Evet, bir değerlendirme yazacak kadar canım sıkıldı. Nereden başlasak? Doppler serisinin ikinci kitabı olan Volvo Kamyonlar'ı YKY'nin 3. kitap olarak ötelemesinden mi? Bunu bir kenara bırakıyorum. Doppler hikayesine devam ederken ormandan kısmen ayrılıp İsveç'teki maceralarına tanık oluyoruz bu devam romanında. Andreas Doppler, geyiği Bongo ve oğlu Gregus ile İsveç'te.
Loe, metafiction yapmaktan büyük haz alıyor; romanın yarısından fazlası yazarın sarih tespitlerinden oluşmakta. İlk romanın başarısından mı bilinmez Loe adeta kurgusunda rahatlamış diyebiliriz. Bu sefer tanımadığı İsveçli yaşlı insanlarla "yüz göz oluyor" Doppler. Hayvanlar için gelişen takıntılar romanın merkezinde değilse de kenarlarında sık sık karşımıza çıkıyor.
Yaşlı ve tek başına yaşayan Maj Britt ve yine yaşlı ve tek başına yaşayan (fakat varlıklı) von Borring de hikayeye katılıyor. Burada ilginç olan, diğer iki ana karakterin de yalnız insanlar olması ve bu yüzden tuhaf bir şahsiyetlerinin olup olmadığına dair bir "reality check"den tamamen mahrum olacak kadar inzivaya çekilmiş olmaları. İnsanlarla olan etkileşimlerde isimli veya isimsiz karakterlerin tepkilerinden de bunu anlamak mümkün.
Roman, adını Britt'in eşi Birger'in Volvo'da çalışırken fikrini ortaya attığı ancak karşılığında yeterli maddi ve manevi takdiri göremediği Globetrotter adlı kamyon modelinden alıyor; hatta bir aralık Loe sizi Volvo kamyonları tarihi üzerine verdiği yarım yamalak bir derse tabii bırakıyor. Bu, kısmen anlamsız, kısmen de başlığa hakkını verir cinsten bir dokunuş.
Loe, derin düşüncelere dalmaya, sevgi ve işe yararlılık gibi büyük meseleleri kurcalamaya başladıkça bu kavramların nasıl içi boşaltıldığını kendisi de adeta dalga geçerek gösteriyor. Ciddi yazabildiğini ancak bunu tercih etmediğini gösterecek kadar derinleşiyor diyebilirim. Absürt olanın hüküm sürdüğü bir hikaye fakat kimi karakterlerin hikayelerini hızlandırıp akıbetlerini "aradan çıkarması," kurgu sürecinde yazarın kendisine düştüğü hatırlatma notlarını gözlerimizin önünde alması keyifliydi. Sorun bunu yapma sıklığı aslında. Kitabın sonlarına doğru, okumaya başladığınız zamanki heyecanı vermiyor artık bu metafiction durumu.
Fakat, en çok hoşuma giden kısımlardan biri, İsveç-Norveç rekabeti üzerine girişilen atışmaydı. Ülkelerin ne üzerinden tanınır olduğu ve markaları üzerinden girilen bu atışmada, Erlend Loe'ya sahip olması sebebiyle Norveç'e hakkı teslim ediliyor. Bir diğer güzel dokunuş ise Shakespeare atfıydı; İngiliz edebiyatı mezunu olarak beni gülümsetti.