Jump to ratings and reviews
Rate this book

: National Existence and Cultural Struggles of Turkistan and other Moslem Eastern Turks

Rate this book
This work needs to be read as a manual of governance in practice. It does not venture heavily into theory, as it concentrates on how large-scale applications of governance are conducted. In addition, the author was one of those practitioners who interacted and bargained with the Soviet and Bolshevik luminaries, Lenin, Stalin, Trotsky et al of his own time. This is Volume One of total Two Volumes in translation.

Ahmet Zeki Velidi Togan (1890-1970) provides the details of his pursuits and environment in his own words. As he points out, in his own preface, he was not content to solely depend on his memory or even notes, making use of secondary sources and collective recollections of his colleagues, especially to verify the political events.

369 pages, Kindle Edition

First published August 24, 2011

2 people are currently reading
41 people want to read

About the author

Zeki Velidi Togan

14 books6 followers
Zeki Velidi Togan was a Bashkir historian, Turkologist, and leader of the Bashkir revolutionary and liberation movement, doctor of philosophy (1935), professor, honorary doctor of the University of Manchester (1967).

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
6 (75%)
4 stars
2 (25%)
3 stars
0 (0%)
2 stars
0 (0%)
1 star
0 (0%)
Displaying 1 of 1 review
Profile Image for Beybulat-Noxcho.
273 reviews10 followers
April 28, 2025
Hayatımda dahiliğe yaklaşmış ve dahice işler ortaya koymuş pek çok yazar okudum; ancak tam teşekküllü, dört dörtlük bir dahiyi çok nadiren tanıma fırsatım oldu. Zeki Velidi Togan, işte onlardan biri. Bu yıl onun eserinin yanı sıra Carl Jung'un anılarını da okudum. Şanslıyım ki, bir yıl içerisinde iki mükemmel otobiyografi okuma imkânı buldum.

Başkurdistan'dan tarih boyunca başka hiçbir entelektüel çıkmasa bile, Zeki Velidi tek başına bu boşluğu doldurmaya yeter derim. Üstelik sadece bir entelektüel mi? Hayır; o, aynı zamanda mücadelenin içinde bizzat bulunmuş, savaş sahasında yer almış ve cepheyi yönetmiş bir şahsiyet. Bütün bu merhaleler, ona halkın sıradan fertlerine kıyasla çok daha derin bir tecrübe kazandırmış. Üstüne bir de uzun gurbet yılları eklenince, hayatı tam bir destana dönüşmüş.

Kitabın bir bölümünde, vatanına asla dönemeyeceği hissine kapıldığını yazıyor ve bu his, ne yazık ki, bir anlamda gerçek oluyor. Zaten kitabın son sözünde Togan’ın belirttiği gibi, Başkurdistan artık onun bıraktığı Başkurdistan değildir (bunu 1970’lerde söylüyor, ancak bugün durum çok daha farklı).

Togan, henüz 7 yaşındayken Başkurtça, Farsça ve Arapçayı biliyordu. Çağatay Türkçesine zaten hâkimdi. Bunun yanı sıra Kırgız, Kazak, Türkmen ve diğer Türk lehçelerine de vakıftı. Daha sonra Türkiye’ye geldiğinde Türkçeye bir dil daha ekledi. Fransızcayı öğrenmişti, ardından Almanca ve tabii ki İngilizceyi de öğrendi.

Bütün bunların ötesinde, o kadar dopdolu bir hayatı var ki, okuduğum bu kitap yalnızca 1930'ların başına kadar olan serüveni kapsıyor. Almanya yılları, Türkiye'ye dönüşü, Atsızlar, Türkçüler ve daha pek çok hadise bu kitapta henüz yer almıyor.

Fakat kitapta kimlerle karşılaşmıyor ki? Enver Paşa, Cemal Paşa, Halil Paşa; ardından Lenin, Stalin ve dönemin çoğu üst düzey Komünist Parti yöneticileri... Çar’ın katilleriyle bile yolu kesişiyor. İsimler birbiri ardına akıyor.

Muhteşem bir biyografi..


“Elli beş yıldan beri bir tarihçi sayılığım halde en az bildiğim konu kendi uruğumun tarihidir” (s.2)

“...havadaki kuşlara balığı yem olarak veren Allah, küçücük bendesine de hükümdarlık devleti bahş edebilir” (s.13)

“Babam bazen dövdüğü halde Mollagul için, evliyalardan olması mümkün derdi” (s.13)

“Ben daha altı-yedi yaşlarında arapça ve farsça ile birlikte rusça öğrenmeye başladım. Neden rusçaya bu kadar erken başladım? Bunun sebebi var. Babam askerlikte rusça bilmediğinden çok çekmiş ve olu olursa, ona her şeyden evvel rusça öğrettireceğini kestirmiştir. Bunu şöyle anlatırdı: Müslümanlıkta “ihtilam” (pollution, rüyada inzal-i meni) vaki olursa boy abdesti “gusul” alınır: babamın başına da askerlikte bu hal gelmiş. Fakat geceleyin “gusul” yaparken nöbetçi subay tarafından yakalanmış. Askeri doktorun talebi üzerine, bölük kumandanı olan subay babamı hapsetmiş ve saatlerce kum torbası altında bulundurmak suretiyle cezalandırmış. Babam, üzerindeki kum torbasının acısına dayanamıyarak ah çekerken, Dağıstanlıların Rus ordusu mensubu olan ve “şamhal” denilen beyleri kalın üniformaları ile babamın yanından geçer. “Bu nedir? Diye genç Rus subayından sorar. Kumandan da hadiseyi anlatır. Şamhal da kumandana: O halde bu er cezasını benim yanımda çeksin diye kıt’asına götürür. Fakat rusça bilmeyen babam onunla arapça konuşunca Şamhal çok memnun kalmış ve ceza müddeti geçip babamı bölüğüne iade ederken Rus kumandanına “Bu iyi gençtir, sen bunu çavuş yap”der, böylece babam çavuş olur, ama rusça bilmediğinden bu çavuşluk ona çok ağır gelir, çok dayak yer.” (s.14-15)

“Çünkü, 1918’de Orenburg’da Sovyetler ve 1944’te Türkiye’de İsmet Paşa tarafından hapse atıldığım, okunacak her şeyden mahrum edildiğim vakit en çok annemden öğrenmiş olduğum şiirleri ve Yesevi’nin “Şeb-i Yelda” ünvanlı münacatını okurken üzerimde annemin tesirinin ne kadar mühim olduğunu gördüm” (s.19-20)

“Bu kitap Türkiyeli bir siyasi bir bilgin olan Mehmet Arif Beyin neşrettiği “BinBir Hadis” adlı eserdi. Bu kitapta Arif Bey, Peygamberimizin “Ya Rabbi, faydasız ilimden ve makbul olmıyacak amel ve ibadetten sana sığınıyorum” mealindeki hadisini şerhederken İslami milletleri için bela kesilen kelam gibi skolastik, mantık gibi faydasız ilimleri fuzuli saymıştı. Bu hadis bende çok kesin bir tesir yapt. Arap dilini ve edebiyatını, arapça tarih kitaplarını okumayı ise çok severdim, ona ehemmiyet verdim” (s.23)

“Puşkin’in “Pugaçov İhtilali” tarihini ve Kuran’ı olarak kullanmakta olduğumuz Çağatay Türkçesine tercüme ettim. Bu tercümeleri dayım dikkatle okurdu. Rus şairinin “Vadduha” suresinin tercümesini aslı ile karşılaştırırken “harfiyen tercüme etmemiş, bazı şeyler ilave etmişse de surenin manasını bizim birçok müfessirlerimizden daha iyi anlamış demişti. Sonra dayım, Puşkin’in “Büyük Petro Arabı” ünvaniyle ailesinin tarihine ait yazılarını bana tercüme ettirdi ve bu Arapoğlu muhakkak ki Kuran’ı seviyordu demişti” (s.23)

“Kazanlı şair Tokay’da buna işaret eder “Bu fakirin başına neler gelmedi, yalnız milletimin başımı okşayarak bana yükselme hevesini verdi” (s.31)

“Abu’l Ala al-Ma’arri’nin “Bu dünyada insanların en fakiri büyük ve kudretli ordular kurmak için paraya muhtaç padişahlardır” (s.48)

“Zaten Hristiyanlık, Draper’in dediği gibi, başta Romanlıların zulmü altına inliyen bir kısım Yahudilerin yaşattığı dindi. Bununla beraber İslamiyetin bir enerjik askeri camianın dini olması tarafı, zamanla ona insanın iradesi, içtihadını daraltıcı şekil vermiş, münakaşalarda taasup üstünlük almıştır” (s.69)

“Cuveyni de “Hayatım hep kelamla uğraşmakla geçti, hiçbir neticesi olmadı, nihayet Nişapur’daki ihtiyar kadınların akideleriyle ölüyorum” (s.78)

“Rusya için St.Augustin’in “Quid sunt regna sine justita, nisi magna latracinia (yani adaletsiz hükümranlık büyük çapta yol kesenlik yapmaktan başka bir şey değildir” (s.121)

“Alman Şairi Goethe’nin “Hakiki Müslüman, cennetten öyle konuşur ki güya o orada bir zamanlar bulunmuştur” şiiri herkesten ziyade babam ve Sabir Hazret için varitti (Der echte Muslime spricht wom Paradise/ Als ob er einst alda gewesen waere) (s.150)

“hey Kazak, sabret, ataman olursun” (s.169)

“Hanımı çok güzel pişirirdi. Mamafih Molla bu zavallı kadını iki de bir döğerdi, fakat okşamasını da bilirdi. Goethe’nin “Ben becerikli adamın kim olduğunu pek iyi bilirim: o evvela kadını döğer, sonra da onun saçlarını kendi eli ile tarar” (s.169)

“Rus milleti içinde müfrit şövenlik ancak Bolşeviklerin hakimiyeti devrinde taamüm etti. Daha önce öyle değildi. Ruslardan, Gayrirus milletlerle, onların haklarını tanıyarak beraberce yaşamak arzusunda olan zümreler üzerinde bizim müsamahalı siyasetimiz güzel intibalar bıraktı” (s.193)

“Bir de Stalin, kendi maiyetinde çalışan Tatarlar ve Kafkasyalılardan alay ederek bahsederdi. Bana, Ermeni ve Gürcülerde görülen doğu tarzında komplimanlar yapardı.” (s.214)

“Biz Lenin iyi, Stalin iblis diyorduk. Fakat Lenin’in, kendi maiyetinde Frunze, Rudzutak gibi gerçekten insan olanlar bulunduğu halde Parti dizginlerini onlara vermeyip Stalin’in eline vermesi, onun, kendisinde de bu iblislikten bir hisse olduğunu göstermez mi? (s.225)

“Mercani eserlerinde, “İslamiyet felsefe ve hikmet asla inkar etmez, fen’e gelince onların hepsi hayırlıdır” (s.223)

“17 Kasım 1917’de Başkurdistan muhtariyet ilan edilmişti. Bayramı kutladık. O gün evde çok içki içildi. O aralık İsterlitamak’a gelmiş olan babam, bu cümbüşü görünce “estağfrillah” diyerek çekilip gitmiş. Sabahleyin geldi. Bana Attar’ın “Tezkire-i Evliya” kitabında yazılmış olan bir hikayeyi anlattı. Halife Ömer’le Abdurrahman ibn Avf Müslümanlardan içki içenlerin meclisine tesadüfen girmişler. Ömer bunu görmüş ve günahlı insanları tecessüs etmek kötüdür, görmemiş gibi gidelim demiş ve gitmişler. Babam bizi mahcup etmek istemediğinden akşam içeri girip bizi selamlamamamış. Ben ise “Baba, ben ise ancak Hazreti Ömer zamanındaki haya ve mahcubiyetin bizlerde hala mevcut olduğunu zannettiğinden dolayı mahcubiyet duyarım. Yoksa bu bizde kalmamıştır” dedim.” (s.239)

“Fakat biz burada bir şey keşfettik. Türk ricali içki müptelası imiş. Bizim mümessillikte envai içki dolu idi. Eski bir rus zenginin konağı olan bu evin mahzeninde çeşitli şarap ve envai içkiler vardı. Bir ziuafet falan olmasa bizim aramızdan kimse bu mahzenin içindeki içkilerden istifade etmezdi ve buna lüzum görmezdi. Hele bu konakta çalışan arkadaşlarımız arasında mutat yemeklerde içki içen kimse yoktu ve bunu asla adet edinmemiştik. Halbuki Cemal ve Halil Paşalar tam sarhoş oluncaya kadar içtiler, yaverlerinde Muhiddin Bey ve başkaları zil zurna sarhoş oldular. Boyuna da içki istiyorlardı. Halil Paşa bu işe ziyafetin ertesi günü de gelerek devam etmek istedi. Fakat İttihad ve Terakkinin kodamanları Rusya’daki Türk aydınlarından farklı olarak müstakil bir devletin ricali ve müstakil bir ordunun kumandanları sıfatiyle konuştuklarından bu gerçekle göğsümüzü kabartıyorlardı” (s.277)

“Bu konuşmalarıyla Cemal Paşa benim türkçeme dikkat ediyordu. Onun türkçesini birkaç aydından başka kimse anlıyamadığı halde, benim konuştuğum türkçeyi, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Azerbaycanlı hepsi anlıyordu. Cemal Paşa: “Herkesin anlıyabildiği bu dil ayrı bir şive midir?” diye sordu. Ben de :”Hayır Paşam, bu lehçeleri bildiğim için konuşmalarından hepsinin anlıyabileceği şive ile konuşuyorum” dedim. (s.277)

“Preoprajenskiy beni Başkurdistan’da beraberce geçirdiğimiz günleri, avcılıkları hatırlayarak dost görüyordu. Kendi evine götürdü. Çarı öldürdükleri zaman onun eşyasından ancak ikisini aldığını söyledi. Biri altın kupa imiş ki, onu kendi oğluna vermiş, öteki de üzerine altınla işlenmiş bir av tüfeği imiş ki onu da bana hediye ediyordu.Ben kendisine çok teşekkür ettim” (s.279)

“29 Haziran 1908’de babamı bırakıp uzak şehirlere tahsile gitmiştim. Şimdi 29 Haziran 1920’de Lenin’i bırakıp aleni isyyan bayrağı kaldırarak Türkistan’ın dağ ve çöllerine çekiliyordum” (s.281)

“Enver Paşa , O muhakkak ki bir idealistti ve Türkistan toprağında oranın istiklali için ölmek fikrinde elbette ki samimi idi. İstediğini elde etmiştir ve ismi Türkistan tarihiyle edebiyete karışmıştır. Kaşki dünya baştan başa muvaffak olacağını bildiği zaman savaşa atılacak olan akıllı zevattan ibaret olsaydı, o vakit dünyada hiçbir muharip karşısında mağlup olacak bir deli muaharip çıkmazdı” (s.390)

“Enver Pala halis bir idealistti. Onun Buhara’da iken bana :”Muvaffak olmazsak hiç olmazsa cesedimi burada bırakmakla Türklüğün istikbaline hizmet etmiş olurum” (s.390)

“Artık milletimiz kurdun pençesine düşmüş koyun halindedir” (s.397)

“Bize kefil olanlardan Mehmet Emin Resulzade’nin Ayasofya’da Yerabatandaki adersine götürmelerini rica ettik. Refakatimize polis verdiler. Benimle konuşmayan Fuat da bizim üçümüzdü. Bizi polis yayan götürdü ve her rastladığı adama bizim hakkımızda malumat veriyordu. “Bunlar Ermeni olsa gerek” diyordu. Nihayet Resulzadeye geldik. Bizi Sultanahmet polis karakoluna kadar gidip “bunlar ermeni değil” yahu, “Müslüman” diyerek polisin elinden kurtardı. Meğer biiz dolaştırmalarının sebebi her üçümüzün başındaki şapka imiş” (s.515)
Displaying 1 of 1 review

Can't find what you're looking for?

Get help and learn more about the design.