“Artık, toprağı kazmak Yadigâr için bir araç değil, amaç olmuştu. İster maden ister firar ister define olsun, tüm bu kazılar, onu öksüz bırakan kalpsiz dünyadan toprak ananın rahmine doğru bir yolculuktan başka bir şey değildi.”
Aslında bir hayatımız var mı? Zamansal, mekânsal, bedensel ve sosyal olarak tümüyle kendimize ait bir hayat? Peki, yaşadıklarımızı bir hayat saysak bile tüm bunların bir anlamı var mı? Bu efsunlu romanın kahramanları biraz absürttür, yaşamları ve başlarına gelenler gerçekliğin sınırını zorlar. Ama bu onların tercihi değildir. Bunun sebebi, atalarının, kahramanlarımızın üzerine göçen hayatlarının, kaldırılması imkânsız lanetli hafriyatıdır.
Osman Özarslan’ın Hafriyat adlı bu ilk romanında, kahramanlar cezbeyle çekilerek bir kara deliğin içine düşmüş gibi, zamansız ve mekânsız oradan oraya dolanırken küçük fısıltılar duyarlar, bu hayatı onlara miras bırakanların siluetlerini görürler, bir zamanlar bir anlamı vardıysa da artık ne anlama geldiği belli olmayan nesnelerle birlikte zamanın giderek büyüyen boşluğunda savrulurlar.
Aslen akademisyen olan Osman Özarslan'ın ilk romanı Hafriyat'ı çıktığından beri merak ediyordum, güvendiğim birkaç kişinin de övgülerini görünce daha fazla bekletmeyeyim dedim.
Açıkçası bunun bir ilk roman olduğuna inanmak zor, zira Özarslan'ın dile hakimiyeti, kelimelerle oynarkenki rahatlığı ve cesareti kendini konforlu hisseden bir yazarın işi bence. Ha gerçi romanı yazması tam 12 senesini almış, anlaşılan sindire sindire, demlendire demlendire yazmış, her cümlenin oya gibi işlenmesinden anlaşılıyor zaten.
Osmanlı'nın son döneminden başlayıp bugünlere kadar uzanan bir hikaye anlatıyor Özarlsan, bir ailenin üç farklı kuşağına bakıyoruz. İkinci Meşrutiyetten başlayıp Cumhuriyet yıllarına, 1950'lerin ve 1990'ların çalkantılarına uzanan öyküyü, ailenin fertlerinin deneyimleri üzerinden okuyoruz. Her kuşağın kendisinin bir efsun meselesi var, ki yazar da K24'e verdiği röportajda bu efsun meselesine odaklanıyordu zaten, "taşra zaten efsunlu bir yerdir" diyerek. Tutunulan efsunlu şeyler biçim değiştiriyor, modernize oluyor ama bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Ailede bir de kuşaktan kuşağa geçen bir define arama takıntısı var, tüm ailenin başını yakıyor bu sevda, yollara düşüp telef oluyorlar bir gün bulmayı umdukları definenin peşinde.
Yazarın Tarih bölümü mezunu ve Sosyoloji yüksek lisanslı olmasına şaşırmadım, kitap bu iki disiplinden de bolca besleniyor çünkü. Türkiye'nin yakın siyasi tarihinin bir panoramasını arka plana koymasıyla zenginleşen roman küçük hacmine rağmen okurdan epey mesai istiyor bu arada. Hem dilinin son derece oyuncaklı olması hem de karakter bolluğu nedeniyle okurken odaklanmak gereken bir roman bu. Ben severek okudum, çok da iyi yazılmış bir kitap olduğunu düşünüyorum ama ben bir parça daha olay değil insanlık durumu ve duygu odaklı romanları sevdiğim için beklediğim kadar çarpılmadım maalesef. Ama Osman Özarslan akademik çalışmalarından zaman bulup kurmaca yazmaya devam eder umarım, bence kendisinin edebiyata ciddi bir yatkınlığı var çünkü.