İnsan başlangıç ile son arasında bu-ara-da seyrettiği, kendiyle başlayıp yine kendiyle bitirdiği hayat yolculuğunda kendi olmak, kendi kalmak, kendi ölmek için ne yapabilir? Kendilikiyle sımsıkı bağlı bilgiye erişmek, edindiği bilgiyle eylemek onu nereye taşıyabilir? Vahşi kapitalist dünya; duyu, duygu, düşünceden mürekkep insanın hangi zaafları üzerinde yükselir? Din, felsefe, bilim ve sanat insan olmaklıka nerede, ne zaman ve nasıl hizmet eder? Bu deneme tüm bu sorular ile 21. yüzyılın muzdarip ikliminde insan olmanın, kendi olmanın kıymetini bilerek, tanıyarak ve inanarak yola çıkıyor ve “düşünmek yolda olmaktır” ilkesiyle Hz. İnsan’ı arıyor…
Hayatımı anlamlandırmak gibi konuların ruhuma ağır geldiği bir dönemde zihnimi açacağı ve kendimi arama yolculuğunda bana yardımcı olacağı tavsiyesiyle başladığım bu kitap tamamen hayal kırıklığı ile dolu. Edebi kelime oyunları, süslü ama anlamsız cümleler pornosuydu bu okuduklarım.
Kitabın faydaları olmadı da sayılmaz. Matematiksel olarak nasıl edebiyat yapılacağını öğrendiğimi söyleyebilirim. İhsan Fazlıoğlu tarzı (güya)felsefe yapmayı 3 ayrı şekilde formülize ettim.
1) Bir yargı cümlesi kurabilmenin kısa yolu iki kelime arasında fonetik benzerlik. Örneğin," Bla-Bla olan insan Cla-Cla olur." Çünkü Bla Bla ve Cla Cla [la(b+c)] şeklinde de yazılabilir.
2) Bir diğer formülde ise, ihtiyacımız olan şey iki kelime, kökleri ve anlamları. Bunları kullanarak bu iki kelime arasında anlam bağı kuruyoruz. Örnek iki kelime cehalet ve ilim. Cehalet'in kökü C, E ve L, anlamı amaçsızca dolanmak... İlim İ, L, M anlamı alamet.
Sonuç: "İlim çölde takip edilen işaretler, cehalet yol işaretlerini kaybetmektir. Cahiller yol alamaz, bir menzile varamazlar"
3) Üçüncü formül ise bir kelimenin içinden anlamlı bir kelime daha çıkarmak. Mümkünse bu kelime "öz" harflerini içersin. Örnek: "'Garson seri k-öz getir.' Yani diyor ki, insanın özü ısınmak ister soğumaya gelmez." gibi..
Özet: Kendinizi aramak için bu kitapla zaman kaybetmeyin.
Aslında 4, ama dilinden dolayı 3. Yazar yazdığının anlaşılmaması için elinden geleni yapmış. Bir yerde bunu itiraf da ediyor. Lakin bahsettiği konular çok önemli, her müslüman Türk evladının öğrenmesi, üzerinde düşünmesi gereken mevzular. İnşallah bu meseleler daha anlaşılır bir dille halka açılır yakın zamanda. Sabır stoklarınızı doldurup okuyunuz.
Kitap guzel ve ufuk acici ancak bir sure sonra yormaya basliyor. Baslarda daha sade bir dil varken sonlara dogru agirlasiyor. En gec bitirdigim kitaplardan biridir ancak buna ragmen yuzlerce altini cizdigim cumle bulunuyor ve bakis acimi degistirdi.
KENDİ İÇİNE DÜŞENLERE KILAVUZ Geçtiğimiz günlerde İhsan Fazlıoğlu’nun farklı mecralarda yayımlanan makaleleri kitaplaştı. İslam- Türk Felsefe – Bilim tarihi ile bu alanın paradigmatik arka planını veren, hatalı hipotezleri çürüten ve yeni hipotezler koyan makaleleri Kayıp Halka’da; medeniyetleri inşa eden kurucu kavramlar olarak aidiyet, mensubiyet ve kimlik ile bu kavramların olmazsa olmazları hayat, hafıza ve tarih üzerinden Türklük’e yaklaşan makaleleri Akıllı Türk Makul Tarih’te toplandı.
Yeniden basılan Fuzulî Ne Demek İstedi? kitabı ise Fuzulî’nin meşhur beyti “Işk imiş…” üzerinden yürütülen epistemolojik bir çalışma bağlamında bilme’de aklın ve kalbin rolü üzerine bir analizdi. Fazlıoğlu “Işk”, “ilim” ve “kîl ü kâl” terimlerinin analizleriyle bu kavramların tarihsel gelişimlerini, ışk ve ilim’e atfedilen anlamların İslam düşüncesi tarihince geçirdiği dönüşümleri gözler önüne serdikten sonra, Fuzulî’nin niçin ışk’ı akıl’a tercih ettiğini ve bu tercihin nasıl konumlandırılması gerektiğini gerekçelendiriyordu.
Bu yazıya konu olan kitabı Kendini Aramak’ta ise, Fazlıoğlu, çok boyutlu ve pek netameli bir kavram olarak “insan”ı felsefî bir kritiğe tabi tutuyor. İnsan, abid, natık ve âşık olan; akıl sahibi; toplumsal; beden, nefs ve ruh sahibi; hayatın içinde, tarihin içinde, değerler üreten bir varlık olarak tanımlanıyor ve kendilik bilgisine ancak bu veçheler hesaba katılarak ulaşılabileceği ifade ediliyor. Müellife göre, geleneğin de ifade ettiği gibi, kendini bilmek insanın hem emanete bihakkın sahip çıkmanın hem de Rabbini bilmenin anahtarı. Bu anlamda, Fazlıoğlu, kendini bilmenin ancak kendi içine düşmekle mümkün olabileceğini söyleyerek Selman Bayer’in romanındaki biraz da karamsar olan ifadeyi tersinden okumamıza zemin hazırlıyor: “İnsan kendi içine düştüğünde onu oradan ancak bir Tanrı kurtarabilir.” Bu haliyle, Kendini Aramak yalnızca sorular sormayıp cevaplar da üretmeye çalışan bir kitap.
Temelde insanın ne’liğini ve kendiliğini şerh eden denemelerde, gelenekten tevarüs ettiği yaklaşım ve kavramları, temellerini İslam’da bulan bir felsefi sistem içinde düşünmeye gayret ediliyor. Kitapta, insanın kendini bilmesinin ön şartı olarak ileri sürülen bilme eyleminin eleştirisinin yanında bilme, bilim ve ilim kavramları; bilmenin araçları olarak dil, dilin yapı ve imkânları, medeniyetin tezahür ettiği dilin kavramsal derinliği ve ihatası ile o medeniyetin vaaz ettiği dünya tasavvuru arasındaki ilişki masaya yatırılıyor. Akabinde, bilmek için gerekli yöntemsel düşünmeyi, doğru ile yanlış, yanlı ile hakikati birbirinden ayırt etmek için nelerin gerekli olduğunu teşhis etmeye ve temellendirmeye girişiliyor.
İnsan Yine İnsan Yine İnsan Fazlıoğlu’nun Kendini Aramak’ta inşa etmeye uğraştığı kendilik bilgisinin anahtarlarından biri, içeri-dışarı ayrımı. Müellifin hatırlattığı üzere, kadim gelenekte kendilik bilgisi dışarı değil içeri bakılarak elde edilir. İlmin ilk adımı olarak kendini bilme gayreti iki şekilde tezahür eder: Kendini dışarda aramak ve içeride aramak. Kendini dışarıda arama teşebbüsü, insanı, dışarı ile arasında bir ayrışmaya, bu ayrışma vesilesiyle dışarıya dair acziyete; bu acziyetin neticesinde korku ve tedricen de anlamsızlığa götürdüğü iddia ediliyor. Bu durumu Batı felsefesinin gelip dayandığı çıkmaza bakarak da teyit edebiliriz. Hâlbuki geleneğin de tavsiye ettiği gibi elzem olan insana verilen emanete sahip çıkmaktır. Bedensel ibadetler ve ritüellerle kişinin dışarıdan içeriye taşınmasının yolu açılır. Bu yol neticesinde de tefekkür, taakkul ve teemmül mümkün olur. Fazlıoğlu’nun ifadesiyle kişinin kendilik bilgisinin serüveni bu şekilde işler.
Müellifin mühim bulduğu bir diğer husus ise, tarihsel bir varlık olan insanın kendi tarihiyle ve tarihselliğiyle kurduğu ilişki. İnsanın tarih ve mekân içinde bir anlam-değer dünyası kurduğunu, bu dünyanın unutulması yahut unutturulmasının da insanın mahvına yol açacağının üzerinde durur. Bu felaketi kitaptaki en muhteşem denemelerden biri olan “Akıl Kayıp…” makalesinde şöyle izah eder: “Siraceddin Umrevî bulunmadan, Sadreddin Konevî olmadan, Celâleddin Rûmî yalnızca bir müzedir; çoğalmaz, üremez, artmaz ve taşmaz; yalnızca gönül eğlendirir.”
Derman Arardım Derdime Hocanın çabası yalnızca Türkçede düşünce üretme, felsefe yapma ve bir felsefe geleneği kurma anlamında dahi övülmeye değer. Bugüne dek genel eğilim Türkiye’de tercümeler vasıtasıyla bir felsefe ortamı oluşturmaya çalışmaktı. Fakat başkalarının dertleri ve derman arayışlarını tercümelerle okumak Türkiye’de bir düşünce ortamı yeşertmedi. Nitekim otantik bir ilişki kurulamayan, kendisi ile hemhal olunamayan, kişinin kendiliğinde bir yer tutmayan, derdi ile dertlenilemeyen bir kavramın/ meselenin/ kitabın Türkiye’de bir felsefe ortamı oluşturması, köklenmesi ve yeşermesi pek de mümkün değil. Bu çeviri faaliyetlerinin devam ettirilmesi ise bir ölüyü döve döve canlı gibi göstermeye benziyordu. Fazlıoğlu ise başta Kendini Aramak olmak üzere, tüm makaleleri, denemeleri, konferansları ile iliklerine kadar hissedilen, sahici bir dertten yola çıkıyor: Kendini bilmek. Bu derde derman olmak üzere konuşulan dilin kavram dünyasını geliştirip derinleştirerek, gündelik hayat kelime/ kavramlarına ıstılahî manalar vererek dilin temsil gücünü artırmaya çalışıyor. Kendini bilmek üzere bir sistem kurmaya çalışırken aksiyomlarını yahut sistemin nasslarını İslam’ın insana bakışından alıyor. Bu haliyle Fazlıoğlu’nun felsefe yapma tarzı, otantik olması bakımından yerli, nasslarını İslam’a dayandırması bakımından Müslümanca ve ele aldığı meselelerin genel geçerliliği bakımından da evrensel. Tam da ihtiyacımız olan terkip bu.
Varolmak, insan olmak, arada olmak, anlam arayışı ve millet olmak, kavramlar ve ifade ettikleri.. insan ve tarih-millet şuuru perspektifinden dünyaya, olup bitene, göz gezdiren, düşünce ufkumuza yeni ufuklar katabilecek, yeri geldi mi 'evet ya böyle değil mi' dedirtebilecek bir kitap. Tavsiye üzerine okudum ve tavsiye ederim.
Eğitimi doğa bilimleri olan biri olarak, sosyal bilimlere dair kitaplara yorum yazmaktan çekiniyorum. Her şeyin bilineceğine ve her şeye dair yorum yapılabileceğine olan inanç bana insanın haddini bilmemesi gibi geliyor biraz.
İnsan olmanın (olmaya çalışmanın) ağırlığı içerisinde varoluşsal sorularıma cevap aramak, hayatımı anlamlı ve verimli geçirmek adına yaralara merhem, ufuk genişletici eserler.
Kitaptan vurucu birkaç cümle ile veda edeyim:
“Bilgi, kendine kayıtsız kalan kişileri ve toplumları affetmez!"
“Birbirimize anlattığımız nice kötülüklerin hangi iyilikleri yok ettiğine hiç dikkat kesilebiliyor muyuz?”
“…toplumun maslahatı lehine kendi menfaatinden vazgeçebilen birey, toplumsal barışı korur; kendi menfaatini toplumun maslahatına tercih eden ise toplumu karışıklığa sürükler.”
“Memlûklu büyük tarihçi İbn Fazlullah Umerî (ö.1348) muhalled eseri Mesâliku’l –ebsar fî memâliki’l-emsâr’da, “Türk Hükümdarları Hakkında” başlıklı alt kısımda, Türk tarihi hakkında bilgi vermek istediğinde şöyle der: “Bu milletle ilgili haberler bize ulaşmadı; çünkü aralarında bilginler yoktur ve bilgi ile atalar mirasını muhafazaya (hıfzu meâsiri’l-âbâ) ihtimam/ilgi göstermezler.”
This entire review has been hidden because of spoilers.
Bu kadar farklı disiplini bir arada çalışan ve akademik namusa önem veren birisi olması ve böyle eserler vermesi güzel.
"Nasıl ki bir gülün var olabilmesi için bütün bir Evren'in var olması elzem ise, bir insanın var olabilmesi için de Evren'in yanında bütün bir hayatın varolması gerekir."