İnsan neyle yaşar? Hava ve su. Ekmek ve et. Hayaller. Umut. – ama başka? Şile’nin yerel gazetelerinden bir haber: Subay Güneş T. kayboldu. Ardından, İstanbul’a yüz kilometre mesafedeki o küçük şehirde gerçekleşen deprem. Ve dünyada bir yere ait olamayanların sığınağı Berlin’den seslenen anlatıcı… Barbaros Altuğ; ihmaller ve takipsizliği, alınmayan önlemler ve yakalanmayan katilleri, şiddet ve homofobinin hüküm sürdüğü coğrafyalarda yitirilen ümitleri bir gazete kupüründen yola çıkarak yüzeye çıkarıyor dördüncü romanında. Bir şehrin tarihi yeniden yazılırken, hikâyesini yazmaya söz verdiği Güneş’lerin ve onların en karanlık gecelerinin unutulmasına izin vermiyor. Deniz kenarına konmuş sarayları, gerçek sahipleri sürgünde ölen hanları, o hanların servetiyle yapılan kaçak gökdelenleri, kimsenin gitmediği camileri, gidecek kimsenin kalmadığı kiliseleri, kuşların, tilkilerin ve erguvanların yuvası olması gereken yere kondurulan pahalı evleri ve şehrin dört bir yanına uzanan gri apartman bloklarını toprağına ve denizine gömüyordu. Parçalanan toprağındansa, şehre bir zamanlar evim diyenlerin, başka başka alfabelerde yazılan isimleri kazılı mezar taşları fışkırıyordu. İstanbul binyıllardır toprak altına gizlenmiş olsa da büyük ve mutsuz bir mezarlık olduğunu hatırlıyordu.
Barbaros Altug arbeitete als Journalist in der Türkei, unter anderem als Kolumnist bei der Tageszeitung Taraf. 1999 gründete er in Istanbul die erste türkische Literaturagentur. 2014 erschien sein erster Roman es geht uns hier gut, der 2022 verfilmt wird. Er lebt und arbeitet momentan in Berlin und publizierte neben seinen Romanen auch Artikel u.a. für Hurriyet, Radikal und den Berliner Tagesspiegel.
barbaros altuğ’dan okuduğum ilk roman, “uzun bir kışın en karanlık gecesi”. esra gülmen’in kapak tasarımı hemen kendisini belli ediyor. berlin’e göçmüş türk sanatçılar dayanışması, ne güzel. açıkçası yazarın meselesini anlatmak için bu romanın hacmini daha yoğunlaştırması gerektiği kanaatindeyim çünkü berlin’deki orta yaşlı güneş’in gazetede gördüğü adaşı genç subayın kayboluşunu nasıl bir anda takıntı haline getirdiği, döndüğünde artık cesedi bulunmuş genç adamın sevgilisine, halasına nasıl ulaştığı bence polisiye gerilimler de taşıyan bu romanda biraz daha açılmalıydı. böyle küçük ve kesik bölümlerle ilerleyince hatta novella diyebileceğimiz kadar kısa bu romanda lubunyaların geçmişten bugüne yaşadıkları, iki güneş’in yaşamları, orta yaşlı güneş’in pişmanlıkları, berlin yaşamı, almanların suçluluğu ve disiplini üzerine yorumlar, türkiye’de yaşananlara dair uzun gözlemler ve fikirler, türkiye’de karşılaşılan ve romanın başından beri izleği sürülen “venedik’te ölüm”deki genç oğlanı anımsatan suriyeli amir ve göçmenlik ve queerlik, aileler ve utançlar ve üstüne üstlük bir de istanbul depremi çok ama çok fazla gelmiş. oysa buradaki birkaç karakter, birkaç mesele derinleştirilse anlatılanların bize daha fazla dokunması mümkündü. burada tam polis zorbalığına şahit oluyor ve karakterle empati kuruyoruz, öbür sayfada aileyle hesaplaşmamız gerekiyor, daha birini sindirmemişken. teknik olarak güneş’in ben anlatıcılı bölümleri zaten bolca yorum yaparken italikle yazılan ilahi anlatıcı bölümleri gereksiz diye düşündüm. ya da yapılmak isteneni ben anlamamış olabilirim. bunun dışında elbette queer romanlara ihtiyacımız var. görmezden gelmek buradaki hala gibi insanlar bırakıyor işte ardında. çok güzel iki örnek olan otelde yaşananlar ve polisin genç güneş’e yaptığı gibi utancı iade etme meselesi çok önemliydi. ama dediğim gibi ben bir okur olarak bunların derinleşmesini tercih ederdim. editoryal bazı sıkıntılar olduğunu düşündüğüm anlatım bozuklukları vardı biraz da ama bunlar konuya nazaran önemsiz. barbaros bey’i jüri çıkışıyla anımsayacağımız bugünlerde ben romanıyla anmayı tercih ettim. elinize sağlık. kimseye edep ve terbiye borcumuz yok, hatta bize edepsizlik lazım diyerek söylediklerinin yanında olduğumu da ekleyeyim.
Gey olduğumuz için bu ülkede yaşayamıyorsak ve cennetimiz Berlin ise bu sadece üzerimizden para kazanabildikleri içindir. İkinci Dünya savaşı sonrasında Almanya neoliberalizmle geylerden para kazanmayı seçti. Bizden faydalanamadıkları anda gözden çıkardıkları ve yeniden gaz odalarına gönderdikleri de ilk biz olacağız.
yakın arkadaşlarımla kendi aramızda bir kitap kulübü kurduk. ilk kitabımızdı <3 bir şeyler içime inanılmaz dokunurken, bir şeyler de bir o kadar eksik kaldı. ama öyle ya da böyle bende buruk hisler bırakan tüm kitapları çok seviyorum.
“yola devam edebilmek için bir kez daha deneyeceğim. beni buraya çivileyen de istanbul, o zaman ona gideceğim. çünkü belki de bazı hikayeler, bir kere daha yaşanmadan yazılamıyor.”
This was the fourth time his words found me, and I am glad - so quietly glad - to let the year end in his hands.
I am not exiled, yet I live far from Istanbul, and distance has its own language of loss. I am someone who lives away from home, someone who fears their own voice, their own tongue, the moment of recognizing the self and the slow, terrifying act of becoming someone else.
I am tired of holding everything inside - every day, every breath - and still asking myself to fight for a better life.
He carried Istanbul and Berlin inside his own life, inside that circle drawn by others. He named it with such truth. When he called Istanbul a vast, unhappy cemetery, something in me agreed - I feel it each time I return, like a quiet ache beneath the skin.
One day, I hope to meet him. To place these books in his hands, to ask for a signature, and to speak - gently, briefly - of the feelings we shared without ever meeting, the ones that recognized each other in silence, between the lines.
Homofobinin kısa anlatısı... Berlinden gelen yazarın adaşının öldürülmesinin haberini yapmak üzere gelmesiyle kendi geçmişinden de bahsediyor. Yaşadığı travmatik olaydan berline kaçışını anlatıyor. Anlatıda Amir adlı Suriyeli bir mülteciye değinse de o kısım eksik gibi geldi bana.
Deprem kısmında yaşadığımız olayları 6 şubatı bir defa daha yaşadım. Ve ne yazık ki güzel ülkem sürekli bunu yaşayacak.
Hiçbir zaman insanların yönelimlerine karışanları anlamadım anlamayacağım neden bu kadar her şeye karışma hakkını bulduğumuzu da anlamıyorum. Ama değinmek istediğim bir şey var Barbaros Altuğ'un gezi olaylarını bu kadar fazla durması da (her kitabında var) bir noktada sıkıyor evet gezi unutulmamalı ama bir yazarın her kitabında aynı şeyi vermesi de bana doğal gelmiyor yapay tadı bırakıyor.
Barbaros Altuğ'un okuduğum ilk kitabı. Dilini beğendiğim, derdini kalbimde hissettim. Sarsıntı adlı bölümde beni de sarsan bir cümle ile karşılaştım: Deprem sonrası uzmanlar ekranlardan aynı şeyi söylemektedir: "Devlet hazır. Bu bir provakasyon değildir. Her şey kontrol altında." Ama herkes biliyordu. Kontrol altında olan tek şey gerçekti. Ve gerçeğin üzerine örtülenler, depremden daha sarsıcıydı.
spoiler vermeden içeriği yazmam zor olur. istanbul’da kaybolan güneş adlı bir kişinin izini süren bir başka güneş’in anlattıklarını okuyoruz. içeriğin, detayların, olay örgüsünün daha da dallanıp budaklanması gerekirdi düşüncesindeyim.