bir kavrayışı, iyi bir gözlem gücü var.
Suat Derviş İstanbul’da doğdu. Tıp profesörlerinden İsmail Derviş Bey’in kızı olan Suat Derviş, çocukluk yıllarında özel eğitim aldı. Daha sonra Kadıköy Numune Rüştiyesi’yle Bilgi Yurdu’nda eğitim hayatına devam etti. Konservatuvar eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya’ya giderek piyano dersleri almaya başladı ve edebiyat fakültesine yazılarak felsefe derslerine yöneldi. Konservatuvar eğitimini bırakıp Almanya’daki çeşitli dergi ve gazetelerde yazmasıyla gazetecilik hayatı başladı. 1932’de Türkiye’ye döndükten sonra da Son Posta, Vatan, Cumhuriyet, Gece Postası, Yeni Ay, Tan gibi gazetelerde röpotajları, hikâyeleri, romanları yayımlanarak yazı hayatına devam etti. Reşat Fuat Baraner ile birlikte Türkiye’de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan Yeni Edebiyat Dergisi’ni yayımladı. Bu dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazdı. 1944 tutuklamaları sırasında eşi Reşat Fuat Baraner’i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi’ne katıldığı gerekçesiyle yargılanarak bir yıl hapse mahkûm oldu. Ardından Paris’e giderek 1953-1961 yılları arasında Fransa’da kaldı. 1961’de Türkiye’ye döndükten sonra romanlarının yazımı ve yayınıyla uğraştı. Birçok ilke de imzasını atan Suat Derviş, yazı hayatına adım attığı Alemdar gazetesindeki “Hezeyan” şiiri başta olmak üzere, gerek farklı mahlaslarla gerek kendi ismiyle yazılmış birçok eseri geride bırakarak 1972’de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.
3.5 Çöken İstanbul’dan sonra Suat Derviş’ten okuduğum, ikinci kurgu dışı. Erken cumhuriyetin çocuklarının ve kadınlarının yaşam mücadelesine bizzat şahit oluyoruz. Suat Derviş röportajlarında sorularını yöneltirken çok dolaysız, bazen de çok tahrik edici. Duyarsız olduğundan değil, bence röportaj yaptığı kişiler eteğindeki taşları döksün diye kasten öyle bir üslup benimsemiş. Kitabın ağırlıkla kadınları ve genç kızları ele aldığı ikinci kısmını özellikle çok sevdim. Cumhuriyet devrimlerinin yeni yeni benimsendiği o dönemde, kadınların arada kalmışlığına dair bir şeyler okumayı seviyorum sanırım. Tam da bu sebeple, bu yazıyı yazarken Dar Zamanlar’ı yeniden okumaya karar verdim. Ama bu sefer üçlemenin tamamını.