"İnsanlar çoğaldıkça azalır. Her insan bir kâinattır, beş insan bir memleket." Beş yaşındaki dedektif Alper Kamu'nun yaratıcısından bir diğer sıradışı kahraman: Cinaslı Hafiye, Stan LaFleur Rilke gibi dilbaz, tilki gibi kurnaz
Alternatif bir 1974. II. Dünya Savaşı sonrası Batı bloku başta olmak üzere Türkiye dahil pek çok ülke “hiperdemokrasi” olarak adlandırılan yeni bir rejimle yönetilmektedir. Kamuyu ilgilendiren her konunun anketlerle belirlenip karara bağlandığı bu düzen, bilgiyi tekeline almış, ayrıcalıklı uzman zümrenin tahakkümüne son verdiği iddiasındadır. Hiperdemokraside toplum kanaati esas, "gerçek" en tehlikeli kavramdır. Adalet, ekonomi, eğitim, bilim, sanat... hepsinin nasıl işleyeceğine çoğunluk karar verir. Kimin yaşayıp kimin öleceğine de.
İşte böyle bir dünyada, küçük yaşta bir Türk aile tarafından evlat edinilen Alman asıllı şair-dedektif Stan LaFleur, iç içe geçmiş bir cinayet ve intihar vakasını araştırmak üzere kolları sıvar. Takip ettiği izler onu, gökyüzünde aniden belirip günbegün büyüyen kızıl yarığın gizemiyle yüz yüze getirir. Soruşturması derinleştikçe LaFleur kendini büyük bir komplonun ortasında, kozmik güçlerin karşısında bulacaktır. Apokaliptik tehditleri ortadan kaldırmak için önünde sadece beş günü vardır; cephanesi zekâ, vicdan ve hayal gücünden ibarettir.
Alper Canıgüz’ün yeni romanı Örümcek Burgacı, ütopya ile distopya arasındaki çizginin belirsizleştiği evreninde, okuru baş döndürücü bir maceraya davet eden son derece özgün bir retro bilim-kurgu/polisiye.
Alper Canıgüz müthiş bir dünya yaratmış, harika bir kitap bu. Alternatif bir gerçeklikte, hiperdemokrasi ile yönetilen 1970'lerin Türkiyesinde şair bir dedektifin peşinden gidiyoruz. Şahane.
"Öfkeli, kırgın, yaslı, tedirgin... fazla beklenti taşımayan yüzlerdi gördüğü. Tek tük gülümseyenlerde bile bu azıcık yaşam enerjisi nedeniyle mazur görülmeyi bekleyen mahcup bir ifade. Dikkatle bakıldığında gözlerinde küçük pariltılar görmek mümkün; nesiller boyu tabiat, alıcı kuşlar ve zorbalarca kıyıma uğramış bir türün tetikte zekâsı. Nice yiğitlerin tasvire çalışırken telef olduğu tablo: Türkiye'nin ruhu."
Fazla kitap yorumu yazmam fakat bu kitap için yazmak istiyorum.
Alper Canıgüz’ün tüm kitaplarında psikoloji, sosyoloji, felsefe görüyoruz fakat bu kitaptaki olayların temelindeki “örümcek burgacı”, “hiperdemokrasi”, “psikosfer”, “vize” kavramları & konseptleri kitabı, önceki Alper Canıgüz kitaplarından ayrı bir yere koydu benim gözümde.
Alper Kamu serisi ve diğer kitaplardan farklı bir seviyeye çıkmış Örümcek Burgacı. Dilini ve anlatımını çok beğendiğim Alper Canıgüz, “gülerken düşündüren” kitaplarından farklı olarak “düşündürürken güldüren” bir tarz izlemiş gibi geldi bu kitapta.
Rahat okunan, hızlı akan bir kitap. Alper Canıgüz kitaplarını seviyorsanız tavsiye edeceğim bir kitap. Örgüsü, mizahı, üzerine düşünmek için bıraktıkları ve devamının ne kadar gelecek merakıyla sevdiğim bir eser oldu Örümcek Burgacı.
Bu arada muhteşem üçlüyü yeniden görünce bunun bir Alper Canıgüz kitabı olduğunu tam olarak anlıyorsunuz, eski dostlarınızı görmüş gibi seviniyorsunuz.
romanın en önemli başarısı arka planı. yaratılan alternatif distopik evrende hiperdemokrasi fikri aslında tanıdık noir bir hikayeyi sonuna kadar taşıyor. lakin hikayenin bu kadar bilim kurgu girdabına girmesine gerek var mıydı? şahsen finali beni hiç tatmin etmedi. hikayenin biraz daha sadeleştirilmesi gerekiyordu. çok fazla karakter hikayeye giriyor ama bu karakterlere alan açılmıyor. bu karışıklık o kadar çok gizem ve soru yaratılıyor ki ortada bir katil olması fikri de zayıflıyor. katille yüzleşme sahnesi bu sebeple bir gerilim yaratamıyor. yine de 1970'ler Türkiyesinde noir bir hikaye okumak fazlasıyla keyifli.
kan ve gul'den sonra cok daha iyi bir kurguyla gelmis bence, okurken cok keyif aldim ve kikirdedim.. good enough for me. ama bu adam hic kadin karakter yazamiyor yahu.
Alper Bey üzerinde tittizlikle çalışarak, bize yeni bir dedektif ve bilim kurgu romanı yazmış 🤗 Alıştığımız Alper Canıgüz akıcılığı ve nüktedanlığı dilinde yine var, ancak bu sefer konu ağır; hikayenin içine girmek için okurun da çaba sarfetmesi gerekiyor. Böyle olunca haliyle önceki Alper Canıgüz romanları gibi bir günde bitirebileceğim bir okuma olamadı benim için, kitapta olan biteni anlamak için epey efor sarfettim. Mesela ‘Örümcek Burgacı *spoiler* internet anlamına geliyor, kitabın anlamını üzerine insa ettiği bu bulmacanın cevabını yazar okuyucuya kapalı bir anlatımla vermiş.
Yeni dedektifimiz Stan LeFleur gerçek hayatta Alper Bey’in dostu olan bir Alman şairmiş. Kitapta eğer Lefleur’un F’sini küçük harfle yazılmış görürseniz bu, şiiirin bizzat Lefleur’un gerçek hayatta kendisine ait olmasndan kaynaklıymış.
Alper Bey’i yeni bir tarz denediği, bunun da altından çok iyi kalktığı ve bize Stan’ı kazandırdığı için tebrik ediyorum, iyi ki var ve onu okumak hep çok keyifli 🥰
This entire review has been hidden because of spoilers.
Alper Canıgüz başka bir 1974 yılı kurgulamış. Türkiye dahil tüm Batı bloku “hiperdemokrasi” ile yönetilmektedir. Toplumu ilgilendiren her konu ya da her tercih anketlerle tespit edilip uygulamaya sokulur. Çoğunluğun tercihini bilginin, uzmanlığın üstünde tutan bu yeni sistemde kimin yaşayıp öleceğine de çoğunluk karar veriyor. Sıra dışı bir bilim-kurgu/polisiye Marmaray’da biten kitaplar Vol:7
4,5 /5 ⭐️ Dahi dedektifimiz Alper Kamu serüveninden sonra Şair dedektifimiz Stan LaFleur’a kavuştuk. Alper Canıgüz’ün kalemini çok seviyorum, çokta özlemişim. Yazar öyle bir Ütopik Türkiye kurgusu çizmiş ki hayran kaldım. Çoğu ülkenin hiperdemokrasiyle yönetildiği; adalet, ekonomi, bilim gibi aklınıza gelebilecek konularda işleyişin çoğunluğun oyuyla belirlendiği bir dünya düşünün. Yer yer gülüp, yer yer hak verdiğiniz bir hikaye. Alıntılar, göndermeler o kadar yerinde ki.. Sadece genel kurguda bütünlenmeyen bazı yerler vardı bana göre. Yoksa kendi kategorisinde 10 üzerinden 10’luk bir eserdi. Devamını dört gözle bekliyorum.
Asla pişman etmez, canım Alper Canıgüz. Bir solukta, merakla, heyecanla, acı tatlı karışık gülümsemelerle okudum.
"Büyük bir düşünürün söylediği gibi," dedi Kurthan Kantar gülümseyerek. "Kainatı ve aklı genişleten, çelişkilerdir." "Siz öyle deyince," diyerek onun gülümsemesine karşılık verdi Stan. "Benim de aklıma üvey babamın bana ettiği bir söz geldi...şimal yıldızınızın." "Öyle mi? Neymiş?" "İnsanlar çoğaldıkça azalır. Her insan bir kainattır, beş insan bir memleket."
Merih Üçüncü nihayet onu serbest bırakıp, "Ametist taşlı bir yüzük Bay Stan," dedi şefkatle gülümseyerek. "Çok faydası dokunacaktır. Pek spiritüel bir insan olmadığınızın farkındayım ama bir düşünün lütfen. Hem ne kaybedersiniz ki?" "Özsaygımı" yanıtı bir anlığına aklından geçtiyse de bunun hem abartılı hem de kaba bir karşılık olacağını düşünerek, "Teşekkür ederim," demeyi tercih etti Stan. "Tavsiyenizi dikkate alacağım." "Ayrıca bir ara uğrayın kapsamlı yıldız haritanızı çıkaralım. Unutmayın, ulu önderin de söylediği gibi, istikbal göklerdedir."
Diyelim savaş meydanında, düşman askerini hasım değil de kendisi gibi etten, kemikten, düşünebilen, incinebilen, sevebilen biri biçiminde değerlendirmek ancak bir bu dolanın yapacağı işti. Bu kadarını kolayca kabul etse de çoğunluğun anlamakta zorlandığı, hayatın bütününün bir savaş meydanı olduğuydu. İnsan toplulukları tarih boyunca kısıtlı kaynakları kendi lehine kullanmak için kanlı mücadeleler vermişti. Her şey kıttı: yiyecek, içecek, toprak, iş, eş, aşk… Neyse ki insan denen canlının korku, nefret, açgözlülük gibi bütün kusurlarına dengeleyen güzel hasletleri de vardı ki, bunlar yönetici zümrenin işini önemli ölçüde kolaylaştırıyordu. Ait olduğunuz süre dışında kalanları, payınıza göz dikmiş kötü niyetli monolitik bir bütün biçiminde tanımladığınızda siz de adalet savunucusu, yiğit bir kitlenin parçası haline geliveriyordunuz. Tabii grubun içinden, naif halkı tehditlere karşı dirençli, güçlü, yekvücut bir heyula haline getirme çabalarına baltalayan birileri mutlaka çıkardı. O yüzden adına konuştuğunuz kitlenin genişliğini, karşınızdakilerinin azınlığını sürekli vurgulamanız hayati ehemmiyet taşıyordu: büyüklük önemliydi.
Apaçık bir olağanüstü hal ilanını bir dolu sözümona emniyet telkin edici lafın arasına başarıyla sıkıştıran başbakanı içinden tebrik etti Stan. Bu resmi açıklamadan çıkardığı tek dişe dokunur bilgi, kaosa yol açabilecek eylemlere girişenlerin devletin güvenlik kurumları tarafından acımasızca tepeleneceğiydi. Elindeki alet her daim sadece bir çekiçten ibaret olmuş devletin kıyamet ihtimaline de bir çivi gibi muamele etmesinin şaşılacak yanı yoktu.
Bilim dünyası olarak bunu durdurmak için elimizden gelen her şeyi ivedilikle yapmalıyız. Aksi takdirde bizi kontrolden çıkmış aklımız yahut sonsuz aptallığımızın sürükleyeceği kıyametten hiç kimse kurtaramayacaktır. Zihnin ışığı güneşinkinden güçlüdür, bazen insanı kör edecek kadar.
Ve Bengi Örümcek tüm bunları ortaya dökecekti, diye düşündü Stan. Kugelblitz’i tetikleyen şey, insanın en ilkel, en vahşi dürtüleriyle yaratacağı kitlesel etki, daha doğrusu buna yol açacak fikrin psikosferde oluşturduğu çalkantıydı. İnsan, yalnızca fiziksel varlığıyla değil; aklı, düşüncesi, ahlakı ve diliyle de evrimin bir ürünüydü. Tüm bu donanımını kendisini var eden temel yasalara karşı kontrolsüzce seferber ettiğinde oluşan psikosfer, zaman ve mekan dokusunu parçalayabilecek bir kıyamet silahına dönüşebiliyordu. Eğer gerçekten durum buysa, Stan yaptığı şeyin nihai felaketi engellemek değil, onu bir süreliğine geciktirmek olduğunu biliyordu. Merih Üçüncü haklıydı; cin bir kez şişeden çıkmıştı ve onu geri sokmanın yolu yoktu. Belki on, belki yirmi yıl sonra Bengi Örümcek yeniden ortaya çıkacak, dünyaya devasa ağına hapsederek onun yok oluşuna yol açacaktı. İnsanlığa sadece biraz zaman kazandırmıştı. Belki bu sürede akıl, ahmaklığa; medeniyet, vahşete biraz daha baskın çıkabilirdi. Neticede hayat mücadelesi dediğin, kaçınılmaz sonu biraz daha geciktirmekten başka neydi ki zaten?
“Söz, Stan; Bengi Örümcek sözü bozuyordu. Bu ayet dua ile laneti, adalet ile intikamı, hakikat ile yalanı birbirine karıştırarak felakete yol açıyor. Gerçeklikten bu kadar büyük kopuşu kaldıramıyor evrenin dokusu.” “Ama belki bir gün kaldıracak, öyle mi?” “Çok şüpheliyim… Yine de bir umudum var.” “Neymiş o?” “Düşünüyorum da, sanki kozmosun da bir kendini koruma mekanizması mevcut. İnsanın bağışıklık sistemi gibi.” Stan bilge yahut Çatlak arkadaşını şöyle bir süzdü. “Bunu neye dayanarak söylüyorsun?” “Sana.” Şener, Stan’in yüzünde beliren soru işaretini fark edip açıkladı. “Dünya, söz yozlaşıp da kıyamete sürüklenirken kurtarıcı olarak ortaya bir şairin çıkması sadece bir rastlantı mıdır?” “İnsanlığın umudu bana kaldıysa korkarım fazla şansımız yok,” dedi Stan gülümseyerek. “Tek şansımız şiir dostum,” diye karşılık verdi Şener, onun elinde öksüz duran havyarlı açmayı alıp çöpe atarken. “Çünkü sözden şiiri çıkardığında geriye gürültüden başka bir şey kalmıyor.”
This entire review has been hidden because of spoilers.
Yazarin dilini cok seviyorum. Kitapta öyle incelikli ifadeler, öyle tatlı, adeta özdeyiş niteliginde cumleler var ki okuma zevkini inanılmaz katlıyor.
Alper Canıgüz'ün kurduğu dünyayı; hiperdemokrasiye batmış bir Türkiye’ye dair göndermelerini, her şeyin paylaşıldığı bir ağ sayesinde gerçeklerin ortaya cikip özgürleşilecegine inanan 'naifler' ile kontrolsüz şeffaflığın en ilkel dürtüleri tetikleyerek kitlesel bir felaket getireceğine inananlar arasındaki o keskin ayrımı ve 'psikosfer' kavramı üzerine kurulu psikolojik deney kurgusunu çok ilgi çekici buldum.
Katil, katilin motivasyonu, cinayetin çözülüşü ve hatta Kugelblitz ile ilgili kısımlar daha sağlam temellere bağlanabilirdi; ancak dürüst olmak gerekirse, anlatım o kadar zevkliydi ki mevcut haliyle yetinmekten hiç şikayetçi olmadım.
Örümcek Burgacı, Stan LaFleur yani Alman asıllı Kadıköylü dedektifimizin konu alındığı 70'lerde geçen bir retro-bilim kurgu-polisiye romanı. Alper Canigüz bu tür mevzusunu "kozmo-polisiye" diyerek zarifçe özetlemiş.
Dedektifimiz, gökyüzünde görünen kırmızı bir burgacın araştırılıp açıklanmaya çalıştığı günlerde müşterisinin aydınlanmasını istediği cinayeti çözmeye çalışıyor. Bu olaylar bizim bildiğimiz 70'lerde de��il de farklı bir distopyada geçiyor.
Alper Canigüz'ün kurduğu distopya hiperdemokrasi ile yönetiliyor ve yaşam vizesi konsepti ile insanlar hayatını bizlere nazaran çok farklı bir motivasyon ile yaşıyor. Bu kavramları açıp üzerine konuşmak belki spoiler olabilir. Ama ayrıntılı bir şekilde düşünülüp ustalıkla işlendiğini söyleyebilirim. Yazarımızın psikoloji eğitiminin böyle bir evrende farklı sınıftan insanların üzerinde oluşturacağı etkileri altını doldurarak anlatmasında muhakkak faydası olmuş olacak ki bu distopyaya girdiğimde karakter ve olaylar asla yapay veya zorlama gelmedi.
Bu kitapta beni en çok mest eden şey Evliya Çelebi'nin yazdıkları ile kurulan bağlantılar oldu. Evliya Çelebi'nin yazdıklarını yapımlarımızda akıllıca kullanabilsek fanstastik öğeleri yurt dışından ithal etmemize gerek kalmayacağını senelerdir düşünüyordum. Alper Canigüz'ün de uzaklara gitmeyip bizim kültürümüzden köken alarak kurguyu onun üzerine kurması beni çok gururlandırdı.
Stan LaFleur başlarda biraz marjinal karakteri, kafasının dağınık çalışma şekli ve çok da iyi gitmeyen dedektiflik işleri ile bana Dirk Gently'yi anımsatsa da farklılıklarına odaklanıp Dirk Gently'yi kafamdan atmayı başardım. Yoksa başlangıçta Dirk Gently serisinin devam kitabını okuyormuş gibiydim. Stan LaFleur zamanla zihnimde kendine yeni ve özgün bir kimlik oluşturmayı başardı.
Bilim kurgu ve dedektiflik romanları sevenlerin bu kitabı kesinlikle okumasi gerektiğini düşünüyorum. Devam kitabının tez vakitte gelmesini diliyorum.
Alper Canıgüz okumayı özlemişim; bence yine harika bir iş çıkarmış. İlk 50-60 sayfada “Sanırım kötü bir AKP Türkiye’si ironisi geliyor” önyargısına kapılsam da aslında yazarın, Yalta sonrası dünyanın bir parodisini inşa ettiğini gördüm. (Buradan elbette sağlam bir iktidar eleştirisi çıkar; ancak muhalif romancılarımızdan “kör parmağım gözüne” tarzı ironiler okumaktan gına geldiği için en başta biraz irkilmiştim.)
Demokrasi ile faşizm arasındaki ince çizgiyi karikatürleştirmesi çok kıymetliydi. Türkiye özelinde seçtiği zaman dilimi de faşizmin kurumsallaştığı bir döneme atıfta bulunması açısından oldukça isabetliydi. Yer yer kahkaha attıran mizahıyla, yine sıkı bir Alper Canıgüz kurgusunun tadını çıkardık.
İnternette metnin “distopya” oluşu üzerinden eleştirildiğini gördüm. Bence bu bir distopya değil, distopik unsurlar taşıyan bir polisiye. Dolayısıyla distopik evrenin yeterince derinleşmemiş olması bir kusur sayılmamalı; nitekim “Bir Stan Le Fleaur Kozmo-Polisiyesi” alt başlığı da bunu açıkça ortaya koyuyor. Yine bu alt başlık, serinin devam edeceği imasını taşıyor; karakterin henüz tam işlenmemesi de buna bağlı olabilir.
Bugün hayatımızın her yanını saran “örümcek burgacı”nın hem özgürlüğün teminatı sayılması hem de kitabın distopik yönünü, yani “hiperdemokrasiyi” tesis etmesi (kitapta değil, bizim gerçekliğimizde) hayatın büyük bir ironisi. Canıgüz bunu da en ince yerinden yakalamış. Ben çok sevdim; “bazen de eğlenceli” modunu yakalamak isteyenlere tavsiye ederim.
4,5'dan 4 verdim :) Bir kere yaratılan distopik / ütopik (ne derseniz) paralel (alternatif) evren güzel kurgulanmış. Bu evrenin içinde polisiye olunca daha da güzel, üstüne bir de Alper Canıgüz'ün kalemi-mizahı eklenince daha ne olsun? Daha ne olsun diyorum ama burada karşıma motivasyonu çok da tatminkar olmayan bir katil çıkıyor. Sonlara doğru cinayetin çözümünde kafada soru işaretleri havada kalan detaylar, kısacası daha iyi bir sonu hak eden bir roman bence. Yine de bir seri olacağını ve çok daha iyi devam kitapları olacağını düşünüyorum ve heyecanlanıyorum.
hiperdemokrasi diye adlandırılan bir rejimimin içerisinde 1973-74 yıllarının paralel bir türkiye’sinde geçiyor olaylar. kamusal tüm kararlar anketlerin sonuçlarına göre alınıyor. gökyüzünde ise ne olduğu belirsiz bir oluşum var. bir de bu ortamda gerçekleşen cinayeti, intiharı çözmeye çalışan cinaslı hafiye stan lafleur.
son okuduğum canıgüzlerden kesinlikle ayrışan ve keyiflendiren bir kurgusu olmuş. alternatif bir geçmişte geçmesi daha da zevkli kılıyor okumayı.
Gerçekten iyi bir Canıgüz romanı olmuş. Politik göndermeler rafineleşmiş. Worldbuilding griftleşmiş. Cinaslı hafiyemiz Stan LeFleur'u beğendim. Alper Kamu gibi yeni bir üçleme olacakmış bu kozmo-polisiye de. O hâlde serinin diğer kitaplarını da okumak isterim.
Alper Canıgüz okumayı çok özlemişim. Şairin tarif ettiği gibi "Geceleyin ateşler içinde uyanarak ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi..."
Tam bir ustalık eseri olmuş bu kitap. Alper Kamu'nun herhangi bir macerası da olsa ben yine severek okurdum ama bu kitap çok daha fazlası olmuş. Yazar distopik bir evren yaratmış ve bu evrende fizikten felsefeye, şiirden casusluğa her şey var. Kimi zaman dedektif kimi zaman şair yanını gördüğümüz ama en çok merak eden, çuvallayan, şaşıran insan yanını sevdiğimiz kitabın kahramanı "Stan"... umarım seni daha çok görürüz. Eğer yaşadığınız hayatın hengamesine sıkışıp eskisi kadar kitap okuyamıyorsanız işte size fırsat. Bu kitabı elinize alın ve zamanda geriye gidip bir kitabı elinize alıp bitirmeden bırakmadığınız zamanlara geri dönün.
Canıgüz bizi kendi dünyasına inandırmayı başarıyor ancak bu dünyaların inceliklerini hiç duyumsamıyor olmamız yüzeyde kalmaya sebep oluyor.
150. sayfadan sonra hikaye daha kolay akıyor ancak romanın kuruluş aşaması tekliyor. Çözülüm hem hızlı hem kolaycı.
Daha iyisini yazmaya kabil olduğunu Tatlı Rüyalar’dan biliyoruz. Düşülen tekrarlar uğraşı yoksunluğu gibi okunuyor. Sanki Canıgüz yazarken kendi yarattığı dünyaya alakasını kaybetmiş.
Yazarın okuduğum ilk kitabı. Distopik ve bilim kurgu karışımı türüyle ilgimi çekti. Üstelik bizim coğrafyamızdan bir yazara ait. Satır sıklığı, yazı boyutu, sayfa uzunluğu olarak da oldukça kolay bir okuma sunuyor basım. Yazarın akıcı dili de bu okumayı oldukça kolaylaştırıyor. Özellikle başlarda eski bir türk filmi izliyormuş gibi hissettim. Stan LaFleur’un peşinde başına gelenleri çeken bir kamera var gibiydi. Espritüel bir dedektif Stan. Ülke hiperdemokrasi ile yönetiliyor, kimin ölüp kimin yaşayacağına bile halk karar veriyor. Stan’ın yaşam vizesinin süresi dolmak üzereyken Hanzade Han karakterinin nişanlısının ölümünü araştırmasını istemesi üzerine günleri bu olayı aydınlatmak için başına gelenlerle geçiyor. Yakın arkadaşı Şener’le maceraları, ordan oraya olayla ilişkili olduğunu düşündüğü kişilerin peşinde gezinirken her seferinde yeni bir bilgi edinmesi, gökyüzünde ‘bengi örümcek’ denen ne olduğu belli olmayan bir burgacın olması ve cinayetin bunlarla da ilgili olduğunu keşfetmesi falan film olsa tatlı bir pazar sabahı filmi olurdu. Ama bunların dışında beni etkileyen bir kurgusu ve edebi yönü olmadı. Çok kısa sürede olayların nasıl sonlanacağını tahmin edebilir oluyorsunuz. Yazarın daha beğenilen başka kitaplarına şans verebilirim ama bu kitabın devam kitaplarını hiç merak etmediğimi söyleyebilirim.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Global best sellerlara karşı mesafeli olsam da bir şekilde gene de eserlerini takip ediyorum. Bu sene de gene iki yazarın çok satan ama aşırı satan kitaplarını okudum. Matt Haig ve Richard Osman. Çok net fikrim şu ki bu yazarlar gelsin Alper Canıgüz'ün getir götürünü yapsın.
Çok ustaca hazırlanmış bir kurgu; insanlık, adalet, bireysel iletişim ve kolektif davranış hakkında çok isabetli ve keyifli tespitler. Ana karakteri hiç karikatürize etmeden mütevazi bir sevimlilikle sunmasını çok sevdim. Evliya çelebi alıntılarını, Oben Benan karakterini, eski dostları görmeyi ve gider ayak son derece sevimsiz bir karaktere hak verdirmesini de çok sevdim.
Katilin motivasyonlarını biraz zayıf buldum yalnızca, onu biraz daha derinleştirmesini isterdim. Fakat aldığım keyfin yanında çok küçük kalıyor. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Biri çağdaş Türk edebiyatının yüz akı demiş Canıgüz için, bence sadece Türk edebiyatı değil global edebiyatta da örneği az bulunan bir kalitede.
Aslında dört yıldız da verilebilir ama o zaman Alper Canıgüz’ün önceki kitaplarına haksızlık edermişim gibi geldi. Distopik bir evren, bir dedektif, bir seri cinayet… Dedektifimiz Stan ile adım adım ilerlemeye çalışırken bir yandan da var olduğu dünyayı anlamaya çalışıyoruz: Hiperdemokrasi, vize işlemleri… Ancak keşke bunu yaparken Stan’i biraz daha tanıyor olsaydık. Stan derinleşirken evren de büyüseydi daha güzel olurdu. Bir de bazı cümleleri, benzetmeleri okumasam da olurdu. Yeterince anlatamadığını düşündüğü için mi, okuyucu anlamaz diye mi yoksa canı istediği için mi uzattığı anlatımlar vardı, emin değilim. Yine de akıcı, insanın pek de elinden bırakmak istemediği bir roman ortaya çıkmış. Editör değişikliği de fark etmiyor değil. Menteş’in romana hizmet etmeyen cümleleri acımasızca biçtiğini tahmin ediyorum, belki bu defa da böyle bir yaklaşım olsa daha da tadı damağımızda kalan bir kitap çıkardı. Kim bilir…
Bu kadar uzun cümlelerle 3 günde bitireceğimi çok sanmıyordum ama başardım. Hoş bu benim başarım mı, Alper Canıgüz’ün ıslak zeminde rakseden cümlelerinin başarısı mı bilemiyorum. Aslında bu kitap kendi başına bir kitap değil, 1984 kitabı içerisinde yazılmış bir polisiye. Yalnız kitap boyunca karşıma çıkan bir sorun var ki bunu tek yaşayan kişi ben değilim sanki; Canıgüz bu kitapta bir şeylerden bahsetmek istiyor ama bir şekilde kendine otosansür uyguluyor gibi hissettim finale kadar. Hatta bu sebeple sanırım anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor ve sona doğru depara kalkıyor. Dediğim gibi bu depar ve otosansür nedeniyle de bazı konular ya havada kalıyor ya da çok basit bağlanmış gibi geliyor.
Dilerim sizler daha çok beğenirsiniz. İyi okumalar.
Alper Canıgüz, market listesi yazsa okuyacağım yazarlardan biri benim için. Bu roman da eli yüzü düzgün bir metin. Fakat bu roman polisiyenin vaadini yerine getirmiyor. Biz şimdi ne okuduk, buradaki sürekli ne kadar büyük olduğundan bahsedilen ama neden öyle olduğuna okuyucuyu aslında pek de ikna etmeyen mevzu ne, neden romanın ilk 100 sayfası sadece atmosfer yaratmak için harcandı, romanın merkezine yerleştirilen bazı unsurlar, dedektifin hangi millete mensup olduğu gibi, bu hikayeye ne kattı, bu romanda bir adım sonra ne olacak diye merak uyandırılıyor mu gerçekten? Ne yazık ki iyi kurgulanmamış zorlama bir hikaye. Galiba seri olacakmış, umarım sonraki kitaplarda hikaye toparlar.
Kitaba karşı karışık duygular içindeyim. Elbette Alper Kamü’nün hayranı olup o günlerin Türkiye’sinde o kitabı okumakla 2026’da bu kitabı okumak farklı hissettirdi. Mevcut halimize yaptığı benzetme ve durumlar çok yaratıcı ve örümcek ağı da ilmek ilmek işlenmiş buna lafım yok. Ama karakterlerin fazlalığı bir kitaba sığacak konu fazlalığı beni biraz yordu. Kitaptaki bazı yerleri Pluribus dizisi ile yakın buldum, şaşırdım farklı zihinlerin aynı konuları işlemesine. Neyse üzerine düşünecek çok şey verdi bize bu defa Alper Canıgüz, öpüp başüstüne koyacağız mecburen.
Malesef Alper Canıgüz'ün önceki kitaplarının tadını bu kitapta hiç alamadım. Alper Kamu serüvenlerindeki eğlenceli dil neredeyse yok gibi; vasat bir polisiyeden tek farkı distopik bir evrende geçmesi. Eğer üçleme olacaksa serinin sonraki kitaplarında Alper Canıgüz sihrinin dönmesini bekleyeceğiz sanırım.
"İnsanlar çoğaldıkça azalır. Her insan bir kainattır, beş insan bir memleket." Bu kısım, toplumdaki ilişkilenmeler ve tanınma arzumuz sonucu kendimizin başkalarınca kabul edilebilir versiyonunu inşa etmekle ve onu performansa çevirmekle uğraştığımızı hatırlattı. Uyum sağlamak uğruna kırpılan kainatlar.
Kitabın arkasında ütopya ile distopya arasındaki çizginin belirsizleştiği evrende geçen bir macera olduğu yazıyordu. Kapağında ise kozmo-polisiye. Nasıl bir dünyaya adım atacağımı merak ederek başladım, neredeyse elimden bırakmadan okudum. Gerçekten ilginç bir kitaptı. En etkileyici kısmı ise böyle bir dünyayi hayal edebilmek bence. Ben çok beğendim.
3,4. Devamı gelirse okurum ama eskilerin tadı yok. Laf kalabalığı kısımlar var, bazı kısımlar olmasa olay örgüsünde hiçbir şey değişmezmiş. Sanat sanat içindir düsturu desem, o açıdan da eski kitapların tadını vermeyen kısımları var.