Polisler Selim’i alıp götürdüler. Gitmeden önce Leyla’ya son bir kez sarıldı, kulağına fısıldadı: “Güçlü ol Leyla. Bu da geçecek.” Ama ikisi de biliyordu ki önlerinde zorlu ve belirsiz günler vardı. Selim’in yokluğu evin her köşesine sinmiş, sessiz bir çığlık gibi Leyla’nın yüreğini dağlıyordu. Her şey bir anda değişmişti, geri dönüşü olmayan bir noktaya gelinmişti, bir uçurumun kenarındaydılar, düşüş başlamıştı.
Zülfü Livaneli’den bir aşk ve direniş hikâyesi: Bekle Beni.
Leyla ile Selim, aşkın coşkusuyla bir hayat kurmak için mücadele ederlerken kendilerini türlü zorluğun, ayrılığın içerisinde bulurlar. Bir yanda birbirine kavuşma telaşı, diğer yanda özgürlük mücadelesi onları roman boyunca farklı yerlere sürükler. Aşkları direnişlerini besleyecek, direnişleri de aşklarını güçlendirecektir.
Aşkı, dostluğu, aile bağını ve özgürlük tutkusunu ince ince ören Bekle Beni; bir ülkenin özgürlük yolunda çektiği zorlukların, baskıya karşı girişilen mücadelenin, direnmenin, yalnız bırakılmanın ve dayanışmanın romanı.
Tam adı Ömer Zülfü Livaneli’dir. 1946 yılında Konya-Ilgın’da doğan Livaneli, yazarlık kimliğinin yanında saygın bir müzisyendir. Müziği ile birçok ulusal ve uluslararası ödül almış ve eserleri John Baez, Maria Farandouri gibi sanatçılar tarafından yorumlanmıştır. Kültür, sanat ve politika alanında Türkiye’nin önemli isimlerinden birisi olan sanatçı, sanat yaşamı boyunca 300’e yakın besteye ve 30 film müziğine imzasını attı.
Bugüne kadar üç uzun metrajlı film yönetti; "Yer Demir Gök Bakır", "Sis" ve "Şahmeran". Valencia Film Festivali'nde "Altın Palmiye" ve 1989'da Montpelier Film Festivali'nde "Altın Antigone" ödülüne layık görüldü. "Sis", "En iyi Avrupa Film Ödülü"ne aday gösterildi. Sanatçının filmleri Türkiye, ABD, Fransa, Almanya, İsviçre, ve Japonya'da gösterime girdi ve BBC, WDR, İspanya, Kanada ve Japon televizyonları gibi bir çok televizyon şirketine satıldı.
Ekim 1986'da Cengiz Aytmatov'un daveti üzerine Federico Major, Yaşar Kemal, Arthur Miller ve diğer ünlü sanatçı ve düşünürlerin katıldığı Kırgızistan ve daha sonra Wengen, Granada ve Mexico City'de toplanan Issyk - Kul Forumu'nda yer aldı.
Livaneli, Elia Kazan, Jack Lang, Vanessa Redgrave, Arthur Miller, Mikhail Gorbaçov gibi ünlü kişilerle birlikte dünya kültürünün ilerlemesi ve dünya sanatlarının gelişmesine katkıda bulunmak üzere çalışmalarda bulundu.
1996 yılında Paris’te merkezi bulunan UNESCO (Birleşmiş Milletlerin Eğitim Kültür Bilim Kurulu) tarafından büyükelçilik verilen sanatçı Livaneli, orjinali ilk kez 1978’de çıkan "Nazım Türküsü"adlı albümde Nazım Hikmet'in şiirlerinden bestelediği şarkıları bir araya getirdi.
Sabah Gazetesi'nde köşe yazarlığına yaptı. Bir dönem CHP'den Milletvekili olarak aktif siyaset hayatına da katıldı.
livaneli’nin “aşkın ve direnişin romanı” olarak adlandırdığı “bekle beni” çıktığında oldukça heyecanlanarak başladım kitaba. beklentimi de yarı yarıya karşıladı diyebilirim. beğendiğim yerler olmasına rağmen eleştireceğim yerler de var.
öncelikle selim ve leyla’nın aşkları da yaşadıklarında okunmaya değerdi bence ama kitabın dili yazardan beklemediğim bir şekilde çok yalın, çok savruktu. yazar zülfü livaneli olduğundan, ben bu konunun daha başarılı işlenmesini beklerdim. sanki edebiyata ve kitap yazmaya yeni başlamış birisinin kaleminden dökülmüş bir kitap gibi görünüyor bu haliyle.
bunun dışında içeriğe gelecek olursam, içerik çok kıymetli. bu ülkede, biz vatandaşlar neler yaşamadık ki? nasıl zulümler olmadı, bilinçli kesim nasıl bastırılmaya çalışılmadı? 68 kuşağı için yazılmış bir metin olmasına rağmen günümüzü gördüm. hiçbir şeyin değişmemiş olması çok acı.
kitabın sonunda selim ile leyla’nın stockholm’e taşınması, orada yaşadıkları hayat ve ülkemizde yaşdıkları hayat şartları karşılaştırılıyor. bu kısım oldukça eleştiriye açık bence. bilemiyorum, kısım kısım hak veriyor bazen ise doğru bulamıyorum bunu.
aslında başka bir yazar yazsa daha düşük puan vereceğim bir kitaptı bu kitap. yine de işlediği konu vesilesiyle, zülfü livaneli’nin yeni çıkan kitabı da olması nedeniyle puanımı 8/10 olarak tutuyorum ki bu bile biraz bol keseden oldu ne yazık ki. açıkça belirtmeliyim ki bu konuya dair çok daha başarılı kitaplar okumuştum.
Kitabın sonsözünde “Bu romanda benim ve ailemin hayatından izler var ama bir özyaşamöyküsü değil.“ demiş Zülfü Livaneli. Gerçekten de şimdiye kadar onun röportajlarını dinleyenler, hayatına biraz da olsa aşina olanlar kitabın kahramanı Selim’le aralarındaki benzerlikleri görebilirler. Kendisi yine “Ben bu olayların tanığıydım ve bunlar kalsın diye yazdım.” diyor. Pekala. Ama maalesef ben edebi olarak istediğimi bulamadım.
Üniversite yıllarımda Zülfü Livaneli’nin çoğu kitabını okudum. Onun yazdıklarıyla ve zaman içerisinde okuduğum başka eserlerle edebiyat zevkim şekillendi. Artık bir kitaptan neler bekliyorum, bunu biliyorum. Ve söylemeliyim ki beklentim bu değil. Altı çizilecek cümle arayışım yok mesela artık, beylik laflardan ziyade daha sade bir anlatım tercih ediyorum.
Livaneli’nin şahsına saygım, sevgim baki. Kitapta yazılanların bir kısmının bu ülkede yaşanmış olması ve belki hala kısmen yaşanıyor olması inkar edilemez. Kitabın duygusu, hissettirdikleri çok kıymetli. Ama edebi olarak beni tatmin etmedi.
Zulfu Livaneli zaten otobiyografik bir roman yazmisti. Bu roman cok gereksiz ve zorlama olmus. Ayni hikayeyi kac defa kac tiyatral cumlelerle okuyacagiz?
Kitap o kadar basit bir dille yazılmıştı ki. Muhtemelen lisede okusaydım kitaptaki Selim'in sorgulamalarını daha ilgi çekici bulabilirdim. Ama bu yaşımda biraz klişe ve komik geldi. Kitabın bir hikayesi yok gibiydi neredeyse. Sadece 60ların sonundan itibaren yaşanan zorlukları çok güzel anlatıyordu. Bu kısımlar ilgi çekiciydi. Fakat kitapta güzel işlenmiş bir olay örgüsü yoktu. Bir aşk ve direniş romanı değildi. Hapsedilme ve işkence hikayesiydi. Leyla ve Selim aşkını da çok göremedik. Bir anda aşık oluverdiler ve her şey çok hızlı gelişti.
Altmışlar, Yetmişler Türkiye'sini anlatan bir tanıklık romanı. Zülfü Livaneli kendi yaşadığı evliliği, hapishane hayatını, şahit olduğu işkenceleri, İsveç'e yaptığı ilticayı ve yıllarca sürgünde kalışını romanlaştırmış. Biraz kurgu, biraz anı bu güzel kitap bir aşk romanı olduğu gibi aynı zamanda bir hasretin de romanı.
Konstantiniyye Oteli Kardeşimin Hikâyesi Serenad gibi romanları kadar üst düzey bir kurguya sahip olmasa da bu kitap da tarihi tanıklığı anlamında oldukça değerli.
“Bu kadar büyük bir dünya kavgasına nasıl karıştım ben?” cümlesi, kitabın benim için en can alıcı yeriydi. Hem romanın tam ortasında yer alıyor hem de olayların akışıyla ulaşılan noktayı çok güçlü bir şekilde özetliyordu. Aslında ara ara hepimizin kendimize sormamız gereken benzer sorular olmalı; tıpkı ana karakter için olduğu gibi.
Zülfü Bey’in kendi hayatından ve yaşadıklarından izler taşıyan bu roman, aynı zamanda bir dönemin gerçekleriyle de bizi yüzleştiriyor. Onun hem kendisini hem de sanata ve edebiyata dair ürettiği eserlerini seven biri olarak, bu kitabını da büyük bir beğeniyle okudum. Yer yer gözlerim doldu ve umarım ondan daha nice yeni eserler okuma şansı buluruz.
Öncelikle, bu verdiğim 4/5’lik puan tamamen Zülfü Livaneli’ye duyduğum büyük saygı ve hayranlıktandır. Yazarın Türkiye’nin siyasi tarihini, özellikle de 68 kuşağını ele alış biçimini oldukça cesur buluyorum. Yaşanan acıları doğrudan, süslemeden anlatabilmesi gerçekten takdire şayan.
Ancak edebiyat açısından değerlendirdiğimde, bu kitabın beni çok da derin bir etkiyle sarmadığını söylemeliyim. Dünya edebiyatında savaşları, göçleri, açlıkları çok daha ustalıkla, güçlü kurgularla ve dramatizasyona kaçmadan anlatabilen örnekler varken; bu roman bana oldukça basit geldi. Karakterlerin derinliği yetersiz, hikâyenin duygusal gücü ise yüzeyde kalmış.
Bir diğer dikkatimi çeken nokta, kitabın Livaneli’nin önceki eserleri ve söyleşileriyle büyük benzerlikler taşımasıydı. Örneğin Bir Adam, Bir Kedi, Bir Ölüm kitabıyla tematik olarak neredeyse aynı çizgide ilerliyor. Hatta Armağan Çağlayan ile yaptığı bir söyleşide bahsettiği hapishane anılarını da bu kitapta benzer şekilde aktarıyor. Bu yönüyle, yazarın tarzını yakından bilen okurlar için pek yeni bir şey sunmadığını düşünüyorum.
Yine de, Livaneli’nin samimiyetini, yaşadığı dönemi anlatma cesaretini ve hikâyeye kattığı insani bakışı büyük bir saygıyla karşılıyorum. Belki de bu yüzden, edebi anlamda beni tam tatmin etmese de duygusal olarak değerli bulduğum bir okuma oldu.
Livaneli'nin neredeyse bütün kitaplarını okudum. Eğer ilk kez Livaneli okuyorsanız bu kitap diğer kitaplarıyla bir değil...Önce bunu belirtmek istedim. Açıkçası üslup olarak biraz basit kaçtığı hissini verdiği için ilk 50-60 sayfa hayal kırıklığı ile geçti. Sanki kitabı Livaneli değil de edebiyata yeni adım atan, hala kendince denemeler yapan genç tecrübesiz bir kalem yazmış hissiyatı vardı. Diğer tarafta ise gerek günümüz konjonktürüne karşı bir duruş, gerekse sonradan bu eserde ele alınanların kısmen Livaneli'nin kendi yaşam öyküsü olduğunu öğrenmiş olmak kitabı farklı bir yere koydu kafamda. Ayrıca ilk defa bir Livaneli eserinin bu kadar PR çalışması ile birlikte piyasaya çıktığına şahit oluyorum. Bu sebepten olsa gerek yakın çevremde çok okuyan arkadaşım oldu. Buna hiç gerek yok diye düşünüyorum. Ticari kaygılar "Livaneli eserlerinin" önüne geçmemeli. İyi okumalar...
O kadar sıkıntılı bir roman ki neresinden başlasam anlatmaya bilemedim. Bir roman sırasında yazar da okur da bir taraf tutabilir, bir romanda iyiler ve kötüler olabilir fakat tarafların bu kadar siyah ve beyaz olması hikâyenin inandırıcılığına zarar veriyor. Üstelik anlattıklarının gerçeklere dayandığı ve muhtemelen çok daha şiddetli şekilde yaşandığını biliyor olmama rağmen inanamıyorum hikâyeye. Bununla da yetinmiyor üslup da kullanabileceği tüm klişeleri kullanıyor. Sevgilinin eli kadar yumuşak olan rüzgârlardan bahsediyor ve romantizmi de bayatlaştırıyor. Bir metindeki benzetme sayısının çokluğu genelde o metnin zayıflığından ortaya çıkar çünkü bir şeyleri bir şeye benzeterek anlatmak işin en kolay kısmıdır ve yazar da kolaya kaçar. Yazarın fazlasıyla kolaya kaçtığı kitabın her yerinden bağırıyor çünkü kitapta ana hikâye çok zayıf. Mahkumluğu sırasında ailesinden ayrı kalan bir adam var ve eşi de onu bekliyor. Kitabın ana hikâyesini zaten kitabın ismi iki kelimede anlatıyor. Onun dışında bazıları çok gereksiz birçok yan hikâye var kitapta. Sanki kendi hikâyesini çok iyi kotarmış gibi bir imparator karakteriyle devletin doğası üzerine tartışmalara dahi giriyor yazarımız. Sokrates'e, Kafka'ya bazı değinmeler var ki oralar epey sıkıntılı.İkisini de anlayamamış ve buna rağmen romanla bir ilişkiye sokmaktan da geri durmamış. Zülfü Bey savunduğu davanın bir romanını yazmış fakat bence bu roman tüm bu sıkıntılarıyla davasına zarar vermekten başka bir işe yaramaz.
Başta söylemem lazım. Benim için devlet değil insan kutsaldır. Ve bu yüzden devletini kutsayan, yaptıklarını görmek istemeyen, eleştirilere ve dahi gelişmeye kapalı olanların okuyacağı bir eser olduğunu sanmıyorum.
Zülfü Livaneli, otobiyografik izler taşıyan ancak çok daha geniş bir kuşağın sesi olan bu romanında günümüzde de hala yaşanan devlet baskısını anlatıyor, açık ve sert bir dil aslında ama gayet de yakın herkes anlasın diye belki de.
Eser, özellikle 1968 olayları ve sonrasındaki dönemde, devrimci ruhu taşıyan genç insanların yaşadığı ortak hikayelere ve acılara odaklanıyor. Roman, diktatörlüklerin ve askeri darbelerin gölgesinde kalmış Türkiye'de toplumsal çalkantıları ve aydınların mücadelesini de ele alıyor.
Sistemsel zulmün ve politik baskının kuşaklar boyu yarattığı kaosu ve hayatları nasıl alt üst ettiğini gösteren çarpıcı bir dönem fotoğrafıdır bu eser.
Kitap, bu mücadeleyi omuzlamış, Doğu-Batı çatışmasının yarattığı ön yargılar nedeniyle hem yurt içinde hem de yurt dışında büyük bedeller ödemiş, binlerce masum insanın yaşadığı trajediyi sahneye taşıyor. Yazarların ve aydınların sürgün hikâyeleri de anlatılıyor.
Livaneli, bu eseri sadece bir sürgün hikayesi olarak değil; Türkiye'deki askeri darbeler ve sivil yönetimler döneminde sistemsel baskıdan dolayı zulüm gören insanları işliyor. Günümüzde de hala örneklerini açıktan gördüğümüz olayları ve rejime muhalif olanların yaşadığı baskılar açıktan işlenmiş. Edebi yön olarak beklentiye girmediğim bu eseri konusu ve açıklığı nedeniyle tavsiye ediyorum elbette.
Livaneli’nin diğer romanlarından oldukça farklı bir kitap. Şimdiye kadar dilinden en çok etkilendiğim eseri oldu. Ustalık eseri demek ayıp olmaz sanırım.
12 Mart dönemi, darbe, muhtıra gibi temaları genelde kendini tekrar eden, fazlaca sömürülmüş konular olarak görürdüm. Ama bunu iki kişi arasındaki bir ilişki üzerinden anlatmak gerçekten yaratıcı olmuş.
Duygu sömürüsü yok, aksine çıplaklık ve gerçeklik var. O döneme uzak bir kuşak olmama rağmen olayların tam ortasındaymış gibi hissettim. Konu ağır olsa da sayfalar akıyor, dili zarif ve etkileyici. Bir günden kısa sürede bitirdim.
Livaneli’nin anlatım gücünü en çok bu kitabında hissettim diyebilirim.
Bu kitabı okurken Livaneli’nin 68’de yaşadıklarını değil, bugünün Türkiye’sini gördüm. Aynı haksızlıklar, aynı sessizlik, aynı korkular… Yıllar geçmiş ama sanki hiçbir şey değişmemiş. Yine de sayfaların arasında yankılanan o cümle — “Değişim geliyor.” — içimde bir şeyleri kıpırdattı. Livaneli bu kez geçmişi değil, geleceği yazıyor gibiydi. Bu kitap, umudu unutanlara yazılmış bir hatırlatma gibi; karanlığı değil, yaklaşan ışığı anlatıyor…
Zülfü Livaneli’nin diğer romanlarından ayrı tutmak lazım. Çünkü tam bir kurgu ya da roman diyemeyiz buna. Kendi yaşamından da izler taşıyan, 12 Mart dönemi yaşanan acılara ilişkin bir saygı duruşu.
Kötüler kötüydü.Kötülük nasıl tanımlanır ki? Kötü kötüdür -her yerde her cinste her ülkede. Hayat bir çiçek dürbünü gibi her sallayışta bambaşka resimler çıkar karşına. Sayfa 82
"Seven insanlar birbirinin zehrini alır , birbirine şifa olur , birbirini kurtarır."
"Mutluluk için başka hiçbir şeye gerek yoktu, sadece nefes almak yeterdi. Ama insan, nefessiz kalmadan nefesin, hapsedilmeden özgürlüğün, ölümle yüzleşmeden yaşamın kıymetini bilemiyordu."
"Bazı insanlar kendilerini kabul ettirmek, sevdirmek için çok çaba gösterir, bazılarındaysa hiç böyle bir niyet yoktur, olduğu gibi yaşar ve sen yavaş yavaş ondaki kaliteyi keşfettiğin zaman hayranlığın artar."
"Kelimeler, ruhları birbirine bağlayan köprüler kuruyordu."
"Hayat bir çiçek dürbünü gibi, her sallayışta bambaşka resimler çıkarır karşına."
"Ormanda giderken/ Yol ikiye ayrıldı/Ve ben seçtim/Daha az gidilmiş olanı.”
Sanki Livaneli yazmamış da adı kullanılmış gibi. Ömer ne zaman Ankara'ya döndü, ne zaman tekrar İstanbul'a gelindi, Ege kıyısı ne alaka? Doğu cephesinde yeni bir şey yok!
2.5/5 bu kitaba yapacağım her kötü yorumu livaneli gibi bir yazarın şahsına yapmadığımı belirtmek isterim. türk edebiyatında çok önemli bir yeri olsa da onun ustalığından özür dileyerek söylemek istiyorum ki; bu kitap bence olmamış. kitaplarımı okurken ya beni şaşırtacağını yada garanti seveceğimi düşünürüm ki bu kitaba başlamak için de çok heyecanlıydım. fakat kitap bir livaneli eseri dediğimde aklımda canlandıracağım bir edebi eser değildi. aksine acemice ve yapay zeka ile yazılmış gibi hissetirdi.
kitabın yazım dili olarak yetersiz olduğunu düşünüyorum ve bu da doğal olarak konuyu ele alınışını kalitesizleştirmiş. kitabın yazım dilinde kendi arasında tutarsızlıklarda var. örnek olarak kitabın başındaki 20-30 sayfalık kısım yapıyordu, ediyordu şeklinde yazılmış daha sonrasında ise yapıyor, ediyor şekline geçilmiş. fakat asıl işler 58. sayfada karışıyor. ilk paragraf farklı zaman diliminin kuralı ile aşağıdaki paragraf farklı ile yazılmış. bundan sonra ise işler tamamen sarpa sarmış zaten, kitapta sürekli bir yazım dili değişikliği olmuş. açıkçası bu bana kitabın birden fazla insan tarafından yazılmış olduğunu hissettirdi. tabii bu en iyi ihtimalle.
günlük hayatında ne kadar ai kullanımını azaltmaya çalışsamda nasıl sonuçlar ortaya koyduğunda oldukça aşikarım. ve bu kitabı okurken ilk 13. sayfamda durup bu kitapta kesinlikle yapay zeka kullanılmış dedim. gereksiz noktalı virgül ve kısa çizgi kullanımı da benim bu düşüncemi kendimce destekledi. livanelinin bu kitapta hitap ettiği kitle belki yapay zekanın etkilerini hissedemeyebilir fakat benim gibi yeni jenerasyon biri için oldukça açık geldi. yine de kimsenin günahını almak istemiyor, livaneli gibi usta birini bu konuda suçlamamaya çalışıyorum.
ayrıca yorumlardan birinde okuduğum gibi bu kitap nedensizce büyük bir PR çalışmasının içinde gibi. nerdeyse her yerde görer oldum ve bence livanelinin bir kitabı kesinlikle bu kadar PRa ihtiyaç duymamalı.
kitabın ağır ve sindire sindire okunacak bir konusu olduğunu düşünmeme rağmen bir günde bitecek kadar basitti bence. o günleri yaşamış birini daha çok etkiler belki ama bana göre etkileyici bir anlatım olmadı, ki ben yakın türk tarihinin çevresinde geçen aşk romanlarını okumayı da çok severim. bu kitapta bir aşk romanı ama güya. karakterler neredeyse 2-3 sayfa içerisinde birbirine aşık oluyor. kitapta sadece 84. sayfadaki ‘eğlenceli bir adam’ kısmı bana gerçekten zamanı ve olayları hissettirebildi.
sonuç olarak bence livaneli kendi zorluklarını yad etmek için böyle bir eser yazmış, kitaptakı yazar isimleri ve alıntıları da bence bu yüzdendi, ama bence bu eser hiç bir zaman basıma geçmemeliydi.
Yazarın yalın ama incelikli diliyle, insanı yormadan içine alan bir kitap. Okurken 68 kuşağının izleri hissediliyor; fakat anlatılan acılar geçmişte kalmış gibi değil, bugün hâlâ yaşanıyormuş duygusu uyandırıyor. Bir ailenin başka bir yere göç etmek zorunda kalması, aydın insanların bu toplumda hoş karşılanmaması ve düşüncelerini özgürce ifade edememeleri kitapta öne çıkan temalar arasında.
Hikâye yüksek sesle bağırmıyor; daha çok sessiz bir hüzünle ilerliyor. Büyük olaylardan çok, insanın içini sızlatan küçük kırılmalar anlatılıyor. Derinlik arayanlar için yer yer eksik kalabilir ama bıraktığı duygu, sadeliği ve düşündürdükleriyle benim için anlamlı bir okuma oldu.
This entire review has been hidden because of spoilers.
aradığım neydi emin değilim ama beklediğimi bulamadım. yaşananlar üzücü ama akış çok havada kalmış, bir hapishanede, bir yurtdışında. sonra anlatıcı değişiyor ama o kadar az değişiyor ki leyla'nın bakış açısından üç kere falan hikayeye bakabiliyoruz, gerek var mıydı ya da hikayeyi zenginleştiriyor mu emin değilim.
Livaneli is one of my favourite Turkish authors, so I went into Bekle Beni with high expectations. But unfortunately, this one just didn’t land for me. The story felt rushed, and I struggled to connect with the characters. They lacked the depth and emotional nuance I’ve come to expect from Livaneli’s past works.
Maybe my expectations were too high because of how much I’ve enjoyed his previous books, but this one simply didn’t carry the emotional weight or narrative strength I associate with him. It had potential, but for me, it just didn’t deliver.
Bence mukemmel bir kitap, ben yeterince edebi olmadigini dusunen kesime katilmiyorum. Bence bunca yasanmisligi, tarihi ve bir cok farkli duyguyu barindiran bir kitabin bu kadar yalin ve sade yazılabilmesi basli basina bir edebi yetenek.
Bu kitap beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Yazarın keyifle okuduğum kitapları olduğu için beklentim yüksekti. Konu klişe, çok bilindik bir hikaye. Yer yer tekrara düşülmüş, betimlemelerin yersiz uzatıldığı bölümler var. Ana karakterin duygu durumu samimi hissettirmiyor, yüzeysel kalmış.
Yavuz Turgul ve Şener Şen sineması gibi artık Livaneli edebiyatı, hep aynı hep aynı. Yaşadıklarına saygı duymakla beraber bu romancıdan artık farklı şeyler duymak isterim. Darbe, hapishane, yurtdışına zorunlu kaçış, hasretlik...