“Boş kilisede diz çöktük. İkimizin arasında küçük kalmıştı, ufacıktı; konuşması, alçak perdeden, açık seçik ve sakindi, ne hızlı ne de yavaştı; sesi, sakin ve telaşsızdı, ama güçlü çıkıyordu. "Günah işledim. Hırsızlık ettim. Ülkemin düşmanı da olsa, komşuma zarar verecek yalanlar söyledim. Dahası, bu çocukları da günaha soktum. Şimdi burada onların günahlarını da üstüme alıyorum," dedi. O bol güneşli yumuşak günlerden biriydi. Kilisenin içi serindi; dizlerimin altındaki taban döşemesi soğuktu. Pencerenin hemen dışında yeni sararmaya başlamış bir ceviz dalı vardı; güneş vurduğunda, yaprakları altın gibi parlıyordu. "Ancak, bu günahları çıkar uğruna, ya da açgözlülükten işlemedim," dedi Büyükanne. "Öç almak için de işlemedim. Ne Sen, ne bir başkası, aksini söyleyemezsiniz. İlkin, adalet uğruna günah işledim. Daha sonra, adaletten öte şeyler uğruna; Senin ken di ��aresiz kullarını – kutsal bir davaya babalarını gönderen çocukları, kocalarını gönderen kadınları, oğullarını gönderen yaşlı insanları doyurmak, giydirmek için günah işledim; gerçi Sen bu davayı kaybetmemizi uygun gördün, ama olsun. Kazandığım her şeyi onlarla paylaştım. Evet, bir kısmını kendime alıkoy dum, ama bu konuda en iyi kararı ancak ben verebilirim, çünkü benim de bakmak zorunda olduğum ve belki de şu anda yetim kalmış kimseler var. Senin gözünde bu bir günahsa, o da benim boynuma olsun. Amin."
Yazarın, daha önceden Çılgın Palmiyeler kitabını okumuştum. Yenilmeyenler ise her ne kadar kronolojide ilerilerde kalsa da Yoknapatawpha ile tanışmak ve ilerlemek için en ideal başlangıç kitaplarından birisi. Hikaye güney ordusunun yenilgisinin ardından Albay John Sartoris’in evine dönüşüyle başlıyor. Ancak burada hikayenin odağı, savaş süresince büyükannesi Rosa Millard ve siyahi arkadaşı Ringo ile çiftlikte kalan ve on yaşından yirmi dört yaşına kadarki süreçte gelişimini- evrimini takip ettiğimiz Bayard. Faulkner’ın intikam almanın öğütücü heyecanını erken yaşlarda tatmış bir çocuğun; çocukluktan yetişkinliğe geçişini karakterin tüm köşelerini ve çatlaklarını ufak nüanslarla aktarması çok etkileyici.
Arka planda savaşın, büyük ailelerin, fakir beyazların, kölelerin ve yıkılmış güneyin etkileyici bir tasviri var. Ayrıca Rosa Millard ile; adalet duygusunu, azmi, cömertliği ve gücüyle güneyli kadının prototipini, Drusilla ile ise isyanı erkekler tarafından ciddiye alınmayan, kadınlar tarafından ise yanlış yorumlanıp dışlanan, kendi duygusallığını bastıran yalnız kadınların dünyalarını olağanüstü bir şekilde ve bazı noktalarda ironik bir dil kullanarak anlatıyor. Yenilmeyenler, yenilginin bambaşka bir yorumu; cesaret, onur ve adalet üzerine muazzam bir kitap.
“Ancak genç bir insan inançlarına bağlı kalma cesaretini gösterebilirdi - genç olduğu için bedel ödeme kaygısı taşımadan 'korkak' sayılmayı göze alabilecek, genç oluşunu korkaklığa bahane etmeyecek ölçüde genç biri.”
“Bir çocuğun kabul edebileceği, içine sindirebileceği şeylerin bir sınırı vardır -inanabileceği değil, kabul edebileceği şeylerin- çünkü çocuklar, zamanla her şeye inanabilirler ama inanılmaz olayları yaşadıkları sırada, onları gerçek diye kabul etmeleri güçtür. "
“Eskiden hayat sıkıcıydı. Aptalca bir şeydi. Babanın doğduğu evde yaşardın; aynı zenci kölelerin kızları ve oğulları, babanın oğullarını, kızlarını emzirir, onlara bakarlardı; sonra sen de büyür, uygun bir gence âşık olur, zamanı gelince de, belki annenin gelinliğini giyerek, onunla evlenir, belki annenin düğün armağanı gümüş yemek takımları şimdi sana verilirdi; derken bir daha yerinden kımıldamamak üzere yerleşir, çocukların olur, onları besler, yıkar, büyütürdün; sonra sen de kocan da sessizce ölür, belki bir yaz günü öğleden sonra, akşam yemeği vaktinden hemen önce, birlikte gömülürdünüz. Ne aptallık, değil mi? Ama şimdi kendi gözlerinle görüyorsun işte; şimdi durum iyi; evdi, gümüş takımlardı diye kaygılanma ya gerek yok artık; çünkü evler yakılıyor, gümüşler çalınıyor; zenciler için kaygılanmaya da gerek kalmadı çünkü bütün gece yollarda taban tepiyor, yerli malı Jordan Irmağı'nda boğulmak için can atıyorlar; çocuk sahibi olup onları yıkamak, beslemek, altlarını değiştirmek kaygısı da kalmıyor çünkü genç erkekler atlarına binip gidiyor, o güzel savaşlarda ölüyorlar; ayrıca, yalnız başına yatmak zorunda bile değilsin, uyumak zorunda bile değilsin; bu yüzden yapman gereken tek şey, arada bir köpeğe sopayı göstermek ve 'Hiçbir şey için teşekkürler Tanrım,' demektir. "
“Profesör Wilkins'in sevdiğinden daha az sevdiği için değildi bu; bir kadındı ve kadınlar erkeklerden daha akıllıdırlar; erkeklerin aklı olsa, yenildiklerini bile bile iki yıl daha savaşmaya devam ederler miydi?”
“Buck ve Buddy Amcalar, toprağın insanlara değil, insanların toprağa ait olduklarına inanıyorlardı; toprak, insanlar ancak ına karşı doğru davranırlarsa, üstünde yaşamalarına, onu kullanmalarına, ondan yararlanmalarına izin verir, öyle davranmazlarsa, tıpkı pirelerinden kurtulmak isteyen bir köpek gibi, silkelenip onları sırtından atarmış.”
"Asla unutmayacaksın. Ben unutturmam sana. Adam öldürmekten daha kötü şeyler var, Bayard. Ölmekten daha kötü şeyler var. Bazen düşünüyorum da, bir erkeğin başına gelebilecek en güzel olay, bir şeyi -en iyisi bir kadını- çok, çok, çok sevmek ve genç yaşta ölmektir; çünkü o zaman erkek inancından sapmamış, olması gereken kişi olmuştur."
"Yılan'ın simgesi otuz yaşındaki kadınları ve yazılarında onları anlatan erkekleri düşündüm, yaşamla edebiyat arasında de rin bir uçurum bulunduğunu anladım - anladım ki, hayatı her yönüyle yaşayabilenler, yaşıyor; yaşayamayıp da bunun acısını içlerinde yeterince derinden duyanlar, yazar oluyorlar. "