"Eğer sorun bize dışsal sınıf çelişkilerini ortadan kaldırmak olsaydı, azade olduğumuz bir sistemi yıkacak özneler olsaydık ne de kolay olurdu. Ama lütfen artık biri bana şu sistemi tarif etsin. Sınıf çelişkileri gövdemizin tam orta yerinde atıyor. Tik tak, tik tak. Asla şaşmayan bir saat gibi. Sınıf bizim öyle içimize işlemiş ki, organizmanın dengesi bozulduğu zamanlarda bile homeostatik dengeyi o kuruyor. Mesela o genç çocuklar âşık olduğu ve her şeyin mümkün olabildiğini düşündüğü zamanlarda onları kendine getiriyor. Aşkın billur taneciklerini düşman bakteriler gibi tanımlayarak ölümüne savaşıyor. O yüzden kimse başka yerde aramasın sınıfın kendisini." İşçinin Varlık Problemi’ni oluşturan denemelerde sınıf, ezilme, mağduriyet ve erkeklik meselesini, duygular, performans, eylem ve örgütlenmeye dair yanlarıyla ele alıyor Demet Dinler. Politik yazılarda, akademik tezlerde, kuramsal kitaplarda görmeye alıştığımız bu konuları farklı bir perspektiften, yazanın öznel deneyimini de içine alan bir yerden, aynı anda hem kuramın hem deneyimin penceresinden ele alıyor. Mağduriyeti ve madunluğu yenmek için "Önce kendini yok etmelisin!" diyor kitap yalın bir dille. Ama içsel hesaplaşmalar, yoğun emekler, cesaret ve korku dolu yüzleşmelerle kazanılmış, hak edilmiş bir yalınlık bu. "Bu düzen değişmeli" diyeceksek ütopyanın sorunlu yanlarına da kafa yormamız gerektiğini hatırlatan bu denemeler, umudumuzu bir kaybedip bir bulacağımız, ama mutlaka güçlenerek çıkacağımız bir yolculuğa davet ediyor bizi...
Demet Dinler Alpkan Birelma'nın Ekmek ve Haysiyet Mücadelesi kitabında yaptığı gibi sınıf mücadelesinin aynı zamanda saygı mücadelesi olduğunu gösteriyor. Akademik çalışması sırasında edindiği gözlemleri daha özgür, samimi ve erişilebilir bir dille denemelerinde paylaşıyor.
Yazar açıklayamayacağımız için üstünü örteceğimiz konulara el atıyor. Yüzleşme cesareti nedeniyle rahatlatıyor (her zaman formüller sunmasa bile) ve konuları kavranabilir kılıyor. Nedir bu konular; tekil mücadele örnekleri nasıl genelleşebilir, mücadelenin duygulanımı nasıl olur, mücadele iyilik-kötülük ayrımıyla neden düşünülemez, sendika eski model bir örgütlenme midir, duygular nasıl değişir, evrensel-tikel-sınıf gerçekleri nasıl ilişkilenir? Bu tartışmalar havada uçan, bağlamsız soyut açıklamalar şeklinde olmuyor. Aksine yaşarken olanlara bakarak açılıyor.
Demet Dinler genç bir kadın olarak erkek yoğun bir ortamda araştırmacı olmanın ne demek olduğunu tartışmış. Travması, trajedisi ve hoyratlığı yüküyle olan yoksulluğa bakarken (hem de başka bir sınıftan olup) kendi konumunu sorgulamayı da ihmal etmemiş.
Bu kitapta teori ve saha bilgisi beraber tartışılıyor. Yazar sahayı teoriye sığdırmaya çalışmıyor. Ayrıca sınıf mücadelesi üzerine konuşurken bir entelektüel düşün macerasına da çıkarıyor. Sosyal bilimleri bazen fen bilimleriyle bazen de bir romanla ilişkilendiriyor. Açılıma devam etmek isteyenler için teğet geçtiği kaynakları dip notlarda paylaşıyor.
Kitapta bazı muhteşem sorular başka bir zihinsel maceranın başlangıcını tetikliyor. Mesela eski moda denilen bir şeyin varlığının nasıl her şeyin değişmesiyle mümkün olduğunu tartışırken bir romandan alıntıladığı "her şeyin aynı kalması için her şeyin değişmesi gerekliydi." sözünü yardıma çağırıyor.
Sanki yazar edebiyatçı olacakken neyse ki sosyal bilimci olmuş da toplumu anlamada akıcı dilinden faydalanmışız.
Son olarak yazarın devrimci şefkati, paradoksları tanıyan sahiciliği ve kendini diğeriyle ilişkisi içinde gören bir aydınlanmışlığı övgüyü hak ediyor.
kesinlikle iyi niyetle ve emek verilerek yazılmış, ben kimim ki 2 yıldız veriyorum, ama konu başlıkları ile içeriklerin hiç alakası yok gibiydi. konular çok dağınıktı, anlattığı insanların ruh hallerinin bağlandığı sonuçları ve kendisinden "bir akademisyen" diye bahsedip yabancılığını katmer katmer katmerlemesini garipsedim. ama sayesinde ali mendillioğlu'nu tanımış bulundum.
Apartmandan üstlerine çöp atanlara biz daha görülmeyecek kadar küçülmedik diye sitem eden, bunu kendi çıkardıkları KATIK dergisinde yazan birçok hikayesi hayali olan atık kağıt işçileri üzerinden işçilerin varlık problemine dair çok yerinde tespitleri olan bir kitap.Öznel deneyimlere dayalı olması yazarın kendiyle hesaplaşmaları içtenlik duygusunu net olarak veriyor.Yalın diliyle çok kolay okunuyor.Kitaptaki her denemesinde okuyucuyu çok ciddi sorgulamalara sevk ediyor.
Really wish this were translated into English. Fascinating ethnography of waste workers in Turkey that connects themes of masculinity, affect and class formation.
Bu kitabın özel olmasını umduğum tarafı, işçi örgütlenmesi içerisinde yer almış bir akademisyenin akademik makale formuna daha fazla sıkışmak istemeyerek fakat elbette akademik birikiminin de üzerinde yükselerek deneme gibi alabildiğine özgür bir alanda samimi çelişkilerini, öfkelerini, hayal kırıklıklarını, yersiz umutlarını... velhasıl edebiyata göz kırparak ve bilimsel temkinlilikten kaçarak risk alma ihtimaliydi. Gelgelelim yerli yersiz referanslarıyla, karşılaştığı kişilikleri tasnif çabasıyla, ve en çok da yine sanki makale yazarmışçasına steril diliyle kitap bana en nihayetinde yine - belki biraz daha gevşek - bir akademik metin okuduğumu hissettirdi.
İki bölüm hariç: Biri yazarın işçi önderine mektubu, biri de sendikaların işçi kişiliğini çürütme döngüsünü anlatan öykü.
Akademi insanları nasıl bir tornadan geçiriyorsa artık, "deneme" türü biçimsel açıdan özgür bıraktığında bile yazarın bilinmeyen sulara dalmasına, dilini bağlayan zincirleri çözmesine imkan vermiyor. Deneme gibi özgür bir form değil, "mektup" veya "öykü" gibi yine -görece- keskin sınırları olan, yazarı akademiyle ilişkisini tümden koparmaya zorlayan türler bu özgürleşmeyi sağlayabiliyor demek ki. Bu da hayatın acı bir ironisi.