“Bazı insanlar var ki hayatıma girmiş, hikâyelerini bana emanet etmiş ve gitmiş olabilirler.”
Yıl 1942, Varlık Vergisi’nin yeni duyurulduğu günler. Önce mal varlığını, kısa süre sonra hayatını kaybeden Bay Dimitri ile ailesinin hikâyesi, bambaşka yerlerde, benzer şeyler yitiren Emin Bey ile ailesinin hikâyesine karışır. Biri Türk, diğeri Rum iki ailenin kesişen yazgıları, gün yüzüne nasıl çıkacak, kimlere dokunacaktır? Anlatıcı ipin ucunu, “Sana bir hikâye anlatayım ama ben ölünce yaz,” diyen anneannesinden alır; mavi bisküvi kutusunun içindekilerle yola çıkar. Neyi araştırdığını bile bilmezken diğer uçlar fotoğraflar, mektuplar ve çeşitli objelerde karşısına çıkar. Siyasetin, kıskançlık, aldatma, intikam ve cesaretin gölgesinde yaşananlar, eski bir dolmakalemden kalan mürekkep lekesinde birleşecektir. Öyküleri, eleştiri yazıları ve gençlik romanlarıyla tanıdığımız Fatma Burçak’ın kaleminden âdeta bir zaman yolculuğu: Ben Ölünce Yaz.
“Kadınlar sırlarını böyle bisküvi kutularına, reçel kavanozlarına, çiçek saksılarına, çeyiz sandıklarına koyup kaldırıyor, sonra da arkalarından gelen bir başka kadına emanet ediyorlardı.”
She was born in Ankara. She is married and has a son. She lives in Istanbul. So far was published eight books. She is organized since five years "reading workshop" in Kozyatağı Cultural Center and since three years "reading workshop on world literature" in Gergedan Kitabevi. He also advises on writing children's stories and editing.
Fatma Burçak, Ben Ölünce Yaz’da iki ailenin birbirine karışan geçmişi üzerinden insanın kimliğini, köklerini ve varoluşunu sorgulayan etkileyici bir hikaye anlatıyor. Kitap, görünürde bir aile anlatısı gibi başlasa da, derinlerde insanın kendini anlamaya, geçmişin yükleriyle barışmaya dair bir iç yolculuğa dönüşüyor.
Yazarın dili güçlü; betimlemeleri canlı, duyguları ise abartısız bir yoğunlukla veriyor. Sayfalar arasında bir film gibi akan sahneler var — kimi zaman huzurevinin koridorlarında bir sessizlik, kimi zaman bir tren yolculuğunun melankolisiyle karşılaşıyorsunuz. Bu geçişler yumuşak, dili akıcı ve duygusu derin. Yazar, karakterlerin iç dünyasını anlatırken ölçülü bir dil kullanıyor; kelimeler gösterişsiz ama anlamlı.
Kitap “aktı gitti” denilecek türden. İlk kez okuyacaklar için söyleyebilirim ki; bu hikayede hem bir ailenin geçmişini hem de insanın kendini arayışını bulacaksınız.