Devletin haksızlık ve adaletsizlikleriyle büyümüş, bizzat işkence görmüş, tehditler almış, tüm bunlara rağmen insan hakları mücadelesinden asla vazgeçmemiş bir isimdi Tahir Elçi. Hayatını faili meçhullere, cezasızlığa ve devletin karanlık yüzüne karşı hakikat mücadelesine adayan Diyarbakır Baro Başkanı Elçi 2015’te katledildi. Kendinden önceki isimlerden devraldığı hak mücadelesini arkasından gelenlere bıraktı...
Gazeteci Burcu Karakaş bu kapsamlı araştırmasında çocukluğu ve üniversite günlerinden avukatlık serüvenine, devletle birçok kez karşı karşıya gelip kazandığı davalardan Kürt meselesine bakışına, hak mücadelesi tarihindeki yerinden insani yönlerine Tahir Elçi’yi her açıdan ele alıyor. Elçi’nin 49 yıllık ömrünü ve sarsıcı ölümünü tüm yönleriyle aktarırken Türkiye tarihinden de kesitler sunuyor.
Hakikatin Peşinde–Tahir Elçi, yalnızca adalete adanmış bir ömrün biyografik metni değil, aynı zamanda hafızasızlığa karşı bir direniş ve asla unutulmaması gereken bir kaybın hikâyesi...
“1990’lı yıllardan bugüne JİTEM’ci ağababalarınız ve generallerinize boyun eğmedim, sizden mi korkacağım...” TAHİR ELÇİ
1987 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslarası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Boston Üniversitesi’nde gazetecilik ve Ortadoğu üzerine aldığı yüksek lisans eğitimini, “Devlet Söyleminde Kürt Meselesi: Diyarbakır Askerî Cezaevi Üzerine Bir Çalışma” konulu teziyle tamamladı. Açık Radyo’da “Şiddetimi Geri Alamam” adlı bir program hazırlayıp sundu. 2010’da Milliyet gazetesinde başladığı mesleğe, halen diplomasi muhabiri olarak devam etmektedir.
‘1994 yılının Mart ayında Şırnak’ın Cudi Dağı eteklerinde kurulu Kuşkonar ve Koçağılı köylerine koruculuğu kabul etmeleri için güvenlik güçleri tarafından baskı yapılıyordu. Köylüler, 26 Mart sabahı bir kez daha köye gelenlere bir kez daha koruculuğu kabul etmeyeceklerini söylediler. Erkeklerin çoğu tarladaydı. Çocuklar dışarıda oynuyor, kadınlarsa evlerinin önlerinde oturuyorlardı. Aradan birkaç saat geçtikten sonra semada uçaklar göründü. Yine dağların bombalanacağını düşündüler. Ancak öyle olmadı.
Köye, tanıkların aktarımına göre, iki uçak ve bir helikopterden bombalar yağdı. Evler yerle bir oldu. Bazı köylüler kapı önlerinde parçalanmış haldeydi. Koçağılı köyünde 13, Kuşkonar köyündeyse 25 kişi olmak üzere çoğu kadın ve çocuk 38 sivil can verdi. Etrafta bomba parçaları ve toprakta çukurlar vardı. Cenazeler köy meydanında toplandı. Ceset parçalarını plastik torbalara koydular. Hayatta kalanlar evlerini terk etti. Kimi Mersin'e, kimi Siirt'e göçtü. Gidenler bir daha köylerine dönmedi.
Devlet, “Köyü bombalamadık” derken, köylüler “masa büyüklüğünde bombalar” atıldığını söylüyordu. Dönemin başbakanı Tansu Çiller, uçakların Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait olmadığını iddia etse de tanıklar, uçaklardan bomba atıldığını görmüştü. Çiller'in bu açıklaması, PKK'nin savaş uçakları olduğu ve Türkiye topraklarını bombaladığı algısına da yol açmıştı. Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş ise "uçaklardaki kayışların gevşemesi nedeniyle bombaların yanlışlıkla düştüğünü" söyledi! Ancak resmî yazışmalarda, olay devlet makamları tarafından inkâr ediliyordu. Genelkurmay Başkanlığı, hava operasyonu düzenlenmediğini savunuyordu.
Koçağılı muhtarı Halil Seyrek, askerî uçakların köylerini bombaladığını Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı'na bildirdi. Savcı, bombalamanın PKK tarafından gerçekleştiğine kanaat getirerek dosyayı Diyarbakır DGM savcılığına gönderdi. Ancak DGM savcısı, bombardımanı PKK'nin gerçekleştirdiğine dair delil olmadığı gerekçesiyle dosyayı Şırnak savcılığına iade etti. Bu şekilde savcılar arasında gidip gelen dosyada ilerleme kaydedilemedi. Ta ki 2004 yılına kadar...
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 19 Ekim 2004'te görevsizlik kararında bombardımanın PKK tarafından gerçekleşmediği kanaatiyle şikâyet dilekçelerini Şırnak savcılığına ileterek etkin soruşturma yürütülmesini talep etti. Savcılıksa bir sene sonra soruşturmayı yürütme yetkisinin askerî savcılara ait olduğunu belirterek dosyayı askerî savcılığa gönderdi.
Askerî savcı, 2006 yılının Şubat ayında Diyarbakır 2. Наva Kuvvetleri Komutanlığı'ndan 26 Mart 1994 tarihinde uçuş gerçekleşip gerçekleşmediği bilgisini talep etti. Cevap, olumsuzdu. Bu yanıt üzerine dosya bir kez daha Şırnak savcılığına iade edildi. Askerî savcılık ayrıca, dosyadaki belgelerin kopyasının avukatlara verilmesi talebini de reddetti. Tahir Elçi, bu karara itiraz etti. Ancak askerî mahkeme, savcılıkla aynı fikirdeydi. Dosyadaki belgeler paylaşılmadı. Soruşturmanın derinleştirilmesi önerisi de kabul görmedi. Şırnak savcılığı, Şırnak İl Jandarma Komutanlığı'na sorduğu soruya da aynı yanıtı aldı: "26 Mart 1994 tarihinde saat 10.00 ile öğle saatleri arasındaki uçuş faaliyetlerine ait kayıtlar yok.”
Dosya, bir kez daha Diyarbakır'a gönderildi. Elçi, bir kez daha soruşturmanın genişletilmesini talep etti. Diyarbakır savcılığı, Diyarbakır 2. Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve Malatya Erhaç Hava Üssü Komutanlığı'ndan olay tarihinde uçuş kayıtlarının olmadığı yanıtını aldı. Elçi ne olursa olsun, kayıtların peşini bırakmıyordu. 2011 yılında bir kez daha yaptığı başvuruya, bir sene sonra yanıt geldi. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü'nün savcılığa gönderdiği cevapta, “1994 yılında Şırnak ili batısı ile kuzey- batısı 10 NM'de 22 (18.55 kilometre) Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından iki uçuş icra edildiği tespit edilmiştir” ifadeleri vardı. Uçuş kayıt defterine göre, “Panzer 60” çağrı kodlu ve MK83 bombalarıyla yüklü iki F-4 savaş uçağı 26 Mart 1994 tarihinde saat 10.24'te havalanmış, 11.00'da hedefe varmış, 11.54'te üsse dönüş yapmıştı. “Kaplan 05" çağrı kodlu ve MK82 bombalarıyla yüklü iki F-16 savaş uçağı aynı gün saat 11.00'da havalanmış, saat 11.20'de hedefe ulaşmış ve öğle saatlerinde üsse geri dönmüştü. Defterde, hedefler "A" ve "B" şeklinde tanımlanmıştı. Elçi, Haziran 2012'de, Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesindeki savaş uçaklarına ait uçuş kayıt defteriyle Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü'nün yazısının bir nüshasını Avrupa Insan Hakları Mahkemesi'ne ulaştırdı.’(s.94)