Ancak sahaflarda bulunabilen, adı sanı duyulmamış bir novella. Yazarı, hakkında neredeyse hiçbir bilgi bulunmayan Vasili Misha Yakunin. 1979’da Fransa’da yayımlanmış ve kimsenin ilgisini çekmeden kaybolmuş… ta ki kırk üç yıl sonra bir bölümünde Göbeklitepe’nin tarif edildiği fark edilene kadar.
Roman, on binlerce yıl boyunca farklı bedenlerde yaşamış, her çağın içinde yeniden doğmuş bir bilincin, Z’nin hikâyesini anlatıyor. 1871 Britanyası’ndan Mezopotamya’nın ilk taş tapınaklarına, modern çağın koridorlarından unutulmuş savaş meydanlarına uzanan bir hatırlama ve unutma döngüsü.
Fakat bu yalnızca geçmişin değil aynı zamanda şimdinin ve geleceğin hikâyesi. Bankaların, savaşların, erkek egemenliğin, dalkavuk kalemlerin, usulsüz ihalelerin, tüm zorbaların tarihe gömüldüğü bir kasırganın hayali…
Ayhan Koç, postmodern anlatı tekniklerini fantastik kurgu ve tarihsel spekülasyonla harmanlıyor; geriye dönüşler, kurgusal belgeler ve anlatıcı oyunlarıyla metni katman katman inşa ediyor. Tarihin Molozları Üstünde, okuru hem gerçeğin hem de kurgunun sınırlarında dolaştıran; tarih, hafıza ve kimlik üzerine sorular sorduran bir roman. Hem bir ağıt hem bir vaat. Unutmak, hatırlamaktan daha mı güvenli? Ve hatırlamak, gerçekten mümkün mü? Ne mutlu hakikati arayanlara...
“tarihin molozları üstünde” herhalde edebiyatımızda bu konuları böyle ele alan ilk romanlardan biri olabilir. yani antropoloji ve edebiyat iç içe, üstelik üstkurmaca yöntemleriyle ele alınmış, oyunbaz, esprili… daha ne olsun. ayhan koç’un humour’una ve diline “cümle göğün mavisi”nden alışığım aslında biraz. bu roman pek çok yönden farklı ama aslında yazarın çok net dokunuşlarına da sahip. rusya’da yaşayan bir çiftçinin, vasili misha yakunin’in yazdığı iç kitabın adı aslında “tarihin molozları üstünde”. çok da spoiler vermek istemiyorum ama yakunin evrenin başından beri reenkarne olduğunu ve eski bilinçlerini hatırlayarak bugüne geldiğini savunan biri. yazdığı roman bizim hayta çevirmenimiz tarafından 1990’larda paris’te bir sahafta bulunmuş, çevirmenimiz okumuş şaşırmış ama öylece bırakmış. ta ki roman 2000’lerde tekrar ortaya çıkıp içindeki tüm hayatların doğru olduğu kanıtlanıp tartışma konusu oluncaya kadar. çevirmenimiz de fırsat bu fırsat deyip erkenden türkçeye çeviriyor, bir de açıklamalı önsöz yazıyor. biz de okuyabiliyoruz böylelikle. çevirmen novella dese de hacmi ondan fazla, yakunin’in yani z’nin binlerce yıllık yaşamını anlatıyor. üstelik kendi gibi olan tek rakibi j’yle birlikte. ben bu iç romanı çok sevdim. şöyle söyleyeyim j karakteri tüm roman boyunca (iç-dış) en sevdiğim karakter oldu. çünkü sanırım umudu saflığı ve en sonunda çöküşüyle kendime benzettim. bu iç romanda ayhan koç yazar olarak kendini aşmış. yani tarihler mekanlar arasında koşarken dönem, isim, coğrafya… ne gerekiyorsa çalışmış yapmış. üstelik bence romana nasıl olduysa çeviri havasını da katabilmiş. maddi hatalar da var (z hep aynı cinsiyette reenkarne olabildiğini söylerken bir bakıyoruz yoo öyle değil.) yine tam olarak birbirlerini nasıl buldukları meselesi net değil. ve bence roman boyunca neden yakunin’in değil sadece ve sadece genç miss gresham’ım sesini duyuyorduk onca karaktere rağmen, orası da sorunlu. hatta dış romana geldiğimizde son karakterimizin sesi de gresham’ın aynısı. çağ ve coğrafya, cinsiyet, ırk fark etmeden hep aynı ses olması evet z açısından mantıklı ama etnoğrafik olarak değil. ama bunlar bilerek mi yapıldı, yakunin’in zayıflığı mı yoksa asıl yazarın mı, işte üstkurmaca güzelliği. dış roman, yani günümüze ve ayhan koç’un tanıdık yazarlığına bağlanan “mahşere övgü” kısmı karakterlerin daha derinleştiği modern romana yakın bölümü. açıkçası bölümün başındaki radyo oylaması biraz gereksiz geldi bana ama onun dışında çok net bir biçimde olayların nereye bağlanacağını öğreniyor ve geriye kalacak karakterimiz gencer’i tanıyoruz. polislerden hazzetmemem sebebiyle gencer’le pek bağ kuramadım, (üzgünüm bu önyargım gün geçtikçe tüm hayatımı, okumamı bile etkiliyor) ama fazla romantize edildiğini düşündüğüm arayışının ve yıllar sonra hele şükür beklediği buluşmanın fiyaskosu beni güldürdü. sonda hele son tiradında z’nin ondan bu denli etkilenmesini beklemezdim, hatta bildiğimiz z yani o genç kadın anlatıcı dötüyle gülerdi söylediklerine ama işte herkes değişiyor, z bile. bir de tabii ortam çok etkili :) romanın açılışı ve kapanışı, bu dairesel döngü ise bence kitabın en etkili yanı olmuş. hele sonda maymunlar cehennemi filmini anımsatan sahne tüylerimi ürpertti. yani ayhan koç hayal gücünü almış arşa taşımış ve bunu politik, tarihi, coğrafi pek çok bilgiyle süsleyip, ustalıklı diliyle gerçekten çok iyi bir romana çevirmiş. sadece diyaloglar bazen tiratlaşıyor, aynı sorun bir önceki romanda da vardı, bence oraya biraz bakmakta fayda var. bu romanda da mesela elvan’ın sesi ve derdini anlattığı bölüm çok doğalken yaşlı adam tirat atıyor bir yerden sonra, keza gencer’in son sözleri de öyle. j ve z arasında bunu hissetmedim mesela, onların diyalogları belki de hep atıştıkları için pek doğaldı. yine de ayhan koç’a diğer tüm olun bitenlerden çok özellikle kilikya’yı, 1915’i, gezi’yi, polis dünyasını tüm gerçekliği ve özellikle 1915’i acısıyla (çok etkiliydi o bölümler) ele aldığı için, gözümüze sokmadan kurguya yedirebildiği için kendi adıma teşekkür ederim. gerçekten çok emek verilmiş bir roman “tarihin molozları üstünde”. * söylemeden geçmeyeyim, dünyayı yok etme dürtüsünü de aşkın tetiklemesi çok çok iyi bir detaydı.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Çok iyi bir yazardan "ara" diyebileceğim, gerçek ve fantazya arasında, ütopya ve distopya arasında şaşırtıcı kurgu ve zekayla yazılmış bir kitap "Tarihin Molozları Üstünde". Bence Ayhan Koç ödüllü bir yazar olmanın, farklı türleri yazabilmenin enerjisine, lisanına hakim. Bir okur olarak keyif almayı geçtim bir yazar olarak Türkçe'sinden ve anlatımından, dilinden etkilendim.
Kitap kulübü sayesinde tanıştığım, neredeyse iki günde bitirdiğim, akıcı bir dille kaleme alınmış bir eserdi. Beni en çok şaşırtan tarafı ise, her zaman ilgimi çeken reenkarnasyon konusunun spiritüalizme fazla derinleşmeden, bambaşka bir bakış açısından ele alınmış olmasıydı. Çevirmenin önsözünün ardından, “Tarihin Molozları Üstünde” başlıklı asıl bölüme geçtiğimizde, İngiliz klasiklerini anımsatan atmosferiyle ve hikâyesiyle kitap en başından itibaren ilgimi çekmeyi başardı. Hepimiz zaman zaman tarihin önemli anlarını kendi gözlerimizle görmeyi, bir tür zaman yolculuğu yapmayı dileriz. J ve Z’nin hikâyesi de tam olarak bu arzuyu besleyen anlarla örülmüştü.
Biraz spoiler alert: Çevirmenin önsözü sırasında hikâyeye kendimi kaptırmışken, yazarın isminde bir tuhaflık fark ettim. Okudukça bu sezgimin doğru olduğunu anladım. Bu durum bana, çok tatlı bir rüyanın ortasında çalan ama kapatmayı unuttuğum bir alarmı anımsattı. “Keşke bu rüyaya biraz daha derin dalabilseydim,” dedim kendi kendime. Örneğin Poor Things bana o arzuladığım şaşkınlık duygusunu fazlasıyla yaşatabilmişti.
Bir diğer değinmek istediğim konu ise yazarın kalemindeki karamsarlığın üzerimde bıraktığı etkidir. Aklımın bir köşesinde bir yanda Herman Hesse’nin Boncuk Oyunu’ndaki Knecht karakteri, diğer yanda ise J duruyordu. J’nin hazırladığı iksiri içme kararıyla hiçbir zaman barışamadım. Kulüpte, bu durumu yıllarca süren bir hazırlık süreci ve “artık son damlanın bardağı taşırması” metaforuyla açıklamaya çalışsak da, benim için J’nin karakterinin özündeki yaşama bağlılık duygusu bu sonla örtüşmedi. Belki de bunun nedeni, Knecht’in bilge tarafıyla hayata nasıl tutunduğunu izlemem; J’nin ise o bilge taraf tarafından adım adım köreltilişine tanık olmamdı. Tarihin farklı köşelerinde dolaştıran, iki zıt karakter arasında kalmaya zorlayan ve dualitenin örnekleriyle sık sık karşılaştıran bir kitap… Derinlikli, düşündürücü ve etkileyici bir okuma deneyimiydi.
Fantezi, kurgu edebiyatı türünde o kadar cok metin var ki bu kadar orijinal bir hikaye kurgulamak başlı başına övgüyü hak ediyor.
Kitaba zaten Ayhan Koc ne yazsa okurum diye başlamıştım, beklediğimin de ötesinde oldu. Geziye verilen o selamlar her kitabında yüreğimin tellerini titretiyor.
Tek küçük eleştirim var. Bazı yerler tam oturmamış hissi yarattı, sanki biraz daha demlenip otursa daha bu kadar iyi olurmuş.
kitabı tek solukta okudum, bir süre kurgu olmadığına dâhi inanmıştım. anlatım ve olay örgüsü, birbirine bağlanması , biri ileri bir geri gidip gelmek... çok keyifliydi. yazarı bu kitapla tanımış oldum diğer kitaplarını merakla okuyacağım.
az bilinir bir yayınevinden çıkmış hiç anlamadım ama fakat Ayhan Koç’un önceki kitaplarını beğenmiş bir okuyucusu olarak ilk kez bir kitabını “keşke ben yazsaydım” diye bitirdim. müthişti! laf olsun diye söylemiyorum, Instagram’da biri yazmış yabancı yazar tarafından yazılsa Netflix kapısında biterdi diye, tam olarak öyle. Bi de şunu geçemeyeceğim, kitapta maddi hata yok, var diyen kitabı atlayarak okumuştur, tam bir sayfa Z kadın olarak da dünyaya geldiğini ama bu yaşamlarda erkenden intihar ettiğini yazıyor ki benim kitapta belki en bayıldığım yer. Ayhan Koç inşallah arayı çok uzatmaz
Binlerce yıldır doğup-ölüp, farklı bedenlerde, farklı coğrafyalarda yeniden ve yeniden karşımıza çıkan roman kahramanımızın, fantastik kurgusu.. geçmişle gelecek harmanlanmış, tarih boyunca dünyayı etkileyen olaylar ve kişiler eşliğinde, dünyayı bir kez daha gözden geçirdiğimiz bir anlatı..
Başlangıcı beni çok etkiledi, özellikle Ayhan Koç’un hayal gücü beni çok şaşırttı ve hayran bıraktı, ama ilerledikçe, bence durağanlaştı.. yine de ilgi çekici bir metin.
Fantastiğin hakim olduğu kurmacalara meraklı olmayan beni bile mest etmeyi başardı. Kitabın başı sonu, mesajı, özellikle baştaki novella öyle özenilerek yazılmış ki. Ölümsüzlükle ilgili okuduğum en iyi şey olabilir. Ayhan Koç gerçekten de çağdaş Türk edebiyatında benim kuşağımdaki yazarlar içinde farklı bir noktada duruyor, bu kitap son ispat olmuş. Durmasın hiç kalemi.