“... Denizin ortasında birden durduk. Daha karanlık. Benzin mi bitti, motor mu bozuldu; ne bileyim ben niye çalışmıyor. Düdük çalıyoruz, çığırıyoruz ama nafile. Deniz kudurmuş. Su da alıyoruz bir yandan. Can yeleği var ama bildiğin sünger. Suyu emiyor. Çıkardım attım. Ağlayanlar mı dersin, kusanlar mı dersin… Çocuğun biri denize düştü. Peşinden babası atladı. Biz daha bir şey yapamadan dalgalar aldı, götürdü onları.”
Issa, Muhammed, Ferid ve daha niceleri… Midilli’nin Moria göçmen kampında kalan Güney Sudanlı, Afgan, Suriyeli çocukların hikâyesi bu. Bir şekilde hayata tutunmaya çalışan, savaş, açlık, ve sefaletten kurtulup daha iyi bir hayat isteyenlerin çarpıcı, acı ve öfkeli hayatı. Zeytin ağaçlarının altında savaşın kanlı yüzüyle tanışmış, zeytin dalı gördüklerinde barışı değil savaşı hatırlayan çocukların romanı.
metin yaban uzun yıllardır midilli’de mülteci kamplarında yardım çalışmaları yapıyor ve orada yaşıyor. o nedenle “tanrı’nın yalnız çocukları” aslında bir belgesel roman gibi. yani ne diyebileceğimi bilmiyorum, dünyanın değişeceğine dair umudum çok az ama uzun yıllardır süren düzensiz göçün 2010’lar itibari ve suriye savaşıyla bambaşka bir şeye dönüşmesi en çok bizi ve yunanistan’ı etkiledi doğal olarak. ab’nin iki yüzlülüğü, iktidarın mültecilerin sırtından para kazanma şansını boş geçmemesi, ülkeye hiçbir plan program olmadan yerleştirilen mülteciler derken yolunda giden hiçbir şeyin olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. işte metin yaban afrikalı issa, suriyeli muhammed ve ferid ve mübadil stratis üzerinden çoklu bir midilli hikâyesi anlatıyor. bu hikayelerde şiddet, kavga, kan, yapayalnız bırakılmış çocuklar gençler ve polis dayağı bolca var. mis gibi kampta yaşıyorlar’daki kampın nasıl bir yer olduğunu ben midilli’de gördüm gözlerimle, metin bey de zaten anlatmış. o gençlerin aşık olup hayal kurma yaşında yaşadıkları, çocuk asker olmaya, öldürmeye zorlanmaları, uyuşturucu ve travmalar başrolde. her şey çok acı. ben biraz manyak olduğum için özellikle midilli’ye bakarak burada okumak istedim bu romanı, öyle de yaptım. bilmediğim şeyler değil ama korkunç gerçeği değiştirmiyor bu. yine de her şeye rağmen işte gönüllülerdi, iyi insanlardı… yaşamak zorundayız ve yaşıyoruz. ben hem mübadele, hem suriye hem de aralarda dinlediğimiz pek çok olayın romana fazla geldiğini düşündüm açıkçası. bazı yerlerde epey didaktik bir hal alıyor. karakterler de bu kadar çoklu olay olunca pek derinleşemiyor ama bence zaten asıl olarak romanın edebi yönü değil belgesel yönü güçlü. gerçeklerle yüzleşmekten çekinmeyenlere… ve yıllardır yoklama listesinde gördüğüm, iktidarın sanki onlar için çok bir şey yapıyormuş gibi yaptığı ama okula dahi gelemeyen mülteci öğrencilerim için diyeyim.
Moria mülteci kampını, kamptaki 'alleged child'ların hayatını ne güzel anlatmış. Yazarın dilinden yakından gözlemlediği belli bu insanları. Dili bende çok oturmadı yalnızca, birkaç kısımda bir erkek tarafından yazıldığını çok hissettirdi kitap. Arada güldürdüğü hemen sonrasında duvara baktırdığı yerler de var çokça, ilk kitap için güzel olmuş diyerek devamını bekleyelim madem.